Bazı mekânlar vardır; yalnızca duvarlardan, pencerelerden ve çatılardan oluşmaz. İçinde yaşanmışlıkların, sanatın ve tarihin izlerini taşırlar. İstanbul'un tarihî semtlerinden birinde bulunan Hamamizade İsmail Dede Efendi Konağı da işte böyle bir mekândır.

Türk musikisinin ölümsüz bestekârlarından Hamamizade İsmail Dede Efendi'ye, Sultan II. Mahmut tarafından 1818 yılında saraya yakın olması amacıyla tahsis edilen bu tarihî konak, "aşı boyalı ev" olarak da bilinir. Bugün ise Dede Efendi Evi adıyla, Türkiye Tarihi Evlerini Koruma Derneğine ev sahipliği yapmakta; geçmişle gelecek arasında kültürel bir köprü kurmayı sürdürmektedir.

Geçtiğimiz günlerde bu tarih kokan evde, insanın geleceğe dair umutlarını tazeleyen anlamlı bir olaya tanıklık ettik.

Sanatçı Sevil Apaydın, uzun yılların emeğiyle hazırladığı "İpekte Yaşananlar" adlı resim sergisini sanatseverlerin beğenisine sundu. Sergide yer alan eserlerin her biri, tarihî konaklarımızı, geleneksel Türk evlerini ve kültürel mirasımızı ipek üzerine kumaş boyasıyla işlenmiş büyük bir sabrın ve ustalığın ürünüydü. Sanatçı, resimlerini tamamladıktan sonra özel bir teknikle ütüleyerek kalıcı hâle getiriyor; adeta ipeğe yalnızca renkleri değil, tarihin ruhunu da işliyordu.

Ancak o günün en değerli eseri, sergideki tablolar değil, sanatçının sergi sonunda yaptığı anlamlı bağıştı.

Sevil Apaydın, yıllarını vererek hazırladığı, satması hâlinde önemli bir maddi değer elde edebileceği 33 eserini, hiçbir karşılık beklemeden Türkiye Tarihi Evlerini Koruma Derneği'ne bağışladı.

Bazen bir bağışın maddi değeri ölçülebilir; ama manevi değeri hiçbir ölçüye sığmaz.

Çünkü bir sanatçının emeğini toplum yararına çalışan bir kuruma emanet etmesi, yalnızca cömertlik değil; kültürel mirasa, sivil topluma ve geleceğe duyulan güvenin de ifadesidir.

Son yıllarda ne yazık ki toplumumuzda yardım kuruluşlarına ve bağış faaliyetlerine ilişkin tartışmalar yaşandı. Kamuoyuna yansıyan bazı iddialar ve soruşturmalar, yalnızca ilgili kurumları değil, samimiyetle yardım yapmak isteyen binlerce insanı da derinden etkiledi. Oysa birkaç olumsuz örnekten hareketle iyilik duygusunun zedelenmesine izin verilmemelidir.

Tam tersine, dürüstlükle çalışan vakıfların, derneklerin, gönüllülerin ve bağışçıların korunması, toplumun ortak sorumluluğudur.

Burada en büyük görevlerden biri de devlete düşmektedir.

Hukuk devleti, yalnızca yanlış yapanları cezalandıran değil; yanlışların büyümesine fırsat vermeyen devlettir. Bunun yolu da zamanında, etkili ve şeffaf denetimden geçer.

Denetim geciktiğinde yalnızca usulsüzlükler büyümez; toplumun devlete olan güveni de yara alır.

Aslında bunun örneklerini günlük hayatın birçok alanında görüyoruz.

Bir kamu arazisine ilk kaçak yapı yapıldığında müdahale edilmiyor. Ardından ikinci, üçüncü, beşinci yapı geliyor. Yıllar içinde birkaç ev bir sokağa, bir sokak bir mahalleye dönüşüyor. Sonra bir gün devlet bütün bu yapılaşmayı yıkmaya kalkıyor. Oysa sorun, ilk hukuka aykırılık ortaya çıktığında önlenebilseydi ne insanlar mağdur olurdu ne de kamu düzeni böylesine ağır bedeller öderdi.

Geç kalan müdahale çoğu zaman çözüm değil, yeni sorunların başlangıcı oluyor.

Aynı anlayış, sivil toplum alanında da geçerlidir. Şeffaf ve sürekli denetim, dürüst insanların önünü açar; kötü niyetli kişilerin ise güven duygusunu istismar etmesini engeller. Böylece hayırseverler bağış yaparken tereddüt yaşamaz, toplum da dayanışma kültürünü kaybetmez.

Çünkü güven, bir toplumun görünmeyen sermayesidir.

Sanat da güven ister.

Bağış da güven ister.

Dayanışma da güven ister.

İşte Sevil Apaydın'ın yaptığı bağış, bu nedenle yalnızca otuz üç tablonun el değiştirmesi değildir. O, iyiliğe duyulan güvenin yeniden yeşerebileceğini gösteren sessiz ama çok güçlü bir mesajdır.

Belki de bu yüzden o gün Dede Efendi'nin tarihî konağından ayrılırken aklımıza yalnızca sergide gördüğümüz tablolar değil, o konağın asırlardır yaşattığı kültür ve sanat mirası da geldi.

Dede Efendi'nin, aradan iki yüzyıl geçmesine rağmen hâlâ gönüllerde yaşayan "Yine Bir Gülnihal" bestesi nasıl her dinleyişte bizi ortak bir kültürün etrafında buluşturuyorsa, Sevil Apaydın'ın ipeğe işlediği tarihî evler de aynı kültürel hafızayı gelecek kuşaklara taşımaktadır.

Notalar havaya karışır; ama ruhlarda yaşamaya devam eder.

Renkler zamanla solar; fakat sanatın bıraktığı iz silinmez.

İyilik ise, yapıldığı günle sınırlı kalmaz; örnek olur, çoğalır ve topluma umut verir.

Medeniyetleri ayakta tutan yalnızca taş binalar değildir. O binaların içinde üretilen sanat, yaşatılan kültür, gösterilen vefa, yapılan iyilik ve en önemlisi korunan güven duygusudur.

Dede Efendi'nin musikisiyle başlayan yolculuk, bugün Sevil Apaydın'ın ipeğe işlediği eserlerle devam ediyor. İnanıyorum ki bu yolculuk, güzel insanların çoğaldığı, güvenin yeniden güçlendiği ve kültürel mirasımıza daha sıkı sarıldığımız sürece hiç bitmeyecektir.