İstanbul, ne kadar gezerseniz gezin, her köşesinde sizi şaşırtacak yeni bir hikâye saklıyor. Bir yıldır gitmeyi düşündüğüm Kuvel Oğlu Han'a nihayet bu kez yolum düştü. Tarihin içinde kısa bir yolculuk yapmak isteyenler için burası gerçekten görülmeye değer bir durak.
Daha kapısından içeri girer girmez şehrin gürültüsü geride kalıyor. Kendinizi taş duvarların, kemerli geçitlerin ve geniş avlunun oluşturduğu bambaşka bir atmosferin içinde buluyorsunuz. Aralarında turistlerin de bulunduğu birçok kişi, alçak taburelerde talaş ateşiyle pişirilen pidelerini bekliyordu. Sohbetler koyu, ortam ise son derece samimiydi. Eski İstanbul kültürü sanki burada hâlâ yaşamaya devam ediyor.
Masamızdaki koyu renkli kuru biberi incelerken yan masadaki bir bey gülümseyerek, "O isottur." dedi. Urfalı olduğumu söyleyince kısa ama keyifli bir sohbet başladı. İsotun Urfa'nın, kırmızı biberin ise Kahramanmaraş'ın simgesi olduğunu konuşurken, daha ilk dakikalarda yabancılık duygusu tamamen ortadan kalkmıştı.
Ancak beni en çok etkileyen, hanın duvarları oldu.
Bir köşede Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün anı köşesi, başka bir bölümde Osmanlı'yı yansıtan objeler, hemen yanında Che Guevara'nın portresi ve yılların izini taşıyan eski tablolar... İlk bakışta birbirine uzak gibi görünen bu görüntüler, aslında bu hanın yıllardır farklı düşüncelerden, farklı hayat hikâyelerinden insanları aynı çatı altında buluşturduğunu anlatıyor. Belki de bu yüzden mekânın ruhu insana bu kadar sıcak geliyor.
Üzeri cam kubbeyle örtülü avlu gün ışığıyla aydınlanıyor. Öğrendiğime göre kış aylarında avlunun ortasına büyük bir soba kuruluyor, insanlar saatlerce onun çevresinde çay içip sohbet ediyormuş. O manzarayı gözümde canlandırınca, İstanbul'un eski han kültürünün neden hâlâ özlemle anıldığını daha iyi anladım.
Kuvel Oğlu Han yalnızca güzel bir yapı değil; aynı zamanda İstanbul'un hafızasını taşıyan yaşayan bir tarih. Yüzyıllar boyunca yaşanan depremlere ve nice badireye rağmen dimdik ayakta kalmayı başarmış. Güvenilir kaynaklara göre 1888 yılında inşa edilen dört katlı han, klasik Osmanlı avlulu han mimarisini Batı etkileriyle buluşturuyor. Taş duvarları ve kemerli geçitleri, geçmişten bugüne ulaşan sessiz birer tanık gibi duruyor.
Elbette buraya gelip de meşhur pidesini tatmadan ayrılmak olmazdı. Talaş ateşiyle pişen sıcacık pide gerçekten çok lezzetliydi. Fakat itiraf etmeliyim ki yediğim pidenin tadını biraz da bulunduğum tarihî atmosfer güzelleştiriyordu.
Yemekten sonra arkadaşım Oktay Bey ile fırını görmek istedik. Yaklaşık kırk yıldır burayı işleten Siverekli Ahmet Alagöz bizi büyük bir konukseverlikle karşıladı. Kendi hazırladıkları limonatadan ikram etti. Pide ustalarının çoğunu Karadenizli bildiğim için Siverekli olduğunu öğrenince şaşırdım.
Ahmet Bey yalnızca iyi bir usta değil; aynı zamanda başarılı bir sporcuymuş. Atletizm yarışmalarında Londra'da koştuğunu, dünya ikinciliği derecesi bulunduğunu öğrendim. Sohbet ilerledikçe, hanın yıllar boyunca birçok sanatçı ve oyuncunun uğrak noktası olduğunu da anlattı.
Esnafın anlattığına göre "Organize İşler: Sazan Sarmalı" filminin bazı sahneleri burada çekilmiş. Yine "Öyle Geçer Zaman Ki" dizisinin oyuncularının zaman zaman buraya geldikleri söyleniyor. Başka film ve dizilere de ev sahipliği yaptığı ifade ediliyor. Böyle hikâyeler, mekânın tarihî kimliğine ayrı bir renk katıyor.
Aslında böyle yerlerde bir şeyler yemek sadece karın doyurmak değildir. Biraz geçmişe dokunmak, biraz insan hikâyeleri dinlemek ve biraz da İstanbul'un ruhunu hissetmektir.
Yolunuz bir gün Eminönü Küçükpazar'a düşerse, yalnızca pidesi için değil; tarihin, sohbetin ve samimiyetin aynı avluda buluştuğu bu güzel hanı görmek için de mutlaka uğrayın.
Benim için Kuvel Oğlu Han, yalnızca eski bir yapı değil; İstanbul'un hâlâ yaşayan hafızalarından biri olarak hafızamda yerini aldı.
