Hepimiz daha önce olduğu gibi bugün de iki küçük kızın ve bir üniversite öğrencisinin yasını tutuyor, acısını paylaşıyoruz. Biri üç yaşında yaşamdan koparılan Leyla Aydemir, diğeri sekiz yaşındaki Narin Güran, üçüncüsü ise hâlâ akıbeti aydınlatılamayan Gülistan Doku

Biri Ağrı'nın bir köyünden, diğeri Diyarbakır'dan, sonuncusu ise Tunceli'den…

Anımsayalım.

Ağrı'da üç yaşındaki Leyla Aydemir, bayram ziyareti için bulunduğu köyde kayboldu. Cansız bedeni, kaybolduktan 18 gün sonra bir dere kenarında bulundu. Açılan davada yakın akrabası Yusuf Aydemir, "çocuğa karşı kasten öldürme" suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edildi.

Yıllar sonra bu kez Diyarbakır'ın Bağlar ilçesine bağlı Tavşantepe Mahallesi'nde sekiz yaşındaki Narin Güran kayboldu. Onun da cansız bedeni 19 gün sonra Eğertutmaz Deresi'nde bulundu. Yargılama sonunda amcası Salim Güran, annesi Yüksel Güran ve ağabeyi Enes Güran, iştirak hâlinde kasten öldürme suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Salim Güran, anne Yüksel Güran ve ağabey Enes Güran hakkında verdiği ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları Yargıtay tarafından onanarak kesinleşti. Ailenin yakını komşu Nevzat Bahtiyar ise 17 yıl ağır cezaya mahkûm oldu.

Gülistan Doku ise Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü ikinci sınıf öğrencisiydi. 5 Ocak 2020 tarihinde kayboldu. Aradan geçen yıllara rağmen kendisine ulaşılamadı. Dosya, soruşturma süreci ve olayın aydınlatılması bakımından kamuoyunun yakından takip ettiği ve hâlen tartışılmaya devam eden dosyalardan biridir.

Bu üç olayın en sarsıcı ortak noktası şudur:

Nasıl ki kadınlar çoğu zaman en çok güvendikleri kişiler tarafından öldürülüyorlarsa, çocuklar ve gençler de çoğu zaman en yakın çevrelerinin mağduru oluyor.

Bu duruma göre; Çocukları ve kadınları yabancılardan mı, yoksa en çok güvendikleri çevreden ve onları korumakla yükümlü sistemin ihmallerinden mi koruyacağız? Sorusu açıkça gündeme oturmaktadır.

Bu üç dosyanın ortak bir diğer yönü ise soruşturma ve yargılama süreçlerinin toplum vicdanında uzun yıllar tartışılmasıdır.

Leyla Aydemir dosyasında yargılama süreci boyunca farklı hukuki değerlendirmeler yapılmış, kararlar çeşitli yargı aşamalarından geçmiştir.

Narin Güran dosyasında yalnızca cinayet değil; olayın gizlenmeye çalışıldığı, delillerin karartıldığı iddiaları ve aile çevresindeki ilişkiler de davanın en önemli tartışma başlıkları arasında yer almıştır.

Gülistan Doku dosyasında da olayın gizlenmeye çalışıldığı, delillerin karartıldığı iddiaları oldukça güçlü. Ancak Narin Göran olayında gizleme çabaları ile kanıtları karartmaya kalkışma aile çevresinden iken ancak Gülistan Doku olayında bu çabaların kamu gücünü elinde tutan ve kullananlar tarafından gösterildiği ileri sürülmektedir.

Bu nedenle Gülistan Doku olayında bir vali, eşi ve çocuğu ile kamu görevlileri tutuklanmıştır.

Bu üç olay bize yalnızca bireysel suçları değil, aynı zamanda koruma mekanizmalarındaki eksiklikleri de göstermektedir. Çocukların ve gençlerin güvenliğini sağlamak; aileyi, okulu, sosyal hizmetleri, kolluğu ve adalet sistemini kapsayan bütüncül bir koruma anlayışını zorunlu kılmaktadır.

Tüm bu olaylarda hukuk devletinin sorumluluğunu da unutmamak gerekir..

Anayasamızın 17'nci maddesi, herkesin yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğunu hüküm altına almıştır.

Bununla da yetinmemiş; Anayasa'nın 41'inci maddesi devlete açık bir görev yüklemiştir:

"Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır."

Bu hüküm yalnızca güzel bir dilek değildir.

Devletin anayasal yükümlülüğüdür. Uluslararası hukuk da aynı anlayışı benimsemektedir.

Bu bu üç dosya toplum vicdanında hâlâ kapanmamıştır. Çünkü adli dosyalar kapanabilir; ancak vicdanlarda açılan yaralar, gerçek anlamda adalet duygusu sağlanmadıkça kapanmaz.

Sonuçta karşımızda yaşam hakkı elinden alınmış iki masum çocuk ve akıbeti hâlâ aydınlatılamamış genç bir üniversite öğrencisi bulunmaktadır.

Bir ülkede hukuk devletinin gerçek başarısı, çocuk öldürüldükten sonra ağır cezalar verilmesi değil; Leyla'nın da, Narin'in de, Gülistan'ın da yaşam hakkını en baştan koruyabilmesidir.

Ve belki de en büyük adalet, bir gün hiçbir gazetenin manşetinde yeni bir Leyla'nın, yeni bir Narin'in ya da yeni bir Gülistan'ın adını okumamak olacaktır.