Sosyal adalet ve ceza adaleti arasındaki ilişki
Sosyal politikalar, günlük yaşamınızı önemli ölçüde etkilediği gibi refahımızı ve iyiliğimizi birçok yönden etkilemektedir. Sosyal politika bağlamında, sağlık hizmetlerinin düzeyi ve kalitesi, mevcut eğitim türü, konut kalitesi, gelir ve sosyal bakım gibi konuları etkileyebilecek bir dizi önlem yer almaktadır. Bunların tümü bireyler, aileler ve toplum için önemli konulardır.
“Toplum yalnızca bireylerin oluşturduğu bir ağ değil; toplumsal rollerin, davranış kalıplarının ve paylaşılan kültürel değerlerin bir sistemidir”.
Sosyal politika, bireylerin doğumlarından ölümlerine kadar yaşamları boyunca ihtiyaç duydukları hizmetlere erişmelerini sağlar. Dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta, çok çeşitli sosyal politikaların refah ve iyilik halini etkileme potansiyeline sahip olup olmamasıdır. Sosyal politikanın sağladığı tüm hizmet ve yardımlara ilişkin haklar göz önüne alındığında, insanların çoğunun bir tür sosyal politikadan yararlanmış veya yararlanmakta olması çok muhtemeldir. Bu, okullara veya sağlık hizmetlerine erişim gibi doğrudan hizmetler yoluyla veya Ulusal Asgari Ücret gibi temel bir yaşam standardını güvence altına alan mevzuat veya Millî Eğitim Bakanlığınca denetlenen okullara erişim gibi asgari standartları güvence altına alan düzenlemeler yoluyla dolaylı olarak olabilir.
Sosyal politika, çeşitli yollarla bireye/aileye özgü refah ihtiyaçlarınızın geniş yelpazesini karşılar. Bu sadece para sağlamakla sınırlı değildir, aynı zamanda hizmetlere erişim yoluyla da gerçekleşir. Örneğin, sosyal politika, bireylere temel bir gelir düzeyi sağlamak için belirli nakit yardımları sunar.
Ceza adaleti ise, bir kişinin hükümetin toplumun çıkarlarına aykırı olduğunu düşündüğü ve TCK ile özel ceza yasalarında belirtilen bir cezanın gerekli olduğu bir eylemde bulunması veya böyle bir eylemde bulunduğundan şüphelenilmesi durumlarıyla ilgilenmektedir. Ceza adaleti davaları, öncelikle Savcılık aracılığıyla, hükümet tarafından ilgili taraflara karşı açılır. Bir suçun işlendiği tespit edilirse, hükümet tarafından uygulanan bir ceza söz konusudur. Bu ceza kanunla belirlenir ve ilgili kişi için ciddi sonuçlar doğurabilir. Yasal olarak gerekli kuruluşlar arasında elbette polis, mahkemeler ve cezaevleri yer alır. Bunların yasal görevleri sırasıyla suçu soruşturmak, kovuşturmak ve cezalandırmaktır ve bunlar muhtemelen çoğu insanın ceza adaleti uygulaması olarak düşündüğü şeylerdir, çünkü kanun uygulama- sının gerçekleşmesi esasen bu kuruluşlar aracılığıyladır.
Sosyal normlarla ilgili diğer önemli nokta, bunların genellikle toplumdaki en güçlülerin normlarını temsil etmesidir. Bunun tersinin doğru olması nadirdir. Bu nedenle, bir şey suç haline geldiğinde, genellikle en güçlülerin normlarına karşı işlenmiş bir suçtur.
Ceza adalet sistemi uygulamalarının daha cezalandırıcı olması
Ceza verme eylemi iki şekilde haklı gösterilebilir. Birincisi, ihlallerle orantılı bir şekilde başa çıkmak gereklidir; ikincisi ise ceza caydırıcı bir etki yaratır ve böylece suçun meydana gelmesini sınırlar. Başka bir deyişle, toplum tarafından cezalandırma olmadığında, orantısız cezalandırma intikam şeklinde başkaları tarafından uygulanabilir veya suçlar cezasız kalacağı için suç oranı daha yüksek olabilir. Ayrıca, cezanın caydırıcı etkisi, toplumsal normun korunmasını ve toplumsal istikrarın sağlanmasını garanti eder. Orantılılık açısından, bir cezanın bir suça orantılı olduğunu ölçmek çok zordur. Bazen cezanın orantısız olduğu görülebilir; örneğin hırsızlık gibi suçlar için fiziksel cezalar, örneğin ağır işçilik gibi cezalar kullanıldığında. İkincisi, bir suça ilişkin açık bir ceza mevcut olmasına rağmen o suç yine de işleniyorsa, örneğin cinayet, cezanın caydırıcı bir etki yarattığı söylenemez. Üçüncüsü, suçların sosyal normları pekiştirmek amacıyla tanımlandığı görüşünü kabul edersek, cezanın aslında güçlü grupların daha az güçlü gruplar üzerindeki sosyal normu pekiştirmesi olduğunu savunabiliriz. Bu sorunlara rağmen, suçların cezalandırılmasının gerekli olduğu ve özellikle cezanın caydırıcı bir unsur olduğu düşüncesi, dünyanın hemen hemen her yerindeki ceza adaleti sistemlerine hakimdir. Artan nüfusu hesaba kattığımızda, hapishane nüfusunda 2007'den itibaren sürekli bir artış görülmüştür. Bu artışın olası bir açıklaması, geçmişe kıyasla şimdi daha fazla suç işlenmesi ve bunun sonucunda daha fazla insanın hapsedilmesi gerekliliğidir. Alternatif bir açıklama ise, suçların niteliğinin değişmiş olması, yani şimdi meydana gelen suç türlerinin, şiddet suçları gibi hapis cezası gerektiren suçlar olmasıdır.
Bu durum, alternatif bir açıklamaya yol açar: Ceza adalet sisteminin daha sert veya daha cezalandırıcı bir hale gelmesi. Bu iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, suçlar için verilen cezalar artırılmış ve bu da daha uzun hapis cezalarına yol açmıştır. Buna örnek olarak, bıçak ve diğer saldırı silahlarını taşıma suçuna verilen cezalardaki son artış verilebilir.
Ceza nedir, iyi bir ceza mümkün müdür sorularının yanıtı felsefi veya kavramsaldır. Kuduz bir köpeğin öldürülmesinin bir ceza olmadığı konusunda güçlü bir sezgimiz vardır. Bu insan sağlığına yönelik koruyucu bir tedbirdir. Ceza, halkı mevcut bir tehlikeden korumak için değil; her zaman geçmişteki bir insan eylemi karşılığı verilmektedir. Durkheim’a göre, cezanın ortak duyguları/değerleri korumak gibi bir işlevi de vardır; bunlara karşı yapılan saldırılar cezalandırılmaz ise, bu duygular kısa zamanda zayıflayacaktır.1
Suçlardan mala karşı olanlar için Suudi Arabistan’da bir elini kaybeder, İngiltere’de benzer bir suç için yaşamının altı ay veya bir yılını, Türkiye’ de 2004 yılına kadar bir yıl veya üç yılını cezaevinde geçirebilirken; yeni TCK ile toplum hizmetlerinde çalışma (community service order) yaptırımı ile de geçiştirebilirsiniz. Farklı ceza adaleti sistemleri, benzer suçlara kesinlikle farklı tepkiler vermektedir. Bu değişim bir taraftan suçların ciddiyetindeki algılama ile diğer taraftan belli yaptırım türlerinin şiddetini algılama farklılıklarından ileri gelmekte ve zaman zaman mitlerle beslenmektedir.
Ceza yaptırım sisteminden kendi başına suçları oldukça etkin bir biçimde azaltması beklenilmemelidir. Suçlulardan çok azı yakalanıp mahkûm olmakta; ceza alanlar için onların ilerde doğru yolda bir yaşam sergilemelerini sağlayanın da ekseriya yaptırım olmadığıdır.
Kuşkusuz, cezasallığın bu boyutları birbirinden ayrı olarak görülemez. Birbirleriyle sayısız bağlantıları ve etkileyici ilişkileri paylaşmaktadırlar. İlkesel olarak, bir yaklaşımın vasıflarından diğeri için çıkarımlar yapmak mümkün değildir. Böylece, örneğin yasama seviyesinde artan cezasallık halkın da fazla cezacı olduğu anlamını zorunlu olarak gerektirmez.
Belli bir cezanın uygun olup olmadığı her zaman bilinemezse de cezanın çok ağır veya çok hafif olduğu bilinebilir. Nitekim, araba hırsızlığı yapan bir suçluya bir günlük bir hapis cezasının çok hafif, on beş yıllık hapis cezasının ise çok ağır olduğunu sezgimizle biliriz. Yalnız yedi yıllık mı, yoksa beş yıllık cezanın mı daha uygun olacağını bilmeyebiliriz.
Gerçeklerin ne olduğu/Ne derece ciddiyet sergilediği/Zararın boyutu/ Sorumluluk derecesi/ Sabıka/ Kişisel koşullar/Nedamet/Suç itirafı göz önüne alınarak yaptırımın saptanması yeğlenmelidir. Orantılılık ve tutarlılık temel ilkeler olarak görülmektedir.

Bu bağlamda cezada orantılılık ilkesi yaptırımların yerindeliği, adaleti ve ahlakiliği bakımından irdelenmelidir. Normatif nitelikte olan bu ilke matematik ve fizikte olan aksine ağırlıklı olarak ahlaki bir temele dayalı bulunmaktadır. Hükmedilen ceza yaptırımı işlenen suça denk gelmelidir biçimindeki ahlaki postulatı ele aldığımızda trafik suçunu işleyen bir sürücüye ömür boyu hapis cezası vermek ne kadar adil değilse(unjust), adam öldürme suçu failine hafif bir para cezası hükmedilmesi de o derece adil değildir (unjust). Kuşkusuz, kişiye hükmedilen cezanın tabiatı, onun işlemiş olduğu suçun tabiatına orantılı olmalıdır. Yaptırım varlığı bazı ampirik gerçeklere dayalı olmayıp, suç ve cezanın tabiatı hakkındaki bazı ahlaki gerçeklere dayalıdır. Cezanın ağırlığı suçlu davranışın ciddiyet derecesine orantılı olmalıdır (dikey orantılılık). Kişinin hak ettiği cezadan daha ağır bir cezaya mahkûm olması işlemediği bir suç için cezalandırılması anlamındadır.2
İşte bu düşüncelerle, ceza hâkimleri ile infaz hâkimlerine rehberlik etmek üzere hükmedilen ceza yaptırımları ile cezaevlerinden koşullu salıverilecek hükümlülere özgü rehber ilkeler bağlamında düşük mükerrirlik riskine yönelik hükümlüdeki gelişmeyi ölçerler, hükümlü için gerekli programların yapılandırılması ve gözetim planları için ihtiyaç değerlendirmesi yapılmak üzere her hükümlüye özgü risk derecesinin saptanmasına ait algoritmalar geliştirilmelidir.
Suçlu davranışın ciddiyetini değerlendirmek ne matematiksel ve ne de tasviri bir yargı olmayıp, ahlaki yargı gerektirmektedir. Bu süreçte eylemin hangi ahlaki yanlış olduğunu ve göreceli olarak ahlaki ciddiyet derecesini saptamak yanında çeşitli yaptırım seçenekleri arasında yapılacak seçimi haklı göstermek gerekmektedir. Bu bağlamda orantılılık ilkesine uyulması ahlaki bir görevdir. Aksi halde, hükmedilen orantısız (hak edilmeyen) ceza ahlaki bir yanlış oluşturmaktadır. Herkes yaptığı yanlış karşısında orantısız cezalandırılmaya karşı ahlaki bir hakka sahiptir. Orantısız ceza yaptırımı, değerli amaçları (örneğin çevre kirliliği, trafik düzeni) elde etmek, etkili veya optimal bir vasıta olmasına bakılmaksızın ahlakın izin vermediği bir vasıtadır.
Genelde suç ve cezanın ahlaki nitelikleri irdelenerek karşılaştırılması ve failin ne hakları olabileceği ceza siyaseti bağlamında belirlenmelidir. Bu süreçte, ceza yaptırımının failine olan bedeli ile öteki kişilere veya topluma sağladığı yararlar (Kant’çı yaklaşımla) karşılaştırılmamalıdır. Sorun bir fındığı, fındık kıran yerine bir balyozla kırmaya yönelip yönelmemedir. Hız sınırını aşan bir sürücüye ömür boyu hapis cezası verilmesinde yanlış olan salt orantısız olması değil, hak edilmeyen bir ceza saptanmasıdır. Bu türden suçlarda cezada ödeşme para cezasını gerektirmektedir. Bu yola başvurulma- dığında hak edilemeyen bir tretman nedeniyle hakları ihlal edilmiş olacaktır.
Yaptırımlar sisteminde yer alan hapis cezası, tüm olumsuzluklarına karşın bazı suçlular için şimdilik en geçerli antidot olma işlevini sürdürmektedir. Yalnız şiddet içermeyen suç failleri için bu yaptırıma en son çare (ultima ratio) olarak başvurulmalıdır. Bu yaptırıma özgü önemli gelişme, hapis cezasının insan onurunu koruyucu koşullarda infaz edilmesine yönelik ulusal ve evrensel düzeyde normatif ve etkili enstrümanların sağlanmasıdır. İnfaz sisteminde, "acı" artık cezanın merkezinde olmayıp, acı olanağı temsili olarak yer almış, ceza teknolojisinde köklü bir değişim sağlanmıştır.
İşte, değişen şiddette cezaların varlığına karşın insanların neden suç işledikleri sorusu da güncelliğini koruya gelmektedir. Bu soruya verilen klasik yanıtlar; insanların yakalanmadan suç işleyebilmesi, yakalandıklarında cezadan kurtulabilmeyi tasarlaması; ceza verilse bile, suç işleyerek elde edilen kazancın büyük/kesin/yakın olmasına karşın verilecek cezanın hafif/ belirsiz/uzak olması ve suç işlemekte olan kişilerin o güne kadar yakalanmamış olmasının insanları kışkırtması şeklindedir.
Tıbbın her zaman ölümleri önlediği veya tüm hastalıkları tedavi ettiğini göstermek nasıl gerekli değilse, cezalarında her zaman suçları önlediğini kanıtlamak gerekli değildir. Bu konuda, tüm cezaların kaldırıldığı bir toplumda suçun daha fazla olacağına işaret etmek yeterli olmalıdır.
ABD, Türkiye ve bazı ülkelerde uzun süreli hapis cezalarına tanık olunmaktadır. Bu yaklaşım, bir insanın ne kadar uzun süre hapiste kalacağının belirlenmesi ötesinde sembolik bir anlamı olduğu belirtilmektedir. Bu açıdan bakıldığında, cezaların sembolik ve uygulanabilirlik işlevleri anlamında birbiriyle çatışması modern CAS’ın bir özelliği olarak belirmektedir(!?)
Klasik cezaların önleme (deterrence) teorisi irdelendiğinde, teorice öngörülen varsayımlar 1) Mesajın bir hedef grubuna iletilmesi (örneğin adam öldürmek yanlıştır. Eğer birisini öldürürseniz hapis cezasına mahkûm olursunuz); 2) Hedef grup mesajı almakta ve bir tehdit olarak algılamakta ve 3) Grup alınan bilgiye dayalı olarak rasyonel seçimler yapmaktadır. Birinci varsayımı elde etmek en kolay olanıdır. Nitekim çoğu insanlar hırsızlık veya adam öldürmenin yanlış olduğu bilmekte ise de adam öldürme dışında suçlar için verilecek cezayı bilmeyebilirler. Yalnız ikinci ve üçüncü varsayımlar oldukça sorunlu alanlardır. Herkesin suça karşılık ceza ile tehdit edileceği tahmin edilmekte ise de bu tahmin her zaman geçerli değildir. Bazı mükerrir suçlular için tutuklanma ve cezaevine girme bir yaşam biçimi olarak görülmekte; bazı insanlar da uyuşturucu madde/alkol etkisiyle her zaman rasyonel seçimler yapamamaktadır.
Ek olarak, önleme teorisi hem mikro ve hem de makro seviyede bir teoridir. Özel önleme3 olarak, suç işleyen kişilerin aldıkları ceza nedeniyle ilerde suç işlemekten çekinecekleri; makro seviyede ise, genel önleme olarak, toplumdaki insanların başkalarının yakalanıp ceza aldıklarını gördüklerinde suç işlemek- ten çekinecekleridir. Amerikalı hukukçu Oliver Wendell Holmes 1925 yılında şunu yazdı: “İdam edilecek bir insanla felsefi bir konuşma yapacak olsam şunu söylerdim, ‘senin için eyleminin kaçınılmaz olduğuna kuşkum yok, yalnız öteki kişilerce fazlaca kaçınılmasını sağlamak üzere senin müşterek iyilik için kurban edilmeni önermekteyiz’. Kendini, istersen ülken için feda eden bir asker olarak görebilirsin.”
Cezaevlerinde çekilen acılar ve bu acıların sosyal adaletle ilişkisi konusunda önemli çalışmaları
olan Nils Christie (1993) “yüksek güvenlikli” ceza infaz kurumlarını "Batı tipi Gulaglar"
olarak tanımlıyor. “Ona göre "uygun acı miktarı"nı belirleyen, o toplumdaki insani değerler üzerinde gelişen standartlardır, bu bütünüyle kültürel ve politik bir meseledir.”
Önlenme teorisi bazı kişiler için geçerli ise de diğerleri için geçerli değildir. Ceza adaleti sisteminin (CAS) kesin bir şekilde suçları önlemede ne derece güçlü bir işlev gördüğünü saptamak oldukça zordur. Bu saptama özellikle karanlıkta kalan suçlar örneğin aile içi şiddet ve cinsel istismar suçlarında oldukça belirgindir. Bu durumda, işlenen suçların nesnel olarak saptanamadığı da görülmektedir. Genelde, kriminoloji alanındaki ampirik kanıt, evlenme, iş, arkadaşlık, ahlak, sevdiklerinden tasvip görmeme, toplumdan soyutlanma ve utanç gibi legal olmayan faktörlerin, yaptırım tehditlerinden daha etkili olduğu merkezindedir. Ek olarak, araştırmalar bazı hallerde suçluların rasyonel olarak davranmalarına karşılık CAS’ın yetersizliği (sistemde buharlaşma/attrition olgusu) nedeniyle önleyici etki zayıflamakta veya hatta buharlaşmaktadır.
Öte yandan, klasik önleme teorisi tüm insanlardaki suç işleme eğiliminin eşit olduğunu var saymaktadır. Bu da henüz kanıtlanmamış bir varsayımdır. Önleme teorisinden çıkarılacak husus belli bağlamlarda teorinin uygun şekilde çalıştırıldığı takdirde bazı insanlar için geçerli olabileceği ise de suçun genel bir teorisi veya suç sorunu için genel bir çözümleme değildir. Önleyici olarak cezanın etkisi ekseriya yanlış anlaşılmaktadır. Nitekim, cezaevlerini dolduran kişiler toplumun yaptırımlarından açıkça etkilenmemişlerdir. Mükerrirlik konusundaki veriler de (ABD ve İngiltere ve Türkiye’de oran %60-70 arasında) mahkumiyetin mükerrirliği önlemediğini kanıtlamaktadır. Daha ağır cezaların daha önleyici olacağı düşünülse de ekseriya karşıtı doğru olmaktadır. Birçok halde ölüm cezası bile önleme karşıtı bir etki sergilemiş, suçları azaltmak yerine suç oranını yükseltmiştir. Yalnız, Avrupa’nın en düşük mükerrirklik oranı Norveç’in Bastoy ada cezaevindeki insanı tretmanla sağlanmıştır. Popüler algılara karşın suçlu davranışı önlemede en etkili olanın cezaların şiddetinden ziyade yakalanma olasılığının yüksekliğidir (Beccaria).
Cezaların önleyici etkisi konusunda tüm araştırmalarca ortaya konulan belli başlı iki sonuç vardır:
1. Kural olarak, cezaların kesinliğinin,4 cezaların tabiatı/şiddetinden (ağırlığından) daha etkili gözüktüğü;
2. Evrensel nitelikte bir önleyici olmadığı; herhangi özel bir önlemin başarısının da yoğun ölçüde, hedeflenen davranış, etkilenmesi istenilen kişilerin bulunduğu sınıf ile davranışta bulundukları ortama bağlı olduğudur.
Birinci sonuç, uzun süreli cezaların daha etkili olduğuna5 dair bir bulgu olmadığından, ceza yasalarında yer alan cezaların aşağı ve yukarı hadleri ile ceza ortalamasının, yüksek suç işleme yüzdesi oluşturmak- sızın indirilebileceğini kabul etmek güvenli gözüktüğünden oldukça anlamlıdır.
Cezaların önleyici etki kuralında yer alan “kesinlik” ve “şiddet” olguları arasındaki ilişki ise şimdiye dek incelenmiş değildir: Yakalanma olasılığının düşük olmasına karşın; hangi noktada cezanın şiddeti (ağırlığı) anlamlı olmakta veya ters bir konumla, yakalanma olasılığının yüksek olması halinde hangi seviyedeki ceza, önleme için yeterli görülmektedir. Kesinliğin yüksek olması halinde, şiddetin bağımsız bir etkisi görülmekte ise de bunun hangi aşamada etkili olabileceği hususu, diğer etmenler arasında suç türü ve failin güdüsüne bağlı olarak değişmektedir.6 S. Levitt (1996), ceza şiddetinin azalması ile suçlarda ve özellikle hırsızlık suçlarında artışın ilişkili olduğunu saptamıştır.
Cezaların ağırlaştırılması siyasetine egemen olan nedenler özetle şunlardır:
- Gerçekte suç oranında reel bir artış olmamasına karşın suç artış izlenimi ve korkusu,
- Ekonomik ve sosyal sorunlarla baş etmek üzere yanlış seçeneklere yönelme/işsizlik ve fuzuli insan sayısında artışa karşı sosyal yardım yerine, açlıktan ölmelerine izin, kent varoşlarına veya hapishanelere kapatmak seçeneklerinden şimdilik son iki seçeneğe yönelim,
- Postmodern öfke, ve
- Popülist cezalandırıcılık/suç vasıtasıyla yönetme siyasetidir.
Ne var ki, batı dünyasında suç oranı ile hükmedilen cezaların şiddeti arasında kesinlikle nedensel bir ilişkisi olmadığı gibi ikisi arasında saptanabilir bir ilişki de olmadığıdır.7
Yasal ceza bir eyleme yönelik iken cezalandırma tekniği bir yaşama yöneliktir. Yaşam hikayesinin bilinmesi ve düzeltilen yaşam tekniği söz konusu olmaktadır.
1. Girift sorunlara basit çözümler getirilmesi;
2. Sistematik kriminolojik araştırma sonuçları ile tutarsız olması;
3. Gereksiz ıstırap kaynağı olması yanında maddi ve sosyal bedelinin yüksekliğidir.
Siyasiler, popülist süreçte cezai “silahlanma yarışına” kilitlenmekte; her parti seçmenleri arasında popülarite kazanmak üzere halkın korunması için cezaların daha ağırlaştırılmasını önermektedir. A.B.D.’de tavana vuran cezai artış sürecini Avrupa Ülkeleri ve özellikle Türkiye’nin de kat etmeğe başladığı görülmektedir.
Medyanın genelde gerçeği yansıtmayan “suç haberleri” ile pompalanan suç korkusu, yaratılan isterya cezaların ağırlaştırılması doğrultusundaki popülist bir yaklaşıma yol vermekte ise de bunun çoğulcu bir bedeli olacağı göz ardı edilmektedir. Ekonomi, trafik veya eğitim konusunda farklı öneriler getiren siyasiler rasyonel planlama gereği bu önerilerin maliyeti ile kaynağın nasıl sağlanacağına işaret etmek zorundadırlar. Kuşkusuz, aynı gereklilik suç ve ceza siyaseti bağlamındaki öneriler içinde geçerli olmalıdır. Yalnızca hukukun etkinliği ve kamu düzenini istemek yeterli görülmeyerek, cezaların ağırlaştırılmasının suçta ne kadar azalma sağlayacağına ilişkin tahminler ile artan hürriyeti bağlayıcı ceza uygulamasının kamu maliyesine getireceği parasal yükün ne olacağı da ortaya konulmalıdır. İşte siyasetin diğer alanları için geçerli olan “hesap sorulması” standartlarının ceza adaleti için de geçerliği de facto benimsendiğinde cezaların salt ağırlaştırılması yaklaşımının cazibesi önemli ölçüde azalacaktır.
Bu amaçla siyasiler kriminolojik gerçeklerden bilgilendirilmelidir. Farklı seçenekler arasında siyasi tercih yapmak konumunda olan siyasiler olası gerçeklerin leh ve aleyhindekileri açıklamakla yükümlüdürler. Halk onlardan bunu beklemektedir. Bu nedenle, hürriyeti bağlayıcı cezanın ne sağlayabileceği, sınırının ne olabileceği ile tehlikeleri konularında siyasilerin bilinçlendirilmesine yardımcı olunmalıdır. XX. yüzyılın son çeyreğinde ülkemiz cezaevlerinde yaşanan acı gerçekler karşısında kabarık cezaevi nüfusunun ne denli bir bedel ortaya koyduğu unutulmamalıdır-sistemin kanserleşmesi. Siyasiler fazlaca “insancıllık” ve “topluma yeniden kazandırma” projelerinden etkilenmeseler de zaman zaman çok normal gibi görünen hürriyeti bağlayıcı cezaya fazlaca başvurulmasının parasal tutarından etkilenebileceklerdir.
Eğer suçun sosyal nedenleri sosyal adaletsizliğin temel unsurlarını içeriyorsa,
kriminoloji tarafsız olamaz; ahlaki ve politik olarak dahil olmalıdır.
Yaptırımlar arasında fazlaca hapis cezasına başvurmak, yeni cezaevleri açmak, eğitim, boş zamanları değerlendirme, yoksulluk yardımı ve diğer suç riskini azaltıcı tedbirler pahasına olmaktadır. Fazla cezaevi inşa edildiğinde daha fazla mahpusa sahip oluruz. İnşa etmeyenler ise daha az mahpusa sahip olurlar. Her iki halde de mahpus sayısı suç oranına ilintili değildir. Fazla cezaevi inşası ile, bir bakıma başarısızlığı planlamaktayız. Hapis cezası süreleri ülkede yüksek oranda suç olmaksızın azaltılabilir. Nitekim, İngiltere dışındaki Avrupa örneklerine bakıldığında, mahkûmiyet süreleri önleyici etkisi kayba uğramadan azaltıldığına tanık olunmuştur.
Kabarık cezaevi nüfusu nasıl oluştu ve niçin devam ediyor? Sorun kısmen, yalnızca kısmen TBMM’nin sağladığı ceza yaptırımlarından kaynaklanmakta ise de somutlaşması kuşkusuz hâkimlerce sağlanmaktadır. Hükmedilen yaptırımlar yalnızca suçun özelliklerine yanıt olmak ötesinde kamuoyu ve medya baskılarına yanıt olarak da hükmedilmektedir. Bizler ön yargılardan ziyade gerçeklere baktığımızda, ağırlaşan ceza yaptırımları ve artan cezaevi nüfusu toplum güvenliğini sağlamak yerine zayıflatmaktadır.
Cezaevi nüfusunu aşağı çekmenin en iyi yolu hapis cezasına en son çare olarak başvurulması; başvurulduğunda da daha kısa süreli yaptırımlar ön görülmesi ilke olarak benimsenmelidir. Seçenek yaptırımların da ekonomik olduğu kadar insani olması yanında aile bağlarını koruması açısından önemli olduğu konusunda halk bilinçlendirilmelidir. Cezaevi nüfusunun kontrolsüz artışını sonlandırma ihtiyacına vurgulamak üzere de her şeyden önce açık, tutarlı siyasi bir önderlik ihtiyacı belirmektedir.
Cezaevi sayısını sınırlamanın fazlaca cezaevi inşa etmekten daha iyi bir siyaset olup olmadığı üzerine fazlaca araştırma kanıtı bulunmaktadır. Kriminologların mutabık kaldığı husus, suç oranının ceza şiddetindeki değişimlere ceza görme olasılığından daha az yanıt verdiğidir. Öte yandan cezaevlerinin suçluları suç işlemekten uzaklaştırması etkisi de marjinal kalmaktadır.
“Cezaevi Nüfusu Demir yasası”na göre, cezaevi nüfusu, girenler sayısı ile medyan kalış süresine bağlı bulunmaktadır. Bu faktörlerden biri değiştiğinde cezaevi nüfusu da değişecektir. Bu yasanın paralel çıkarımı da aynı derecede önemlidir: Cezaevine girenler veya medyan kalış süresini azaltmadan nüfus kabarıklığını gidermenin çaresi yoktur. Öte yandan, kabarık cezaevi nüfusuna devamla suç oranında önemli derecede zorunlu bir azalmaya tanık olunacağı da kuşkuludur. Toplam cezaevi nüfusu ile suç seviyesi arasında bir ilişki olup olmadığı konusunda tutarlı bir korelasyon olmadığı görülmüştür.
Cezaevinde kalış süresi ile mükerrir suçluluk arasında da negatif bir korelasyon yoktur. Böylece kısa süreli mahkumiyetler, insanların salıverilme sonrası suç işleme olasılıklarını artırmayacaktır. Bu suçlulardan bazıları salıverilme sonrası yeniden suç işleyeceklerse de bu insanların daha geç tahliyelerinde de suç işleyebileceklerini düşünebiliriz.8
Suçlunun yeniden yakalanması veya mahkumiyeti söz konusu olan mükerrirlikte sistemce suçluya yapılan ilk müdahalenin (intervention) suç eylemini sonlandırmadığı durumlarda bizler suçlunun şimdi aktif olup olmadığını tahmin ve belirlemeye yöneltmekte; işlediği ilk suç ile arasında geçen zaman aralığı; suçlunun eylemini azaltıp/artırmadığını saptama yer almaktadır. İlk defa suç suçluların yeniden suç işlemediklerinde suçtan ne kadar tasarruf edildiği de tahmin edilebilmektedir. Suçluların kendi bildirimleri (self-reports)ile tasarruf tahmini yapılabilir. Bu doğrultuda 1000 suçluyla yıl içinde ne kadar suç işledikleri yolunda bir anket yapılabilir.
Kriminolojik/penolojik çıkarımlar olarak, kabarık cezaevi nüfusunun ülkedeki suç oranı üzerindeki etkisi açısından, cezaevi nüfus oranı ile ülkedeki suç oranı arasında düşünüldüğü kadar güçlü bir ilişki olmadığı-cezaevi nüfusunun ülke güvenliğini büyük ölçüde bozmaksızın azaltılabileceğidir. Yeni ceza siyaseti ile cezaevi nüfusunda orantısız bir artışa tanık olunmuştur.9
Bu bağlamda değişmeyen bir sosyal gerçek de toplumun aşağı katmanlarındaki suçluların cezaevi nüfusunda yüksek bir oran oluşturduğudur.10
Artan cezaevi nüfusu karşısında genel bütçeden ayrılacak kaynak artırımı çok zor olacağından kamu yararı açısından hürriyeti bağlayıcı cezaya fazlaca başvurmanın gerçekten gerekli olup olmadığı üzerinde ciddi olarak durulmalıdır. Bana göre bu gerekli değildir. Hükümet artık ülkedeki mevcut kaynakların önemli bir kısmını daha etkili alternatiflerin var olduğu hürriyeti bağlayıcı ceza için kullanmaya devam edemeyeceğini açıkça dile getirmelidir. Gelecekte rasyonel bir ceza siyaseti için hürriyeti bağlayıcı cezaya ancak şu dört halde başvurulmalıdır:
1. Suçlunun yeterince tehlikeli olması nedeniyle hürriyeti bağlayıcı cezanın halkın korunması için gerekli olması,
2. Suçun ciddiyet göstergesine yalnızca uzun süreli hürriyeti bağlayıcı ceza ile vurgu yapılabileceği,
3. Ciddi beyaz yakalı suç örneğinde olduğu gibi suçun ciddiyetini vurgulamak üzere diğer yaptırımlar yanında hürriyeti bağlayıcı cezaya da ihtiyaç duyulması, ve
4. Nihayet suçun kendisi hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektirmemekte ise de suçlunun diğer yaptırımlara riayet etmemesi nedeniyle gerekli olması halidir.
1. Siyaset yapımı uzun dönemli bir bağlamda ele alınmalı ve ceza siyaseti siyasal süreçten büyük ölçüde ayrık tutulmalı;
2. Ceza adaleti uzmanlığına saygı ihtiyacı oluşturulmalı; siyaset inşası uzman kurumlara tevdi edilmeli,
3. Değişimler tüm ceza adaleti sistemi kapsamalı (yalnızca hapis cezasına ilişkin olanı değil); sağlık, eğitim, çalışma ve sosyal hizmetler gibi daha geniş alanlarla ilişkilendirilmelidir.
4. Kendi sezgilerimizin ve önyargılarımızın nerede olduğunu öğrenmeliyiz. Kötü davranışları nasıl ele alacağımız konusunda hangi varsayımlara sahibiz ve bunları desteklemek için hangi kanıtlara sahibiz? Ve her yeni bilimsel kanıtı öğrendiğimizde, açık bir şüphe gösterse bile, önceden var olan varsayımlarımızın onlara meydan okuyan içgörülere nasıl direnmeye çalışacağının farkında olmalıyız. Bunu yaptığımızda, cezanın sezgisel olarak inandığımız gümüş kurşun olmadığını göreceğiz. Tüm sosyal kötülüklere karşı etkili bir çözüm yoktur. Neyse ki ceza, kötü davranışı azaltmaya yönelik birçok müdahaleden yalnızca biridir.
Uzman kurumlarca 1) Ceza adaletinde nerede idik? 2) Neler yaptık? ve 3) Nereye gidiyoruz? soruları belli aralıklarla devamlı sorulmalıdır.11 İşte ceza adaleti için beliren bu soruları genelde irdelemek üzere sistemler modeline gereksinme vardır.
Ceza Adalet Sistemini İyileştirmenin Önemi
Yukardaki anlatımlar doğrultusunda cezaevlerinde aşırı kalabalık ve bunun sonucunda mahkumlara yönelik muamele ve cezaevi güvenliği sorunları yaşanmaktadır. Denetimli serbestlik hizmetinde ise yüksek riskli mahkumların değerlendirilmesi ve serbest bırakılmasıyla ilgili sorunlar mevcuttur. Bu ve diğer sorunlar, özellikle suç mağdurları arasında, genel kamuoyunun ceza adalet sistemine olan güven eksikliğini vurgulamaktadır.
Bu sorunlar, ceza adalet sistemini oluşturan farklı kurumlar–kolluk, savcılık, mahkemeler, denetimli serbestlik servisi, cezaevi–arasında koordineli çalışma eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Talebin arttığı ve kaynakların azaldığı bir dünyada bu durum böyle devam edemez.

Ceza Adaletine Bakış Açısını Genişletmek
Ceza adaleti uygulamasının iyileştirilmesi arzu edilen bir durumdur. Suçu bizzat deneyimlemesek bile, ceza adaleti sistemi ve sonuçlarının iyileştirilmesi yalnızca suç mağdurlarına olmayıp, hepimize fayda sağlayacağı öncülünden yola çıkmaktadır. Ceza adaleti bizi yalnızca doğrudan değil, dolaylı olarak da etkilemektedir. Buna örnek olarak, özellikle intikam pornosu gibi cinsel içerikli görüntülerle ilgili siber suçlardaki artışa bakıldığında intikam pornosunun mağduru olan kişi suçun doğrudan mağduru ise de arkadaşlar ve aile üyeleri dolaylı mağdurlar da var olabilmektedir. Suç, mağdurun sağlık ve refahını etkileyerek topluma katılımını sınırlandırıyorsa, suçun toplum üzerinde daha geniş dolaylı bir etkisi olacaktır.
Çıkarım olarak, etkin ceza adaleti uygulamasının odağı, suçun hem doğrudan hem de dolaylı maliyetlerine yönelik olmalıdır; zira her ikisi de birey ve toplum üzerinde önemli etkilere sahip olabilir.
Bu bağlamda cezalandırıcı yaklaşımın en zayıf noktası, suçun temel nedenleriyle ilgilenmemesidir. Suçla başa çıkmanın alternatif bir yaklaşımı, bu temel nedenleri dikkate alacak ve suçun en başından itibaren meydana gelmemesi için bunlarla mücadele edecektir. Bu, suçun işlenmesi için fırsatların veya koşulların önlenmesiyle ilgili olduğu için önleyici bir yaklaşım olarak bilinir. Suçu bireysel bir sorun olmak yerine toplumsal bir sorun olarak görülmesi, bu nedenle sorunların toplumsal düzeyde çözülmesi gerekir. Amaç, suçun meydana gelmesine izin veren koşulları değiştirmektir. Bu, eşitlik, kapsayıcılık ve fırsat gibi toplumun sosyal yönlerini iyileştirmeye odaklanan politikaları içerir.

Adalet, sosyal politika alanında da önemli bir kavramdır; bu kavram genellikle toplumdaki kaynakların dağıtım biçimini ifade eden sosyal adalet anlayışı aracılığıyla ele alınır. Sosyal politika açısından sosyal adalete odaklanmak, toplumdaki en korunaksız kesimlerin durumlarını iyileştirmeyi amaçlar ve bu vurgunun gerekçesi, bunun toplumun tüm kesimlerine fayda sağlayan bir iyileşmeye yol açmasıdır. Sosyal adalet, toplumda kaynakların, fırsatların ve ayrıcalıkların adil dağılımını ifade etmekte, toplumun sosyal kaynaklarını nasıl dağıttığı konusunda adaleti vurgulamaktadır. Sosyal adaletin en ünlü incelemelerinden biri John Rawls'ın Adalet Teorisi (1971) adlı eseridir. Rawls "adalet olarak eşitlik" vizyonunu ortaya koymuştur.
Sosyal adalet, ceza adaletinin temelini oluşturan adalet kavramlarının ana fikirlerini sunar.
Sosyal adalet odaklı bir sosyal bir politika olmadığında, adil yargılama süreci elde etmek zordur ve herkes için adil yargılama sürecine odaklanan bir ceza adaleti sistemi olmadığında, sosyal adalet elde etmek de zordur.12 Dolayısıyla, sosyal politika ve ceza adaleti uygulamalarının adaletin ne anlama geldiği konusunda farklı anlayışlara sahip olsalar da birbirlerine bağımlı olduklarını ve her ikisinin de nihai sonuçlarının, adil ve hakkaniyetli bir toplum yaratmaya yönelik çalışma açısından aynı olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü hem sosyal politika hem de ceza adaleti, adaletin sağlanabilmesi için yeterli hizmet ve imkanlara erişimi gerektirir. Örneğin, sağlık hizmetleri gibi sosyal politika hizmetlerine yeterli erişim olmadan, bireylerin sağlık ve refahı ciddi şekilde sınırlanır. Benzer şekilde, adli yardım gibi ceza adaleti uygulamalarına yeterli erişim olmadan, adil muamele görme olasılığı da ciddi şekilde sınırlanır. Temel soru sosyal adaletsizlik, ceza adaletinin istikrarını ve etkinliğini ne ölçüde etkiler? Ve eğer varsa, devletin cezalandırma yetkisini ne ölçüde zayıflatır?
Güvenlik kavramı
Güvenlik kavramı, ceza adalet sisteminin ve dolayısıyla ceza adalet uygulamasının temel bir yönüdür. Burada güvenlik genellikle "bireylerin günlük yaşamlarındaki güvenliği" anlamına gelir ve ceza adalet sistemi, silah sahipliğini kısıtlayan yasalar, denetimli serbestlik için risk değerlendirmesi, ateşli silahlar ve bıçaklı suçlar için durdurma ve arama ve terörizm tehdidine karşı önlemler de dahil olmak üzere bu güvenliği sağlayan bir dizi önlemi içerir. Ceza adalet sisteminde güvenliğe verilen önemin odak noktası, ceza adalet uygulamasının, fiziksel varoluşa yönelik tehditlerden korunmayla ilgili olmasıdır. Öte yandan, ceza adaleti açısından güvensizlik duygusu, bireylere, topluluklara ve topluma zararlı bir durumdur. Farklı bir anlamda olmakla beraber güvenlik de sosyal politikanın önemli bir yönüdür. Odak noktası sosyal güvenliktir; yani yoksulluk, işsizlik ve sağlık sorunları gibi zararlardan bir dizi önlem yoluyla korunmayı kapsamaktadır.12

Haklar kavramı
Haklar hem sosyal politikanın hem de ceza adaleti uygulamasının özünde yer almakta; bunlar arasında sağlık hizmetleri gibi sosyal politika hizmetlerine erişim hakkı ve adil yargılama gibi adil ceza adaleti uygulamasına erişim hakkı bulunmaktadır. Önemli olan nokta, bu haklar olmadan, eşitlik gibi ilkelere belirtilen sonuçlara ulaşma olasılığı ciddi şekilde sınırlı olacaktır. Sosyal politika veya ceza adaleti haklarının yokluğunda neler olacağını düşünmek ilginçtir. Örneğin, belirli bir hizmete hakkınız olabilir, ancak idari bir nedenle bu hizmetten mahrum bırakılabilirsiniz. Adli yardıma erişim olmadan, haklarınızın saygı görmesini ve ihtiyaçlarınızın karşılanmasını sağlamak çok zorlaşır.
Eğitim gibi önemli sosyal politika haklarına erişim ve bu haklardan yararlanma imkânı olmadan, adalete erişim imkânsız olmasa da daha da zorlaşır. Bu durum, iyi sağlık, yeterli gelir, yeterli konut ve iyi sosyal ilişkiler gibi adalete erişimi kolaylaştıran diğer sosyal politika hizmetlerinin önemiyle de ilişkilendirile- bilir. Bu yaklaşım, sosyal politika ve ceza adaletine erişim arasındaki bağlantıyı son derece açık ve önemli kılmaktadır.13
Konut odaklı bir sosyal politikanın ceza adaleti uygulamasına etkisi
Ceza adaleti uygulayıcıları, konut sorunlarının ve koşullarının ceza adaleti uygulaması üzerindeki önemini kavramalıdır. Özellikle son yıllardaki konut sorunu, ceza adaleti uygulamasını doğrudan veya dolaylı olarak önemli şekillerde etkileyebilir. Bunun önemli sonuçları vardır. Birincisi, konut ihtiyaçlarına dikkat etmek hem suçlular hem de mağdurlar açısından suç faaliyetlerini sınırlamanın önemli bir yolu olabilir. Bunun bir örneği, rehabilitasyon sürecinde konutun önemidir. Araştırmalar, uygun ve erişilebilir konaklama sağlamanın, rehabilitasyon gibi başarılı ceza adaleti sonuçları için çok önemli olduğunu göstermiştir. Örneğin, uygun konaklama imkânı sağlamak, yeniden suç işleme oranını %20'ye kadar azaltabileceği belirtilmekte ise de ülkemiz açısından salıverilen hükümlülerden ne kadarının kalıcı konaklama yerine geri döndükleri bilinmemektedir.

Barınma güvencesizliği, mülkiyet ve mali durumla ilgili olanlar gibi birçok başka şekilde de kendini gösterebilir. Bu durum, bireyin refahını olumsuz etkileyebilecek ve potansiyel olarak yasadışı davranışlara maruz kalmasına yol açabilecek şekillerde etkileyebilir. Bu nedenle, ceza adaleti uygulayıcılarının bu güvencesizliğin farkında olmaları ve bunu azaltmak için harekete geçmeleri gerekir. Ayrıca, evsizliğin ceza adaleti sistemiyle temas halinde olan kişilerin önemli bir özelliği olduğu ve bu nedenle ceza adaleti uygulaması için önemli bir husus olduğu da kabul edilmelidir. Evsizlik ve sokakta/otel köşelerinde yaşamanın en basit açıklaması, barınma eksikliğidir. Ancak bu durumun ortaya çıkış süreci, borç, işsizlik, boşanma ve madde bağımlılığı, düşük gelir ve hapis cezasına kadar uzanabilir.14
Ancak, evsizliğin tek bir nedene doğrudan bağlanması genellikle çok zordur, çünkü nedenler sıklıkla birbirleriyle ilişkilidir. Madde bağımlılığı gibi bireysel bir evsizlik nedeni olarak görünen şey, işten çıkarılma sonucu işsizlik gibi bireysel olmayan bir neden tarafından tetiklenmiş olabilir; bu nedenle, bireysel olmayan nedenleri dikkate almadan evsizliğin bireysel nedenlerine odaklanmak, sorunun gerçek odağının kaçırılması anlamına gelebilir. Uygulama açısından kilit noktası, bu nedenlerin ceza adalet sistemiyle temas halinde olanlar arasında büyük olasılıkla yoğunlaşmasıdır.
İstihdam, ceza adaleti ve sosyal politika
Şartlı tahliye veya denetimli serbestliğin standart şartlarından biri istihdama katılım olmalı, bu da istihdamın iyileştirmeye/rehabilitasyona giden bir yol olarak ceza adalet sistemindeki önemini açıkça ortaya koymalıdır. Çoğu rehabilitasyon programının işe yaradığına dair fazlaca kanıt bulunmamakla birlikte, istihdam yoluyla rehabilitasyonun gerçekten işe yarayan birkaç rehabilitasyon faaliyetinden biri olduğunu belirtmek de önemlidir. Sosyal açıdan bakıldığında, istihdam refahı, sağlığı ve psikososyal ihtiyaçları iyileştirdiği için önemlidir. Tersine, işsizliğin "sosyal dışlanmaya, kötü fiziksel sağlığa, düşük öznel refaha ve yaşam memnuniyetine, kişisel özerklik eksikliğine ve insan sermayesi gelişiminin durmasına" yol açtığı görülmektedir. İstihdam, ekonomik ihtiyacın azalması, gayri resmi sosyal kontrolün oluşması ve olumlu akran ilişkilerinin kurulması gibi bir dizi nedenden dolayı, mükerrir suçlulukla güçlü bir şekilde olumsuz ilişkilendirilmiştir. Kanıtlar ayrıca, cezaevinden tahliye olduktan sonra bir yıl içinde tekrar suç işleyenlerin çoğunun iş bulamadığını da göstermektedir. İstihdam olanaklarından mahrum kalmak, depresyona ve kendine zarar veren davranışlara yol açabileceği için suça yeniden bulaşmaya neden olabilir.
Hapis cezası yalnızca iş bulma olasılığını azaltmakla kalmayıp, aynı zamanda işsizlik süresini uzatmak- ta; becerilerin aşınmasına ve iş geçmişinde boşluklara yol açmaktadır. Bu durum hem bireyin itibarı olumsuz etkilediği için işgücü piyasasına katılımı şansı azalmakta, hem de topluma başarılı bir şekilde yeniden entegre olma olasılığı azalmaktadır. Ancak, istihdamın sivil hayata uyum sağlamaya yardımcı olduğu, sosyal bağlantılar kurmak, statü kazanmak ve bireyin değiştiğini kanıtlaması için fırsat sağlayarak mükerrir suçluluğu azalttığı gösterilmiştir.15
Eğitimin istihdam üzerindeki önemini de vurgulamak önemlidir. Eğitim, suç üzerinde olumsuz bir etkiye sahiptir: bireyleri "sosyalleştirerek" daha iyi vatandaşlar olmalarını ve böylece suçtan uzaklaşmalarını sağlar, suç dışı faaliyetlerden elde edilebilecek getirileri artırır, bireylere suçun sonuçlarını düşünmeyi öğretir ve ayrıca onları riskten kaçınmaya teşvik ederek suç işleme olasılıklarını azaltır. Eğitim ve suç arasında bir bağlantı olduğuna dair kanıtlar mevcuttur; zira hükümlülerin düşük okuma yazma seviyesine sahip oldukları (2024 yılında cezaevlerinde okuma yazma bilmeyen hükümlü ve tutuklu sayısı 14,173 iken genel nüfusta okur yazar olmayanlar-1,589,994) olduğu görülmektedir.
Araştırmalar, suçlu veya eski suçlu olmanın getirdiği damgalanmanın istihdam üzerinde önemli bir etkisi olduğunu göstermektedir. Suçlu veya sabıkalı olmak, yalnızca kamuoyu tarafından değil, işverenler tarafından da büyük ölçüde damgalanmakta ve bu durum iş bulma açısından engelleyici bir etkiye sahip bulunmaktadır. Bu nedenle damgalanma, aşılması çok zor olan gayri resmi bir istihdam engeli oluşturmaktadır.16
L. Duguit’nin, hukukla toplumsal yaşam ve koşulları arasındaki ilişkiye dikkatleri çekmek ve hukuku fizikötesi kavramlardan arındırma çalışmalarıyla hukuk teorisine sağladığı kazanım yanında “sosyal hukuk devleti” anlayışının oluşumundaki işlevsel katkısı da önemlidir.17 O, Fransız sosyolog Emile Durkheim’in görüşlerini benimsemiş; objektif hukuk normlarının sosyal dayanışma yasasına dayalı olduğunu belirtmiştir. Kişiler müşterek gereksinmelerini birlikte karşıladığı; farklı gereksinmelerin ve farklı yeteneklerin hizmetler değişimi ile sağlandığında sosyal dayanışma vuku bulmaktadır. İnsanlar sosyal hayvandır. Hukuk temeli evrensel bir duygu olan dayanışma dürtüsü ve karşılıklı sosyal bağımlılık gerçeğindedir. Özetle, işlevselci teori, toplumun bir bütün olarak nasıl işlediğini açıklamaya çalışan temel bir sosyolojik bakış açısıdır. Toplumsal yapıların, kurumların ve normların birbirine bağlılığını ve toplumsal düzeni sağlamak için nasıl birlikte çalıştıklarını vurgular.18
Ceza adaleti ve mahkûmiyet, arka plan koşullarından bağımsız olup, bu koşullar, kuşkusuz, suç işlemekten kaçınma fırsatlarının son derece eşitsiz olduğu anlamına gelir. Bu süreçte en büyük zorluk, elbette, ceza adaletinde kaçınılmaz olarak yankı bulan arka plandaki adaletsizliklerle mücadele etmek ve sosyal adaletsizliği hafifletebilecek sosyal kurumları–kamu hizmetleri ve eğitim, sağlık hizmetleri, refah sağlayan topluluk altyapıları–inşa etmektir. Yapısal adaletsizliğin ceza adaleti üzerindeki etkilerini anlamak için, zaman içinde geniş siyasi-ekonomik ve ilgili kültürel gelişmelere de bakmak önemlidir.19
“Eğer yoksulların sefaleti doğanın kanunlarından değil de kurumlarımızdan kaynaklanıyorsa, günahımız çok büyüktür.”
Charles Darwin. Beagle Yolculuğu
Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel
----------------
1 Bk. E. Durkheim. Rules of Sociological Method, s.124.
2 Ayrıca bk. J.Ginter. “Priciple of Proportionality in Sentencing and Economic Approach in Criminology” Juridica International IV, 1999; A. Von Hirsch. “Proportionality in the Philosophy of Punishment” 16 Crime and Justice 55, 1992; J.Goh. “Proportionality-An Unattainable Ideal in the Criminal Justice System” Manchester Student Law Review Vol. 2, 2013, ss.41-73: Orantılılık uygulama bakımından oldukça sorunlu bir ilke olarak belirmektedir. Mustafa T. Yücel. https://hukukihaber.net/Ceza-Yaptırımları-Mantığı https://hukukihaber.net/Ceza-Yaptırımı-İlkeleri
3 Bireysel önlemeye odaklı mahkûmiyet stratejisi mükerrir suçluları daha ağır cezaya mahkûm ederek doğru yola gelmeleri beklenmektedir. Uygulamada ise buna ender olarak tanık olunmaktadır.
Çoğu ilk defa suçlular (%71) altı yıl içinde yeniden mahkûm olmazken, beş veya daha fazla önceki mahkumiyeti olanlar (%87) altı yıl içinde yeniden hüküm giymektedirler. Bk.G.Phlpotts ve L.Lancucki. Previous Convictions. Sentenxce and Reconviction, Home Office Research Study No.53 (HMSO, 1979) p.16. Mustafa T. Yücel. https://hukukihaber.net/Suçların-Önlenmesi
1/6/2000 tarihi itibariyle Adli Sicil veri tabanı taramasında 1994 yılında hakkında ceza fişi oluşturulan 480.289 hükümlüden %19.5’inin (94.074) 1994-1999 yıllarında birden çok suç işlediği ve ortalama suç sayısının 2 olduğu saptanmış; bunların % 6.7’si hapis ve para cezasına, % 52.6’sı para cezasına ve % 40.5’i de hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûm edildiği görülmüştür.
4 İtalya’nın en sıkı korunan cezaevlerinden Pavia cezaevine girmeyi başaran hırsızlar yaklaşık 25 bin Euro’yu çalarak kayıplara karıştı. Cezaevinin tüm dış ve iç güvenlik önlemlerini aşan hırsızlar, idari bölümde bulunan kasayı kırıp paraları aldıktan sonra kayıplara karıştı. Bk. “Cezaevine hırsız girdi” Hürriyet, (20/09/2013). Sokrates: “Kötülükleri basamaklara koysak, doğru olmayan bir işi yapmak ikinci basamaktır; ama doğru olmayan bir işi yapıp da cezalandırılmamak en büyük kötülüklerin başında gelir değil mi?” Eflatun Diyaloglar 1 Gorgias Remzi Kitapevi, 1989, s.85.
5 İlke olarak, uzun süreli hürriyeti bağlayıcılar etkiden yoksun değildir; orantılılık ilkesi uyarınca toplumun korunması açısından bazı suçlar için bir gereklilik olmaktadır. “Eğer birinin ceza felsefesi cezada ödeşme (retributive) ise, bazı suçlular ölümü hak etmektedir. Eğer birisi “yararcı” görüşü benimsemişse, toplumun bazı suçlulardan kurtulması iyidir. Öldürmeksizin de onlardan kurtulmak mümkündür. Ölümün en etkili önleyici olduğu argümanı şimdilik en azından adam öldürme suçları için geçerli değildir. Uzun süreli hürriyeti bağlayıcı ceza beklentisinin, ölümcül şiddet eylemlerini önlemede (uyuşturucu madde trafiği gibi suçlarda daha etkili olabilirse de) idam cezası kadar etkili olduğu konusunda yeterli kanıt vardır” N. Walker. A man without loyalties-A penologist’s afterthoughts Chichester: Barry Rose Law Publishers, 2000, p.80; TCK Md. 3-(1): Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur. Ayrıca bk. Council of Europe. Death is not Justice, Sept. 2010. Ülkede idam edilenlerin sayısı için bk. S.Öztürk. “İdam Cezası Getirilir mi?” Sözcü (6/09/2020).
6 A.Von Hirsch, A.E. Bottoms, E.Burney ve P-O.Wikström. Criminal Deterrence and Sentencing Severity: An analysis of recent research. Oxford: Hart, 1999.
7 Bk. Council of Europe. Crime and Economy Strasbourg, 1995, p.133; gerçekte cezalar cetvelinde ağırından aşağıya doğru bir inişe tanık olundu; ilk önce ölüm cezasını ağırlaştıran biçimleri kaldırıldı; sonra ölüm cezasının hükmedildiği suç türleri azaltıldı. Zamanla ölüm cezasına de facto uygulanmayarak/de jure kaldırılarak son verildi. Uzuv kat’ı cezası da aynı gelişimi takip etti. Ortaya çıkan boşluğu daha insancıl yaptırımlar doldurdu. Şu anda hürriyeti bağlayıcı cezanın çeşitli biçimleri ile alternatif yaptırımlar, özellikle para cezası artan ölçüde yer almaya başladı. Bunlar da sonuçta devrini bitirip silinen diğer cezaların doğal ve zaruri ikameleri olarak görülmelidir. Ayrıca Bk. M.S. Gemalmaz. Türkiye’de Ölüm Cezası(1920-200) Beta 2001; Council of Europe. The Death Penalty-Abolition ın Europe, Strasbourg May 1999. Ayrıca bk.E.A.,Güvel. Suç ve Ceza Ekonomisi Roma Yayınları Ankara, 2004.
8 Ayrıca bk. Z. Kızmaz. Cezaevi Müdavimleri: İnatçı Suçlular, Orion Yayınevi, Ank., 2006. Ceza İnfaz Kurumu Yönetimi El Kitabı, Ankara Açık Ceza İnfaz Kurumu Matbaası, Ankara 2011.
9 Bk.M.T.Yücel. Yeni Türk Ceza Siyaseti, İmge, 2011; H-J. Abrecht. “Prison Over- crowding: Finding Effective Solutions in Correctional Facilities” Max Planck Institute for Foreign and International Criminal Law, April 2012. Ayrıca bk. M. Hough, J. Jacobson ve A. Millie.The Decision to Imprison: Sentencing and the Prison Population, by Prison Reform Trust, London, 2003.
10 Ayrıca bk. Reiman, J. The rich get richer and the poor get prison: Idealogy, Class and Criminal Justice, 11. Bası, 2016.
11 6545 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’la (18/06/2014) TCK 102-105. maddelerindeki cezalar orantısız biçimde artırılmıştır. Artan cezalar nedeniyle cezaevinde kalınan medyan ceza süresi arttığından bu kez denetimli serbesti uygulaması ile şartla tahliyelerine belli süre kalan hükümlülerin tahliyesi yöntemi egemen olmaya başlamıştır. Bu soruna kalıcı çözümler getirmek üzere Ulusal düzeyde “Ceza Siyaseti Kurulu” oluşturulmalıdır. Ayrıca bk. Türkiye’de Denetimli Serbestlik 10. Yıl Uluslararası Sempozyumu, 8-10/12/2015.
12 Almanya örneğinden bakarsak, demek ki, güçlü ve kalkınmış bir devlet olmanın gereği; toplumda sosyal refahı ve ceza adaletini tesis edebilmek, suç zemininin oluşmasına meydan vermemek, suçluları gereği gibi cezalandırmak ve cezaları gereği gibi infaz edebilmekten geçiyormuş. Bk. Ulvi Saran. “Aşırı cezaevi doluluğu, hangi gerçeklerin aynası? Af çözüm mü?” Karar (25/07/2025).
12 Yağmur Uzunırmak. “Yeni Nesil Çeteler”: Toplum Çalışmaları Enstitüsü.1/12/2025: “Suç örgütü ile alakalı çalışmaların devam ettiği süreçte özellikle ilimiz Bağcılar, Esenyurt ve Büyükçekmece’de çok sayıda iş yerine yönelik haraç adı altında yağma eylemlerine başladıkları, haracı kabul etmeyen iş yerlerinin kurşunlandığı, bu doğrultuda da gerçekleşen eylemlere yönelik çok sayıda tahkikatın düzenlendiği, örgüte gelir getirici faaliyetler kapsamında uyuşturucu madde satışı yaptıkları anlaşılmıştır.” İddianamedeki saptamalar:
- Yaşı küçük çocuklar arasında aile birliği yok.
- Maddi geçim sıkıntıları bulunuyor.
- Çok fazla sayıda aile üyesi var.
- Eğitim seviyeleri yeterli değil.
- Gençler konforlu ve lüks yaşama özendiriliyor.
13 Akif Beki. “Demokrasi ve hukuk açığına yoksulluk nafakası” Karar (22/11/2025): Bakanlık verilerine göre, 2024’te devletten düzenli sosyal destek, yardım alan hane sayısı 4 buçuk milyon civarında. 3 buçuk milyon hane ise aşırı yoksul. Destek almazsa aç, soğukta ve karanlıkta kalacak aileler. Yemek, ısınma, aydınlatma için devlet desteğine muhtaçlar.
14 Harvard Law Journal (2024) yayınında 134 ülke üzerine 1984-2019 verisi ile yapılan araştırma, hukukun üstünlüğü ile ekonomik büyüme arasında bağın çok güçlü olduğunu ortaya koymakta, (0-1 aralığındaki) endeksteki yüzde 10’luk bir artışın kişi başı geliri yaklaşık yüzde 3.5 ile yüzde 4.2 artırdığını göstermektedir. Kurumsal kalitedeki (hukuk, yargı bağımsızlığı gibi) aynı orandaki artış ise ekonomik büyüme hızını 0.2-0.4 yüzde puan iyileştirmektedir (IMF Working Paper, 2023).
Tüm bu araştırma sonuçlarının kişi başı geliri ortalama ne kadar artırdığını da görmek önemli olabilir. Hukukun üstünlüğündeki 0.1 puanlık artışın (Türkiye için 0.4’ten 0.5’e çıkması) cebinize ek yıllık 600 dolar daha fazla gelir koymaktadır. Sadece parasal yaklaşım değil konu olan. Aynı sonuçlar sosyal hayattaki tüm diğer gelişmeleri de yukarılara taşımaktadır. Bk. Veysel Ulusoy. “Hukukun üstünlüğü, ekonomik büyüme... Osimhen ve Mario Lemina örneği” Cumhuriyet (16/11/2025)
15 Mustafa T. Yücel. https://hukukihaber.net/Sosyal-İşlevcilik-ve-Hukuk
16 Damgalanmanın temelinde daha çok olumsuz inanç ve tutumlar yer alır ve bunun sonucu olarak bir önyargı doğar. Kısacası damgalamanın hayat bulduğu zeminlerden biri de önyargı olmaktadır. Damgalama toplumsal anlamda iletişim süreçlerine etki edebileceğinden, iletişim süreciyle başlayan ayrımcılık, toplumsal dışlanma ile sonuçlanır. Bu bağlamda Goffman’a göre, damgalamanın asıl amacı bireyi toplumdan ayırmak ve onu toplum dışında tutmaktır. Erving Goffman, Damga: Örselenmiş Kimliğin İdare Edilişi Üzerine Notlar. Heretik Yayıncılık, 6. Baskı, 2021.
17 Sosyolojide işlevsel teoriler, toplumu, istikrar ve düzeni sağlamak için birlikte çalışan birbirine bağlı parçalardan oluşan bir sistem olarak görmekte; her parça (aile, eğitim veya din gibi) toplumun bir bütün olarak yararına bir işlev sergilemektedir. A. Güriz. Hukuk Felsefesi Ank., 1992, s.335. Ayrıca bkz. Mustafa T. Yücel. https://hukukihaber.net/Sosyolojik-Akıl-ve-Hukuk
18 Clive Sealey, Applying Social Policy to Criminal Justice Practice, What Every Practitioner Should Know, 2023. Criminal Justice and Social (In)Justice Nicola Lacey LSE Law School and International Inequalities LSE Enstitüsü Çalışma Belgesi 84 Ekim 2022.
19 Bruce Western-Criminal Justice as social justice YouTube 25 Şubat 2020. https://hukukihaber.net/Ceza-Siyasetinde-Paradokslar





