Yağmurlu bir günde Mostar'daydım. Neretva Nehri nazlı nazlı akıyor, yağmur damlaları yüzyıllık taşların üzerine düşerken şehir, geçmişin acılarını sessizce fısıldıyordu.
Turistler, Tarihi Mostar Köprüsü üzerinde ve çevresinde toplanmıştı. Gözler, yeterli bahşiş toplandığında köprüden buz gibi sulara atlayacak genç adama çevrilmişti. Fotoğraf makineleri hazırdı; herkes birkaç saniyelik cesaret gösterisini ölümsüzleştirmek istiyordu.
Ben ise sokaklarda dolaşırken binaların duvarlarında hâlâ kapatılmamış kurşun izlerine takılıp kalıyordum. O izler, yalnızca taşlara değil, bir milletin hafızasına kazınmış yaralardı.
Bosna'da yürürken insan, anılar denizine dalmaktan kendini alamıyor.
Bir zamanlar aynı mahalleyi, aynı pazarı, aynı hayatı paylaşan insanlar, nefretin körleştirici diliyle birbirlerine düşman edilmişti. Mostar'ın yemyeşil tepelerine konuşlanan keskin nişancılar günlerce sokaktan geçen her canlıyı hedef aldı. Kadın, çocuk, yaşlı demeden ateş açıldı; şehir ölümün gölgesinde yaşamaya mahkûm edildi.
Sonra takvimler 11 Temmuz 1995'i gösterdi.
Birleşmiş Milletler tarafından "güvenli bölge" ilan edilen Srebrenitsa, General Ratko Mladić komutasındaki Bosnalı Sırp birlikleri tarafından işgal edildi. Güvenli olması gereken şehir, modern Avrupa tarihinin en büyük insanlık felaketlerinden birine dönüştü.
Bu satırları yazarken hafızamda yeniden "Nereye Gidiyorsun, Aida?" filmi canlandı.
Film, Srebrenitsa Soykırımı'nı bir annenin gözlerinden anlatıyordu. Birleşmiş Milletler üssünde tercüman olarak çalışan Aida, bir yandan BM yetkilileri ile Sırp komutanlar arasında çeviri yaparken, diğer yandan eşi ve iki oğlunu kurtarmaya çalışıyordu.
Ancak uluslararası toplumun yetersizliği, geciken kararlar ve dünyanın sessizliği karşısında binlerce masum insan kaderine terk edildi.
Film yalnızca bir annenin çaresiz mücadelesini değil, savaşın en ağır yükünü omuzlayan sivillerin dramını da insanın yüreğine işleyen bir dille anlatıyordu. İzlerken yalnızca Aida'nın çaresizliğine değil, insanlığın ortak vicdanının nasıl sınandığına da tanıklık ediyorsunuz.
Srebrenitsa'da sekiz binden fazla Boşnak erkek ve erkek çocuğu sistematik biçimde katledildi. Uluslararası mahkemeler bu katliamı resmen soykırım olarak tescil etti. Ratko Mladić ve Radovan Karadžić müebbet hapis cezasına çarptırıldı; birçok askerî ve siyasi sorumlu da ağır cezalara mahkûm edildi. Hollanda Devleti ise, Birleşmiş Milletler Barış Gücü'nün Srebrenitsa'daki görevini yerine getirememesi nedeniyle verilen yargı kararlarıyla hukuki sorumluluk taşıdığı gerekçesiyle tazminata mahkûm edildi.
Savaşın en ağır yüklerinden biri de kadınların omuzlarına bindi. Binlerce Boşnak kadını sistematik cinsel saldırıya uğradı; bir kısmı yaşadığı tarifsiz acılara dayanamayarak yaşamına son verdi. Bu acılar, savaşın görünmeyen ama en derin yaraları olarak tarihe geçti.
Bosna denildiğinde hafızama kazınan bir cümle ise her defasında yüreğimi dağlıyor.
Srebrenitsa'da vurulan dört yaşındaki bir çocuğun, can verirken annesine sorduğu söylenen şu soru:
"Çocukları küçük kurşunla öldürürler değil mi anne?"
Bazı sorular vardır; cevabı yoktur. İnsanlığın bütün birikimi, bütün medeniyeti, bütün hukuk düzeni o küçücük çocuğun korkusu karşısında anlamını yitirir.
Bugün Srebrenitsa'da hayatını kaybeden bütün masum insanları rahmet, saygı ve derin bir hüzünle anıyorum. Etnik kimliği, dini ya da milliyeti ne olursa olsun sivilleri hedef alan her türlü katliamı, soykırımı ve insanlığa karşı işlenen suçları en güçlü şekilde lanetliyorum.
Adaletin, barışın ve insan onurunun egemen olduğu bir dünya kurabilmek için geçmişi unutmamak zorundayız. Çünkü unutulan acılar, yeniden yaşanma tehlikesi taşır.
Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç'in vasiyeti bugün de insanlığın vicdanına yapılmış en güçlü çağrılardan biridir:
"Ne yaparsanız yapın, Srebrenitsa'yı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır."
Bu söz yalnızca Bosnalılara değil, bütün insanlığa bırakılmış bir emanettir. Unutmak yalnızca geçmişi kaybetmek değildir; geleceği de aynı acılara teslim etmektir. Srebrenitsa'yı anmak, ölenlere duyulan saygının ötesinde, yaşayanların vicdan borcudur.
Bosna'dan ayrılırken yolum yeniden Mostar'a düştü.
Yağmur hâlâ ince ince yağıyordu. Neretva Nehri, yüzyılların tanığı gibi sessizce akıyordu. Tarihi Mostar Köprüsü'nün üzerinde yine insanlar vardı. Kimileri fotoğraf çekiyor, kimileri birazdan köprüden nehre atlayacak genci bekliyordu. Hayat, bütün acılara rağmen akmaya devam ediyordu.
Ama ben o köprüye artık başka gözlerle bakıyordum.
Mostar Köprüsü'nün yalnızca Neretva'nın iki yakasını değil; geçmiş ile geleceği, acıyla umudu, yıkımla yeniden ayağa kalkmayı da birbirine bağladığını düşünüyordum.
Köprünün taşlarına son kez dokunurken Bosna'nın mavi kelebekleri geldi aklıma. Toplu mezarların yerini yıllar sonra insanlara gösteren o mavi kelebekler, sanki hâlâ Bosna semalarında dolaşıyor; insanlığa sessizce, "Unutmayın..." diye fısıldıyordu.
Mostar arkamda kaldı.
Ama Neretva'nın sesi, kurşun izleri, annelerin gözyaşları, dört yaşındaki çocuğun yürek dağlayan sorusu ve Aliya İzzetbegoviç'in insanlığa bıraktığı o emanet hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu:
"Ne yaparsanız yapın, Srebrenitsa'yı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır."