18 Kasım 2020

Doğrudan Soru Yöneltmenin Müşteki Vekili Bakımından Değerlendirilmesi
banner580

1. Kamu Davasına Katılma Hakkı

Ceza muhakemesinde yapılan kovuşturma, her zaman mağdur veya suçtan zarar görenler tarafından yeterli görülmeyebilir. Bu durum karşısında mağdur ve suçtan zarar görene tanınmış en önemli imkanlardan birisi kamu davasına katılma müessesesidir[1].

“Kamu davasına katılan kişi” dediğimizde, ceza muhakemesi ilişkisinin süjelerinden birisi anlaşılmalıdır. Katılan, ceza muhakemesindeki konumu bakımından suçtan zarar gören taraftadır. “Bu nedenle, katılma davası açmak için suçtan zarar gören şahıs olmak ve zarar gören fert ehliyetini haiz bulunmak şartları aranır”[2].

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (“Kanun”) 237. maddesine göre mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanlar, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikayetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler. “Katılan sıfatı, kamu davasına katılma tali davası açmakla başlar ve CMK madde 237’de görüldüğü üzere hüküm verilinceye kadar kovuşturmanın her aşamasında katılma mümkündür”[3].

Kovuşturma evresinde mağdurun veya suçtan zarar görenin, şikayetini mahkemeye bildirmesi ve davaya katılma iradesini ortaya koymasıyla davaya katılma gerçekleşmektedir[4]. Katılmaya karar verilebilmesi bakımından önemli olan, kişinin kendisi tarafından yöneltilen açık veya örtülü bir iradenin varlığıdır[5].

Mağdur veya suçtan zarar gören şikayetinden vazgeçebileceği gibi, bu kişilerin davaya katılma hakkından vazgeçmeleri de mümkündür. Kanunun 243. maddesinin ilk fıkrası uyarınca katılan vazgeçerse veya ölürse katılma hükümsüz kalmaktadır[6].

Şikayetin ve katılma iradesinin aynı zamanda ortaya koyulması zorunlu değildir. Şikayet devam ederken davaya katılma talebinde bulunmak mümkündür. Bununla birlikte kovuşturma evresinde şikayetçi olmadığını bildiren kişinin davaya katılmasına da karar verilemez[7]. Halihazırda davaya katılmasına karar verilmiş bir müdahil, şikayetinden vazgeçtiği takdirde ise katılma hükümsüz kalır. Yargıtay Birinci Ceza Dairesi; 01.03.2012 tarihli ve 4712/1363 sayılı ilamında, “sanıklar hakkında kamu davası açıldıktan sonra mağdurun şikayetinden vazgeçmesi karşısında, katılma hükümsüz kaldığından mağdur vekilinin temyiz isteminin reddine karar vermiş ve katılma hükümsüz kaldığından mağdur vekiline vekalet ücreti verilmesi isabetsizliğinden yerel mahkeme kararının bozulmasına” karar vermiştir[8]. Katılmanın hükümsüz kaldığı durumda müdahil, mahkemenin vereceği hükmü temyiz etme hakkından da yoksun kalacaktır[9].

Kamu davasına katılmanın koşullarını şu şekilde özetlemek mümkündür[10]:

(i) CMK madde 237’de sayılan suçun mağduru, suçtan zarar gören veya suçtan malen sorumlu sıfatlarından birisini haiz olmak,

(ii) Kovuşturma aşamasında hükmün verilmesine kadar katılma iradesini ortaya koymak,

(iii) Kamu davasına katılma hakkına sahip olmak ve bu hakkı kaybetmemek.

Kovuşturma evresinde şikayetten vazgeçilmesi veya katılanın ölmesi durumu haricinde katılan sıfatı, kamu davası bir kararla sonuçlandırılana kadar devam eder. Bununla birlikte muhakemenin dirilmesi veya yenilenmesi halleri mevcut olduğu takdirde katılana da sona eren sıfatı tekrar kazandırılmalıdır[11].

2. Katılanın Hakları

Katılan; kamu davasında konum olarak Cumhuriyet savcısı ile beraber iddia makamında yer alabilse de[12], tek başına iddia makamını doldurarak işlem yürütemez[13].

Genel anlamda katılan da savcının yetkilerine sahiptir. Farklı olarak, hazır bulunmadığı duruşmada kendisini temsil ettirmese de katılan sıfatına sahip olduğu sürece kendisine hükmün tebliği gerekmektedir. Soruşturma veya kovuşturma evresinde olunması fark etmeksizin, savcıya tebliği gereken kararlar, katılana da tebliğ edilmelidir. Bu durum, katılan sıfatının kazanılmasından itibaren geçerli olmakta ve Kanunun 241. maddesi uyarınca katılmadan önce verilen kararlar, katılana tebliğ edilmemektedir[14].

3. Kanunun 201. Maddesi Kapsamında Doğrudan Soru Yöneltme

Kanunun 201. maddesi şu şekildedir: “(1) Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat; sanığa, katılana, tanıklara, bilirkişilere ve duruşmaya çağrılmış diğer kişilere, duruşma disiplinine uygun olarak doğrudan soru yöneltebilirler. Sanık ve katılan da mahkeme başkanı veya hakim aracılığı ile soru yöneltebilir. Yöneltilen soruya itiraz edildiğinde sorunun yöneltilmesinin gerekip gerekmediğine, mahkeme başkanı karar verir. Gerektiğinde ilgililer yeniden soru sorabilir”.

Maddenin gerekçesine göre; doğrudan soru yöneltme ile ifade edilen, mahkeme başkanı veya hakim aracı kılınmaksızın soru sorulmasıdır. Katılan ve sanıklar ise mahkeme başkanı veya hakimin izni ile dolaylı olarak soru sorabilirler.

Yaşar’a[15] göre, “Doğrudan soru sorabilecekler, hukuk öğrenimi gören mahkeme üyeleri, Cumhuriyet savcısı ve avukatlar olarak sınırlandırılmıştır”. Bu görüş, hukuk süjelerinin görmüş oldukları hukuk öğrenimi sebebiyle muhakemeyi uzatacak veya muhakemeyi tehlikeye düşürecek sorular sormayacakları düşüncesine dayanmaktadır.

Katılan sıfatını kazanan müşteki vekilinin doğrudan soru sorabilecek süjeler arasında olacağı gayet açıkken, katılan sıfatı olmayan müşteki vekilinin soru sorup soramayacağı hususu tartışmalıdır. Doktrinde Şen[16]; katılan sıfatı kazanmayan müştekinin vekilinin duruşmada doğrudan soru soramayacağı, bunun aksine hareket edilmesinin usulen hatalı bir uygulama olacağı görüşündedir. Kovuşturmada bulunan hukuk süjesinin soru sorması temsil ettiği müştekinin katılan sıfatı kazanmasına bağlanmakla beraber; katılan sıfatını bir kere kazanan müştekinin bu sıfatı kaybetmesinin, ancak ve ancak kendisinin feragati veya vazgeçmesiyle mümkün olabileceği belirtilmektedir[17].

Her ne kadar Kanunun gerekçesinde, doktrinde ve münferit yargı kararlarında müşteki vekilinin soru sorabilmesi müvekkilinin katılan sıfatı kazanmış olması şartına bağlansa da; Kanunun 201. maddesinde yer alan doğrudan soru sorma hakkı maddi gerçeğin ortaya çıkarılması bakımından çok önemli olduğundan[18], bir ceza muhakemesinde hazır bulunan hukuk süjesinin -bir avukatın- soru sorabilmesi onun müvekkilinin katılan sıfatı kazanması şartına bağlanmamalıdır. Anayasa’nın 36. maddesinde yer alan hak arama hürriyeti uyarınca;“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” Hükümde açıkça, hem iddia makamında ve hem de savunma makamında bulunanların meşru vasıtaları ve yolları kullanabileceklerinden söz edilmektedir. Buna karşılık; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 6. maddesinde adil/dürüst yargılanma hakkı, savunma hakkı ile bağdaştırıldığı için ve katılanın da savunma makamında olmadığı düşünüldüğünde, katılanın bir ceza muhakemesinde adil yargılanma hakkından yararlanamayacağı söylenebilir.

Doğrudan soru sorma hakkı; hak arama hürriyetinin önemli bir vasıtası olduğundan, muhakemede yer alan müşteki vekilinin bu hakkını kullanmasının yalnızca katılan sıfatına tabi tutulması muhakemenin amacına ulaşmasını engeller. Gerçekten de, ceza muhakemesinde gerek şüpheli veya sanık gerekse muhakemede rol oynayan tüm süjelerin haklarını dengeli biçimde koruyacak kurallara yer verilmesi ve bu yolla maddi gerçeğe ulaşılması amaçlanır[19].

Yine dolaylı soru sorma, hakim veya mahkeme başkanının iznine tabi tutularak hukuk eğitimi almamış muhakeme süjelerinin yönelteceği soruların bir süzgeçten geçirilmesi amacına hizmet etmektedir. Doğrudan soru sorabilecek süjelerin hepsinin hukuk süjesi olduğu gözönüne alınırsa müşteki vekilinin bunlardan ayrık tutulması yerinde olmayacaktır.

Her ne kadar Kanun gerekçesinde[20]; “Bu madde ile Cumhuriyet savcısı, katılan, sanık ve avukatların mahkeme başkanı veya hakimden söz isteyerek, tanıklara, katılana, bilirkişilere ve duruşmaya çağrılmış diğer kişilere, doğrudan soru yöneltebilecekleri kabul edilmiştir. Yine sanık ve katılanın da mahkeme başkanı veya hakim aracılığı ile aynı kişilere soru yöneltebilmeleri olanaklı kılınmıştır.” ifadesine yer verilse de, bu gerekçe Kanun metnine yansımamış ve “vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat” ibaresi kullanılmıştır. Bu ibare; tabiidir ki duruşmaya katılan “müşteki vekili” olarak da kabul edilebilir, doğrudan soru yöneltebilmesi için avukatın mutlaka “katılan vekili” sıfatını alması gerekmez. Üstelik kanun koyucu da, “katılan” sıfatının kazanılmasına sonuç bağlandığı yerleri Kanunda özellikle belirtmektedir.

Söz gelimi Kanunun 24. maddesinde hakimin reddi bahsinde, “katılan veya vekili” ibaresi kullanılmakla, burada hakkında katılma kararı verilmemiş müşteki vekilinin hakimin reddi talebinde bulunamayacağı anlaşılmaktadır.

Yine Kanunun “Delillerin tartışılması” başlıklı 216. maddesinin 1. fıkrasında; Ortaya konulan delillerle ilgili tartışmada söz, sırasıyla katılana veya vekiline, Cumhuriyet savcısına, sanığa ve müdafiine veya kanuni temsilcisine verilir.” ifadesine verilmekle, delillerin ortaya koyulmasında hakkında katılma kararı verilmemiş müştekiye veya vekiline söz verilmeyeceği anlaşılmaktadır.

Bu iki hüküm dışında Kanunun 211. maddesinin 2. fıkrasında Cumhuriyet savcısı, katılan veya vekili, sanık veya müdafii birinci fıkrada belirtilenlerin dışında kalan tutanakların okunmasına birlikte rıza gösterebilirler.” denilerek müşteki vekili bilhassa madde hükmünde sayılmamıştır. Burada açıkça görülebilir ki, tutanakların okunmasına rıza gösterilmesi hususunda kanun koyucunun iradesi, müştekinin katılan sıfatını haiz olması yönündedir.

Görüldüğü üzere Kanunun muhtelif yerlerinde, “katılan veya vekili”, “katılana veya vekiline” ibareleri yer almaktadır ki; yazımızın konusunu oluşturan CMK m.201’de kanun koyucu böyle bir yolu izlememiştir. Bu nedenle kanaatimizce, doğrudan soru yöneltme hakkını katılan veya katılan vekili ile sınırlı tutmamak gerekir.

Kaldı ki kanun koyucu Kanunda “katılmak” kavramını duruşmaya fiilen katılma anlamında da kullanmıştır. Sözgelimi; Kanunun 189. maddesinde de “birden çok Cumhuriyet savcısı ve birden çok avukat aynı zamanda duruşmaya katılabilecekleri gibi aralarında işbölümü de yapabilirler.” hükmüyle, Cumhuriyet savcısı ve avukatların fiziken katılmasından söz edilmektedir. Yine, Kanunun 299. maddesinin ikinci fıkrasında “sanık, tutuklu ise duruşmaya katılmak isteminde bulunamaz” denilmek suretiyle sanığın fiziken duruşmaya katılmasından bahsedilmektedir.

Sonuç olarak; yukarıdaki açıklamalarımız çerçevesinde müşteki vekili bir hukuk süjesi olarak katılan sıfatını haiz olmasa dahi, ceza muhakemesinin amaçları ve Kanun hükmünün lafzı ve sistematiği ile kanun koyucunun iradesi doğrultusunda doğrudan soru sorma hakkına sahip olmalıdır. CMK madde 201’de yer alan “müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat” ifadesine lafzi yorum yapılırsa katılma müessesesinden bağımsız olarak duruşmaya katılan her avukat bakımından doğrudan soru yöneltme hakkının mevcut olduğu düşünülmelidir.

--------------------------------------

[1] SEÇKİN, Mehmet Beyhan, Ceza Muhakemesinde Mağdurun ve Şikayetçinin Hakları, Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi, Yıl: 2020, S.15, s.640.

[2] YENİSEY, Feridun/ NUHOĞLU, Ayşe, Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınları, Güncellenmiş 3. Baskı, Ankara 2015, s.161.

[3] YENİSEY, NUHOĞLU, a.g.e., s.161.

[4] SEÇKİN, a.g.m., s.641

[5] SEÇKİN, a.g.m., s.641 atfıyla ÜNVER Yener/ HAKERİ Hakan, Ceza Muhakemesi Hukuku, Adalet Yayınevi, 2. Baskı, Ankara 2013, s.324.

[6] SEÇKİN, a.g.m., s.644 ve 645.

[7] SEÇKİN, a.g.m., s.645.

[8] SEÇKİN, a.g.m., s.645.

[9] SEÇKİN, a.g.m., s.645 atfıyla Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 02.06.2015 tarihli ve 2014/12-817 Esas, 2015/190 Karar sayılı ilamı.

[10] YENİSEY/ NUHOĞLU, a.g.e., s.162.

[11] YENİSEY/ NUHOĞLU, a.g.e., s.162.

[12] Bu yönde bkz. YENİSEY/ NUHOĞLU, a.g.e., s.160 ve SEÇKİN, a.g.m., s.640.

[13] SEÇKİN, a.g.m., s.640 atfıyla ŞAHİN Cumhur, Ceza Muhakemesi Hukuku, Cilt 1, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2016, s.119.

[14] YENİSEY/ NUHOĞLU, a.g.e., s.170.

[15] YAŞAR, Osman, Ceza Muhakemesi Kanunu “Yeni İçtihatlarla Uygulamalı ve Yorumlu”, Seçkin Yayıncılık, Genişletilmiş ve Güncellenmiş 5. Baskı, 2. Cilt, Ankara 2011, s.2424.

[16] ŞEN, Ersan, Davaya Katılma Zamanı ve Usulü, 8.5.2014, hukukihaber.net. Çevrimiçi: https://www.hukukihaber.net/davaya-katilma-zamani-ve-usulu-makale,3452.html, Erişim Tarihi: 12.11.2020

[17] ŞEN, Ersan, Davaya Katılma Zamanı ve Usulü, 8.5.2014, hukukihaber.net. Çevrimiçi: https://www.hukukihaber.net/davaya-katilma-zamani-ve-usulu-makale,3452.html, Erişim Tarihi: 12.11.2020

[18] ÖZTÜRK Bahri/ TEZCAN, Durmuş/ ERDEM Mustafa Ruhan/ SIRMA Özge/ KIRIT Yasemin F. Saygılar/ ÖZAYDIN Özdem/ AKCAN Esra Alan/ ERDEM Efser, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku (Ders Kitabı), Seçkin Yayınları, Güncellenmiş 4. Baskı, Ankara 2012, s.555.

[19] CENTEL Nur/ ZAFER Hamide, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayımları, Yenilenmiş ve Gözden Geçirilmiş 12. Baskı, Ankara 2015, s.6 -7. Keza, katılma ile mağdurun veya suçtan zarar görenin kendi hak ve menfaatlerini gözetmek dışında, aynı zamanda hakkında dava açılan sanığın mahkum olması veya hakkında birtakım güvenlik tedbirlerinin uygulanması için de çaba göstereceği yönünde bkz. SEÇKİN, a.g.m., s.640 atfıyla ÜNVER/ HAKERİ, a.g.e., s.323.

[20] YAŞAR, a.g.e., s.2423.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.