banner590

13 Nisan 2021

BELEDİYELERİN KEYFİ UYGULAMALARINA RAĞMEN, 'ÖZEL BANKA EMEKLİLERİ' KANUNEN EMLAK VERGİSİNDEN MUAF TUTULMALI
banner580

1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu’nun 8. maddesi; emlak vergisinden muaf tutulacak kişileri saymaktadır:

“Cumhurbaşkanı, kendisine bakmakla mükellef kimsesi olup onsekiz yaşını doldurmamış olanlar hariç olmak üzere hiçbir geliri olmadığını belgeleyenlerin, gelirleri münhasıran kanunla kurulan sosyal güvenlik kurumlarından aldıkları aylıktan ibaret bulunanların, gazilerin, engellilerin, şehitlerin dul ve yetimlerinin Türkiye sınırları içinde brüt 200 m²’yi geçmeyen tek meskeni olması (intifa hakkına sahip olunması hali dahil) halinde, bu meskenlerine ait vergi oranlarını sıfıra kadar indirmeye yetkilidir. Bu hüküm, yukarıda belirtilenlerin tek meskene hisse ile sahip olmaları halinde hisselerine ait kısım hakkında da uygulanır. Muayyen zamanda dinlenme amacıyla kullanılan meskenler hakkında bu hüküm uygulanmaz. Geliri olmadığını belgelemenin usul ve esaslarını belirlemeye Maliye Bakanlığı yetkilidir.”

Görüldüğü gibi ilgili madde hiçbir geliri olmayanlar ve gelirleri münhasıran sosyal güvenlik kurumlarından aldıkları aylıktan ibaret bulunanlar için emlak vergisi muafiyeti getirmiştir. Bu madde ise 25813 sayılı ve 12.05.2005 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 44 Seri No'lu Emlak Kanunu Genel Tebliği'nde, 1319 sy Kanun madde 8'de yer alan "hiçbir geliri bulunmamak" koşulunu "TC Emekli Sandığı, Bağ-Kur ve Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüklerinin ilgili birimlerinden aktif sigortalı bulunmamalarına" bağlamıştır (EK-1: 44. Seri No'lu Emlak Kanunu Genel Tebliği). Bu koşul 38 Seri No'lu Emlak Vergisi Kanunu Genel Tebliği'nde belirtilmiştir.

Belirtilmelidir ki; kanundaki genel çerçeveye uygun olarak “sosyal güvenlik kurumlarından alınan aylık” olarak betimlenen, emeklilik statüsündeki herkes muafiyetten yararlanmalıdır. Üstelik bankalar 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun geçici 20. maddesi çerçevesinde sosyal güvenlik kurumu niteliğini kazanmıştır.

“Geçici Madde 20- Bankalar, sigorta ve reasürans şirketleri, ticaret, odaları, sanayi odaları, borsalar veya bunların teşkil ettikleri birlikler personelinin malüllük, yaşlılık ve ölümlerinde yardım yapmak üzere, bu kanunun yayımı tarihine kadar tesis veya dernek olarak kurulmuş bulunan sandıklar, bu kanunun yayımı tarihinden itibaren en geç altı ay içinde:

a) İlgili bulundukları banka, sigorta şirketi, reasürans şirketi, ticaret odası, sanayi odası, borsa veya bunların birliklerinin bütün personelini kapsıyacak,

b) Bu personelin, iş kazalariyle meslek hastalıkları, hastalık, analık, malüllük, yaşlılık ve ölüm, eşlerinin analık, eş ve çocuklarının hastalık hallerinde, en az bu kanunda belirtilen yardımları sağlayacak,

c) Sandıkların statülerine tabi personelin bu madde şümulüne giren banka, sigorta şirketi, reasürans şirketi, ticaret odası, sanayi odası, borsa veya bunların birliklerinden birinden diğerine geçmesi halinde bu gibi personelin kendi sandıklarındaki müktesep haklarının da diğer ilgili sandığa veya aralarında kuracakları müşterek bir sandığa intikalini temin edecek..,”

Belirtmek isteriz ki, 506 sayılı Kanun’un ilgili maddesi güncelliğini korumaktadır. Zira 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu sigortalıların hizmet süreleri, sigortalılıkları, sigorta başlangıçları gibi sigortalının vasfına ilişkin temel konuları, 506 sayılı Kanun'un Geçici 20. Maddesine atıf yaparak hükme bağlamıştır. Dolayısıyla 506 Sayılı Kanun'un Geçici 20. Maddesinde yer alan hükümler, 5510 sayılı Kanunla da geçerliliğini korumaktadır.

Uygulamada asıl sorun Belediyelerin; Kanun’un geçici 20. Maddesinde özel bankaların emekli sandıklarının Sosyal Sigortalar Kurumu’na devir ve intikalinin henüz gerçekleşmemesinden dolayı; özel banka emekli sandıklarının bu kapsamda değerlendirilemeyeceğinin ve özel banka emeklilerinin emlak vergisi muafiyetinin bu sebeple sağlanmayacağına ilişkin gerekçeleriyle ret kararı vermesinden doğmaktadır.

Bu gerekçenin birçok yönden hatalı olduğu kanaatindeyiz. Öncelikle, 506 sayılı Kanun geçici 20. maddesi kanun koyucunun sandıkların, devrine ilişkin iradesini ortaya koymaktadır. Kanun koyucunun iradesinin oluşturduğu haklı bir kamu güveni tesis edilmiştir. Ancak kanun koyucu Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na devir ve intikal işlemlerinin tamamlanması noktasında onay mercii kabul etmiştir: “Şu kadar ki, bu sandıkların statüleri ve statü değişiklikleri Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca onaylanmak suretiyle tekemmül eder. Mali durumları da Çalışma, Maliye ve Ticaret Bakanlıklarınca müşterek kontrol ve murakabe edilir. Mali durumlarının kontrol ve murakabesi sonunda alınmasına bu Bakanlıklarca müştereken lüzum gösterilecek tedbirleri, sandıklar ve ilgili bulundukları teşekküller yerine getirmekle yükümlüdür.”

Biz, idare hukukunun temel ilkelerinden hukuk güvenliği ilkesinin burada işletilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu nokta söz konusu örnek davayı açmamıza olanak sağlayan koşul, müvekkilin sahip olduğu evi satarak, yeni ev almasından dolayı kıyaslayabildiğimiz tutumlardır. Belediyelerin bu konuda keyfe keder kararlar verdiğini ve birçok özel banka emeklisinin bu konudan muzdarip olduğunu görmekteyiz. İdare hukukunun temel ilkeleri de, uygulamadaki boşluk sebebiyle sarsılmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki; kişinin kanun uygulamasına duyduğu hukuk güvenliği ilkesinin sarsılmaması; idare hukukumuzun da temel dayanağıdır.

Danıştay 8. D. 28.12.2009 E.2009/6398: “Anayasamızın 10.maddesinde yer alan eşitlik ilkesinin görünümlerinden biri de düzenli idare ilkesidir. Düzenli idare ilkesi; idarenin düzenleme yapma yetkisine sahip olduğu alanlarda, bu alanları tüzük yönetmelik gibi idari metinlerle objektif bir şekilde düzenlemesi ve sürekli uygulamalar ile hukuki istikrarı tesis ederek buna uymasıdır. Dolayısıyla, idarenin düzenleme yetkisine sahip olduğu alanlarda, aynı ve benzer durumda olan kişi ve olaylar için eşit uygulamayı sağlamak adına objektif düzenlemeler yapması ve istikrarlı uygulamalarda bulunması gerekmektedir. Bu bağlamda; idarenin yetki sahibi olduğu alanlarda yapacağı düzenlemelerde, haklı bir neden olmadan yerleşik, istikrar kazanmış uygulamalarından ayrılması sahip olduğu serbestiyi düzenli idare ilkesine ve bu ilkenin bağlı olduğu eşitlik ilkesine aykırı kullanması anlamına gelecektir."

Hukuk devletinin temeli olan hukuk güvenliği ilkesinin, idari istikrar ilkesiyle bağlantılı olduğuna ilişkin Danıştay 9. D. 20.05.2013 2010/10149 E. Ve 2013/4858 K.: " “Bilindiği gibi, hukuk devleti en kısa tanımıyla, “vatandaşlarının hukuki güvenlik içinde bulundukları, devletin eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına bağlı olduğu bir sistemi anlatır.” Hukuki güvenlik ilkesi ise, bir toplumda bireylerin bağlı oldukları hukuk kurallarını önceden bilmeleri, davranış ve tutumlarını bu kurallara göre güvenle düzene sokabilmeleri, başka bir ifadeyle ilgililerin hukuki durumun süreceğine olan inancı dolayısıyla hayal kırıklığına uğratılmaması anlamına gelir. Dolayısıyla hukuki güvenlik ilkesi, hukuk devletinin olmazsa olmaz koşuludur. "

Anayasa Mahkemesi (AYİM 2. D. 28.04.2010 E.2009/959 K. 2010/572) bir kararında idarenin uyması gereken koşulları şu şekilde vurgulamıştır: "Sözü edilen bu kararlarda yokluk, mutlak butlan, ilgilinin gerçek dışı beyanı veya hilesi olmamak koşuluyla iyi niyetli kişiler yönünden yanlış bir idari tasarrufun iptal davaları için kanunen müesses (60) günlük dava açma süresinin geçmesinden sonra geri alınması, idari istikrarı, toplumun güven duygusunu ve kamu düzenini zedeleyeceği cihetle sakıncalı görülmüş, bu tür sakat işlemlere yapay bir sıhhat tanınarak idare edilenler, haklarında yapılmış işlemlerin süresiz olarak geri alınabileceği endişe ve tehdidinden kurtarılmış, dolayısıyla kişi ile idare arasında eşit ve adil bir denge sağlanmış olmaktadır."

Özel banka emeklilerinin kanunun amir hükmüne güvenerek, emlak vergisi muafiyetinden yararlanmak istemeleri, haklı beklenti kavramını da akla getirmektedir. Bu noktada yukarıda yer verdiğimiz ve mahkeme içtihatlarıyla da somutlaşan idare hukuku prensiplerinin işletilmesi gerekmektedir.

Son olarak belirtmek isteriz, davamızı makalede yer verdiğimiz maddeler ve prensipler ışığında açarak, olumlu sonuç elde ettik. Biz bu davayı açarken bu konuda ne doktrin de, ne de mahkeme içtihatı bulamadık.  Bu makalenin de, aynı durumdan muzdarip kişilere de yardımcı olacağını umuyoruz.

Av. Yıldız Tuğçe Erduran, LL.M.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.