Bir hasta düşünün. Onkoloji servisinden çıkıyor. Elinde hekim tarafından düzenlenmiş bir reçete, dosyasında tedavi raporları, zihninde ise tek bir cümle var:

“Bu ilaca bir an önce başlamamız gerekiyor.”

Ancak birkaç gün sonra tıbbi gerçeklik, idari bir gerçekle karşılaşıyor. İlacın bedeli SGK tarafından karşılanmıyor. Gerekçe çoğu zaman benzer: İlaç SUT kapsamında değil, geri ödeme listesinde yok, endikasyon şartları karşılanmıyor veya Kurum tarafından bedeli ödenebilir ilaçlar arasında sayılmıyor.

Bu noktada hasta ve ailesi için mesele artık yalnızca tıbbi olmaktan çıkıyor. Hekimin önerdiği tedaviye ulaşabilmek için bir yandan hastalıkla, diğer yandan bürokrasiyle ve hukuk sistemiyle mücadele edilmesi gerekiyor. İşte ilaca erişim hakkı tartışması tam da burada başlıyor. Çünkü bu davalar dışarıdan bakıldığında “ilaç bedeli davası” gibi görünse de, özünde şu soruya cevap arıyor:

Bir ilacın SGK tarafından karşılanmaması gerçekten yalnızca mali bir tercih midir, yoksa yaşam hakkına müdahale niteliği taşıyan bir idari sonuç mudur?

Bu soru, önümüzdeki yıllarda sağlık hukukunun en önemli tartışma başlıklarından biri olacak.

Akıllı İlaç Davaları Sadece Bir Geri Ödeme Uyuşmazlığı Değildir.

Kamuoyunda bu davalar çoğu zaman “akıllı ilaç davaları” olarak anılıyor. Bu ifade pratikte anlaşılır olsa da, meselenin hukuki derinliğini tam olarak yansıtmıyor. Çünkü burada tartışılan şey yalnızca pahalı bir ilacın faturasının kimin tarafından ödeneceği değildir. Asıl tartışma şudur:

Devletin sosyal güvenlik sistemi, tıbben gerekli olduğu ileri sürülen bir tedaviyi karşılamadığında, bireyin sağlık hakkı nerede başlar ve kamu maliyesinin sınırları nerede biter?

Bu soru, Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkı, 56. maddesinde düzenlenen sağlık hakkı ve 60. maddesinde yer alan sosyal güvenlik hakkının kesişim noktasında duruyor.

Özellikle kanser gibi yaşamı doğrudan tehdit eden hastalıklarda ilaç, klasik anlamda bir “ürün” olmaktan çıkıyor. Hasta açısından ilaç, bazen yaşam süresini uzatabilecek, bazen hastalığın ilerlemesini yavaşlatabilecek, bazen de yaşam kalitesini koruyabilecek tek araç haline geliyor.

Bu nedenle ilaca erişim hakkı, yalnızca sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkının teknik bir alt başlığı olarak görülmemeli. Bazı durumlarda ilaca erişim hakkı, yaşam hakkının somutlaşmış halidir.

Sağlık Hakkından İlaca Erişim Hakkına

Modern sağlık hukuku, sağlık hakkını artık yalnızca hastaneye başvurma, muayene olma veya reçete alma hakkı olarak görmüyor.

Sağlık hakkı; erişilebilir, karşılanabilir, kaliteli ve etkili sağlık hizmetlerine ulaşabilmeyi de kapsıyor. Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler düzeyindeki insan hakları yaklaşımı da bu yönde gelişiyor. Bu çerçevede ilaca erişim hakkı, sağlık hakkının en kritik parçalarından biri haline gelmiş durumda. Çünkü bir tedaviye teorik olarak sahip olmak ile o tedaviye fiilen ulaşabilmek aynı şey değildir. Bir ilaç piyasada bulunabilir. Hekim tarafından önerilmiş olabilir. Tıbbi literatürde etkinliği kabul görmüş olabilir. Hatta hasta için yaşamsal önemde de olabilir. Ancak hasta ekonomik olarak bu ilaca ulaşamıyorsa, ilaca erişim hakkından söz etmek mümkün müdür?

Kanaatimce mümkün değildir.

İlaca erişim hakkı, yalnızca ilacın ülkede bulunmasıyla gerçekleşmez. İlacın hastaya zamanında, kesintisiz ve ekonomik olarak ulaşılabilir şekilde temin edilebilmesi gerekir. Aksi halde hak, kağıt üzerinde kalır.

SUT’un İşlevi ve Anayasal Gerilim

Elbette sosyal güvenlik sistemi sınırsız değildir. SGK’nın hangi sağlık hizmetlerini ve ilaçları hangi koşullarda karşılayacağını belirleyen bir sistematiğe ihtiyaç vardır. Sağlık Uygulama Tebliği, bu yönüyle uygulamada merkezi bir işleve sahiptir.

SUT, sağlık hizmetlerinin finansmanında öngörülebilirlik sağlar. Kamu kaynaklarının planlanmasına hizmet eder. Hangi ilaçların hangi endikasyonlarda ödeneceğini belirler. Bu yönüyle teknik ve idari bir düzenleme niteliğindedir.

Ancak sorun tam da burada ortaya çıkar. Bir tebliğ, fiilen yaşam hakkının kullanımını sınırlandırabilir mi?

Normlar hiyerarşisi bakımından bakıldığında SUT, Anayasa’nın üzerinde değildir. Kanunun üzerinde değildir. Temel hakların özünü daraltacak şekilde yorumlanamaz. Bu nedenle SUT’ta yer almayan her ilacın otomatik olarak ödeme dışı bırakılması, her somut olayda mutlak ve tartışmasız bir sonuç doğurmamalıdır.

Özellikle tıbben ve fennen zorunlu olduğu, alternatif tedavilerin yetersiz kaldığı, ilacın hastanın yaşam süresi veya yaşam kalitesi bakımından anlamlı katkı sağlayabileceği durumlarda, SUT sınırlaması ile yaşam hakkı arasında ciddi bir anayasal gerilim doğar. Bu gerilimde yargının görevi, yalnızca idari düzenlemenin lafzını uygulamak değildir.Yargı, somut olayda ilacın hasta için taşıdığı yaşamsal önemi, tıbbi zorunluluğu, bilimsel kabul düzeyini ve tedaviye geç başlanmasının yaratacağı telafisi imkansız sonuçları birlikte değerlendirmek zorundadır.

Mahkemelerin Yaklaşımı: Şekli Denetimden Yaşam Hakkı Merkezli Yoruma

Son yıllardaki yargı kararlarına bakıldığında, mahkemelerin bu alanda giderek daha hassas bir denge kurmaya çalıştığı görülüyor. Bir yandan SGK’nın mali sürdürülebilirlik ve geri ödeme sistemi argümanları dikkate alınıyor. Diğer yandan, özellikle kanser ilaçlarında hastanın yaşam hakkı ve tedaviye zamanında erişim ihtiyacı göz ardı edilmiyor.

Yargıtay 10. Hukuk Dairesi’nin kararlarında öne çıkan temel ölçütlerden biri, ilacın “tıbben ve fennen zorunlu” olup olmadığıdır. Bu noktada mahkemeler, salt reçete veya hasta beyanı ile yetinmemekte; üniversitelerin ilgili ana bilim dallarından alınacak bilimsel heyet raporlarını kritik delil olarak görmektedir. Bu yaklaşım önemlidir. Çünkü ilaca erişim hakkı, her talep edilen ilacın otomatik olarak kamu tarafından karşılanması anlamına gelmez. Hukuki korumanın merkezinde, tıbbi zorunluluk ve bilimsel ispat yer alır. Ancak aynı karar pratiği şunu da göstermektedir:

Hasta açısından ilacın yaşamsal önemi ortaya konulduğunda, SUT’ta yer almama gerekçesi tek başına belirleyici olmamalıdır.

Bu nedenle mahkemeler, özellikle hayati risk taşıyan hastalıklarda yalnızca idari geri ödeme listesine değil, hastanın somut tıbbi durumuna bakmak zorundadır.

İhtiyati Tedbir: Bu Davalarda Usuli Bir Ayrıntı Değil, Hayati Bir Araçtır

İlaç bedeli davalarında ihtiyati tedbir, klasik anlamda geçici bir hukuki koruma olmaktan çok daha fazlasıdır. Çünkü burada zaman, hukuki dosya takviminden farklı işler. Bir dava aylarca sürebilir. Bilirkişi raporu beklenebilir. İstinaf süreci uzayabilir. SGK savunma verebilir. Dosya tekemmül edebilir. Ama hastalık beklemez. Bu nedenle ihtiyati tedbir talebi, ilaca erişim davalarının en kritik aşamalarından biridir. Hasta, dava sonuçlanana kadar ilaca ulaşamazsa, davayı kazanmasının fiili anlamı kalmayabilir.

Hukukta “telafisi imkansız zarar” kavramı çoğu alanda soyut bir ifade gibi görünür. Ancak bu davalarda telafisi imkansız zarar, oldukça somuttur. Tedaviye geç başlanması, hastalığın ilerlemesi, tedavi şansının azalması veya hastanın dava devam ederken hayatını kaybetmesi ihtimali… Bu nedenle ihtiyati tedbir, yalnızca davacının menfaatini koruyan bir usul kurumu değil; yaşam hakkının fiilen korunmasını sağlayan bir mekanizmadır.

Elbette bu noktada mahkemelerin dikkatli davranması gerekir. Çünkü ihtiyati tedbir kararı, çoğu zaman davanın sonucuna yakın bir etki yaratır. SGK açısından mali sonuç doğurur. Bu nedenle yaklaşık ispat, tıbbi raporlar, endikasyon dışı kullanım onayı, bilimsel literatür ve hastanın somut klinik durumu birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bütün bu değerlendirme yapılırken unutulmaması gereken temel gerçek şudur: Bu davalarda gecikme, yalnızca usuli bir gecikme değildir. Bazen doğrudan yaşam süresinden eksilen zamandır.

Bir Hastanın İlaca Ulaşabilmek İçin Dava Açmak Zorunda Kalması Hukuk Devleti Açısından Ne Anlama Geliyor?

Bu soru, meselenin en rahatsız edici ama en gerekli sorusudur. Bir hasta, hekiminin gerekli gördüğü ilaca ulaşabilmek için önce SGK’ya başvurmak, ardından ret cevabı almak veya zımni ret süresini beklemek, sonra dava açmak, ihtiyati tedbir talep etmek, tıbbi raporlar toplamak, bilirkişi süreçlerini izlemek ve tüm bu aşamalarda hastalığıyla mücadele etmek zorunda kalıyorsa, burada yalnızca bireysel bir uyuşmazlıktan söz edemeyiz. Burada sistemsel bir sorun vardır. Bu sorun politik bir tartışmadan bağımsız olarak hukuki zeminde ele alınmalıdır.

Hukuk devleti, bireyin en temel haklarına erişimini yalnızca teorik olarak tanıyan değil, bu hakların etkili şekilde kullanılmasını sağlayan devlettir. Eğer bir hakka ulaşmak için dava açmak istisna olmaktan çıkıp olağan yol haline gelmişse, artık o alanda mevzuat ile gerçek yaşam arasında bir kopukluk var demektir. İlaç bedeli davaları bugün tam da bu kopukluğu göstermektedir.

Hastalar yargıya başvurarak çoğu zaman yalnızca bir bedelin ödenmesini değil, sağlık sisteminin kendileri için kapattığı bir kapının açılmasını talep etmektedir. Bu nedenle bu davalara yalnızca “SGK’ya karşı alacak davası” gibi bakmak eksik olur. Bu davalar, sosyal devletin sınırlarının, idarenin takdir yetkisinin, mahkemelerin temel hakları koruma rolünün ve tıp biliminin hukuk karşısındaki etkisinin yeniden tartışıldığı davalardır.

Tıbbi Zorunluluk: Davanın Kalbi

İlaca erişim davalarında en belirleyici kavramlardan biri tıbbi zorunluluktur. Tıbbi zorunluluk yoksa, yalnızca daha yeni, daha pahalı veya daha popüler bir tedavi olması tek başına yeterli değildir. Ancak hastanın mevcut tedavilere yanıt vermediği, alternatif tedavilerin etkisiz kaldığı, ilacın bilimsel olarak kabul gören bir etkinliğe sahip olduğu ve somut hasta bakımından anlamlı fayda sağlayabileceği ortaya konulabiliyorsa, hukuki tartışmanın ağırlık merkezi değişir.

Bu noktada üniversite hastanelerinden alınan heyet raporları, tıbbi onkoloji uzman görüşleri, endikasyon dışı kullanım onayları ve bilimsel kılavuzlar dosyanın kaderini belirleyebilir. Çünkü mahkeme, tıbbi zorunluluğu hukukçu sezgisiyle değil, bilimsel veriyle değerlendirmek zorundadır. Bu nedenle bu davalarda avukatın rolü yalnızca dilekçe yazmak değildir. Avukat, tıbbi veriyi hukuki argümana dönüştürmek zorundadır.

Hekimin raporundaki klinik gerçekliği, Anayasa’nın yaşam hakkı güvencesiyle bağlayabilmelidir. SUT sınırlamasının somut olayda neden hakkın özüne müdahale ettiğini açıklayabilmelidir. İhtiyati tedbirin neden lüks değil, zorunluluk olduğunu gösterebilmelidir.

“Önce Hasta Ödesin, Sonra İade Alır” Yaklaşımı Neden Sorunlu?

Uygulamada zaman zaman tedbir kararlarına rağmen hastadan önce ilacı temin etmesi, bedeli ödemesi, ardından fatura ile Kurumdan iade talep etmesi beklenebiliyor. Bu yaklaşım, ilaca erişim hakkının doğasıyla çelişir. Çünkü bu davaların temel nedeni zaten hastanın ilacın bedelini karşılayamamasıdır. Bir hastaya “önce sen yüzbinlerce liralık ilacı al, sonra geri ödemeyi talep et” demek, hukuken tanınan hakkı fiilen kullanılamaz hale getirebilir. Bu nedenle etkili bir tedbir kararı, yalnızca teorik olarak ödeme yükümlülüğü doğurmamalı; hastanın ilaca doğrudan ve kesintisiz ulaşmasını sağlayacak şekilde kurulmalıdır. Aksi halde tedbir kararı, kağıt üzerinde var olan ama pratikte hastayı korumayan bir mekanizmaya dönüşür.

Gelecek Daha Zor: Kişiselleştirilmiş Tıp ve Yeni Nesil Tedaviler

Bugün tartıştığımız sorunların gelecekte daha da büyüyeceğini öngörmek zor değil. Çünkü tıp bilimi artık standart tedavi protokollerinden kişiselleştirilmiş tedavilere doğru ilerliyor. Genetik analizlere dayalı tedaviler, immünoterapiler, hücresel tedaviler, gen tedavileri, biyoteknolojik ilaçlar ve yapay zeka destekli klinik karar sistemleri önümüzdeki yıllarda daha fazla gündeme gelecek.Bu gelişmeler, sağlık hukuku bakımından yeni sorular doğuracak:

Bir gen tedavisinin bedeli milyonlarla ifade edildiğinde sosyal güvenlik sistemi nasıl karar verecek?

Yapay zeka destekli analizler bir hasta için özel bir tedavi önerdiğinde, bu önerinin hukuki değeri ne olacak?

Kişiselleştirilmiş tıp çağında SUT gibi genel ve kategorik listeler, bireysel tıbbi ihtiyacı karşılamakta ne kadar yeterli olacak?

Bu sorular bugün teorik görünebilir. Ancak çok yakın gelecekte mahkeme dosyalarının merkezinde yer alacak. Dolayısıyla ilaca erişim hakkı tartışması, yalnızca bugünün akıllı kanser ilaçlarıyla sınırlı değildir. Bu tartışma, geleceğin sağlık sisteminin temel haklarla nasıl uyumlandırılacağına ilişkin daha büyük bir tartışmanın başlangıcıdır.

Sonuç: Bu Davalar Para Davası Değildir.

İlaç bedeli davalarını yalnızca geri ödeme uyuşmazlığı olarak görmek, meselenin insani ve anayasal boyutunu gölgede bırakır. Evet, dosyanın konusu çoğu zaman bir ilaç bedelidir. Evet, davalı çoğu zaman SGK’dır. Evet, teknik olarak uyuşmazlık genel sağlık sigortası mevzuatından kaynaklanır. Ancak dosyanın merkezinde bir fatura değil, bir insan hayatı vardır. Bu nedenle ilaca erişim hakkı, sağlık hukukunun dar teknik alanlarından biri olarak değil, yaşam hakkının en somut sınavlarından biri olarak görülmelidir.

Sosyal güvenlik sisteminin mali sürdürülebilirliği elbette önemlidir. Ancak hiçbir mali denge tartışması, yaşam hakkının özünü ortadan kaldıracak şekilde yorumlanamaz. Bugün mahkemelerin önüne gelen ilaç bedeli davaları, aslında hukuk sistemine şu soruyu sormaktadır:

Bir insanın tedaviye ulaşabilmesi için ne kadar beklemesi kabul edilebilir?

Bu sorunun cevabı yalnızca mevzuatta değil, hukuk devletinin insan hayatına verdiği değerde saklıdır. Çünkü ilaç bedeli davaları, gerçekte para davaları değildir. Bu davalar, yaşam hakkının sınırlarının yeniden çizildiği davalardır.

Fatma Tokat

Av. Fatma TOKAT