Giriş

Taşınmaz mülkiyetine ilişkin uyuşmazlıklar uygulamada çoğu zaman yalnızca arsanın mülkiyetinden ibaret değildir. Taşınmaz üzerinde bulunan bina, depo, kuyu, sera, müştemilat veya dikili ağaçlar gibi kalıcı nitelikteki unsurlar da taraflar arasında önemli uyuşmazlıklara neden olmaktadır. Özellikle ortaklığın giderilmesi davaları, kamulaştırma işlemleri ve kentsel dönüşüm uygulamaları sırasında taşınmaz üzerinde bulunan yapıların hangi kişi tarafından meydana getirildiğinin belirlenmesi, satış veya tazminat bedelinin doğru şekilde dağıtılabilmesi açısından büyük önem taşımaktadır.

Türk Medeni Kanunu, taşınmaz üzerindeki kalıcı yapıların ve bitkilerin, kural olarak taşınmazın bütünleyici parçası olduğunu kabul etmektedir. Bu nedenle taşınmazın mülkiyetine sahip olan kişi aynı zamanda bu bütünleyici parçaların da maliki sayılır. Ancak uygulamada çeşitli sebeplerle taşınmaz malikinden farklı bir kişi tarafından meydana getirilen yapıların veya dikili ağaçların bulunduğu durumlarla sıklıkla karşılaşılmaktadır. İşte bu noktada "muhdesatın aidiyetinin tespiti davası" gündeme gelmektedir.

Bu dava ile amaçlanan husus, taşınmaz üzerindeki muhdesatın kimin tarafından meydana getirildiğinin mahkeme kararıyla belirlenmesidir. Dolayısıyla dava sonucunda taşınmazın mülkiyeti el değiştirmemekte, yalnızca belirli bir yapının veya dikili unsurun kime ait olduğu tespit edilmektedir. Bu yönüyle dava, ayni hak tesis eden veya mülkiyet nakline yol açan bir dava olmayıp, yalnızca mevcut hukuki durumun açıklığa kavuşturulmasına hizmet eden özel nitelikli bir tespit davasıdır.

Muhdesatın aidiyetinin tespiti davaları, özellikle ortaklığın satış yoluyla giderilmesi davalarında satış bedelinin paylaşımı bakımından büyük önem taşımaktadır. Aynı şekilde kamulaştırma işlemlerinde yapı bedelinin hangi kişiye ödeneceğinin belirlenmesi ile 6306 sayılı Kanun kapsamında yürütülen kentsel dönüşüm uygulamalarında hak sahipliğinin doğru şekilde tespit edilmesi bakımından da uygulamada önemli işlev görmektedir.

I. Muhdesat Kavramı

"Muhdesat" kavramı, taşınmaz üzerinde sonradan meydana getirilen ve taşınmazla sürekli şekilde bütünleşen yapı ve tesisleri ifade etmektedir. Hukuk uygulamasında muhdesat denildiğinde yalnızca bina anlaşılmamakta; taşınmazın ekonomik değerini artıran ve kalıcı nitelik taşıyan bütünleyici parçalar da bu kapsamda değerlendirilmektedir.

Bu çerçevede;

  • konut,
  • işyeri,
  • depo,
  • müştemilat,
  • ahır,
  • kuyu,
  • istinat duvarı,
  • sera,
  • havuz,
  • sulama tesisleri,
  • bağ ve bahçe şeklinde dikilmiş meyve ağaçları,
  • zeytinlik,
  • fındıklık,
  • cevizlik gibi kalıcı bitkiler

muhdesat olarak kabul edilmektedir.

Buna karşılık taşınmazdan zarar verilmeden ayrılması mümkün olan ve sürekli kalma amacı taşımayan unsurlar muhdesat niteliğinde değildir. Örneğin kolaylıkla sökülebilen prefabrik yapılar, taşınabilir konteynerler, mobil evler veya geçici kullanım amacıyla yerleştirilen yapılar çoğu durumda bütünleyici parça sayılmadığından muhdesat kapsamında değerlendirilmez.

Muhdesatın en önemli özelliği, taşınmazla ekonomik ve fiziksel bütünlük oluşturmasıdır. Yapının yalnızca arsa üzerinde bulunması yeterli olmayıp, sürekli kullanım amacıyla meydana getirilmiş olması ve taşınmazın değerine katkı sağlaması gerekir.

II. Muhdesatın Hukuki Niteliği

Türk Medeni Kanunu'nun eşya hukukuna ilişkin temel ilkeleri uyarınca, bir şeye malik olan kişi onun bütünleyici parçalarının da malikidir. Arazi mülkiyeti, yasal sınırlamalar saklı kalmak kaydıyla taşınmaz üzerindeki kalıcı yapıları, bitkileri ve kaynakları da kapsamaktadır.

Bu ilkenin doğal sonucu olarak, taşınmaz üzerindeki muhdesatın bağımsız bir mülkiyet hakkına konu olması mümkün değildir. Başka bir ifadeyle bina ile arsa birbirinden ayrı mülkiyet konusu yapılamaz. Muhdesatın hukuki kaderi kural olarak üzerinde bulunduğu taşınmazın kaderini takip eder.

Bu nedenle muhdesat üzerinde taşınmazdan bağımsız ayrı bir ayni hak bulunduğundan söz edilemez. Muhdesat sahibinin hakkı, bağımsız mülkiyet hakkı değil; belirli koşulların varlığı hâlinde korunabilen şahsi nitelikte bir hukuki menfaattir.

Nitekim uygulamada en çok karşılaşılan durumlardan biri, paydaşlardan birinin kendi imkânlarıyla taşınmaz üzerine bina inşa etmesidir. Böyle bir durumda yapı teknik anlamda o kişi tarafından meydana getirilmiş olsa bile, hukuken taşınmazın bütünleyici parçası hâline gelir. Bunun sonucu olarak bina üzerinde bağımsız mülkiyet hakkı doğmaz. Ancak ortaklığın giderilmesi veya kamulaştırma sırasında yapının ekonomik değerinin doğru kişiye aktarılabilmesi amacıyla muhdesatın aidiyetinin tespiti davası açılabilmektedir.

Dolayısıyla bu dava, taşınmaz mülkiyetinden ayrı yeni bir hak yaratmamakta; yalnızca belirli hukuki işlemler sırasında yapı değerinin hangi kişiye ait olduğunun belirlenmesini sağlamaktadır.

III. Muhdesatın Aidiyetinin Tespiti Davasının Amacı

Muhdesatın aidiyetinin tespiti davasının temel amacı, taşınmaz üzerinde bulunan kalıcı yapı veya dikili unsurların kim tarafından meydana getirildiğinin mahkeme kararıyla belirlenmesidir.

Davanın sonunda verilen hüküm, mülkiyet nakline yol açmaz. Mahkeme yalnızca mevcut hukuki durumu tespit eder. Bu nedenle verilen karar, eda hükmü niteliğinde olmayıp tespit hükmüdür.

Tespit kararının en önemli sonucu, ileride yürütülecek ortaklığın giderilmesi, kamulaştırma veya benzeri işlemlerde yapı değerinin doğru kişiye ödenmesini sağlamasıdır. Özellikle satış yoluyla ortaklığın giderilmesi davalarında taşınmaz satışından elde edilen bedelin ne kadarının arsa değerine, ne kadarının muhdesata ait olduğunun belirlenmesi büyük önem taşımaktadır.

Bu dava aynı zamanda ileride açılabilecek alacak davalarına veya bedel paylaşımına ilişkin uyuşmazlıklara da hukuki zemin hazırlamaktadır.

IV. Hukuki Yarar Şartı

Muhdesatın aidiyetinin tespiti davası, her zaman açılabilen genel nitelikte bir dava değildir. Tespit davalarının temel şartlarından biri olan güncel ve korunmaya değer hukuki yararın mevcut olması gerekir.

Bu nedenle davacının yalnızca "yapıyı ben yaptım" şeklindeki soyut iddiası tek başına dava açılması için yeterli kabul edilmez.

V. Muhdesatın Aidiyetinin Tespiti Davasının Açılabilme Şartları

Muhdesatın aidiyetinin tespiti davası, her taşınmaz bakımından açılabilecek genel nitelikli bir dava değildir. Bu dava, yalnızca davacının korunmaya değer ve güncel bir hukuki yararının bulunduğu istisnai durumlarda kabul edilmektedir. Çünkü davanın amacı, soyut bir hukuki ilişkinin açıklığa kavuşturulması değil; devam eden veya başlaması kesin olan bir hukuki süreçte muhdesatın hangi kişiye ait olduğunun belirlenmesidir.

Bu nedenle dava açılmadan önce muhdesatın aidiyetinin belirlenmesini gerekli kılan somut bir hukuki uyuşmazlığın mevcut olması gerekir. En sık karşılaşılan hukuki yarar sebepleri şunlardır;

  • Ortaklığın giderilmesi (izale-i şuyu) davasının devam ediyor olması,
  • Kamulaştırma işlemi nedeniyle yapı bedelinin hak sahibine ödenecek olması,
  • 6306 sayılı Kanun kapsamında yürütülen kentsel dönüşüm uygulamalarında hak sahipliği ve bedel paylaşımının belirlenmesi,
  • Muhdesatın ekonomik değerinin hangi kişiye ait olduğunun belirlenmesini gerektiren benzeri hukuki süreçlerin bulunması.

Bu hâller dışında yalnızca ileride çıkabilecek muhtemel uyuşmazlıklar düşünülerek açılan davalarda hukuki yarar şartı gerçekleşmediğinden dava usulden reddedilir.

Özellikle uygulamada paydaşlardan biri tarafından yıllar önce yapılan bir bina nedeniyle, herhangi bir ortaklığın giderilmesi veya kamulaştırma süreci bulunmaksızın yalnızca "ileride sorun yaşamamak" amacıyla dava açıldığı görülmektedir. Ancak bu tür davalarda hukuki yarar şartı gerçekleşmediğinden mahkemeler esas incelemesine geçmeden davayı reddetmektedir.

VI. Davanın Tarafları

Muhdesatın aidiyetinin tespiti davasında taraf teşkili, davanın en önemli unsurlarından biridir. Yanlış hasım gösterilmesi, davanın reddine veya eksik taraf nedeniyle yargılamanın uzamasına yol açabilmektedir.

Davacı, muhdesatın kendisi tarafından meydana getirildiğini veya kendisine ait olduğunu ileri süren kişidir. Bu kişi çoğu zaman taşınmazın paydaşlarından biri olmakla birlikte, bazı durumlarda mirasçı veya muhdesadı meydana getiren kişi de olabilir.

Davalılar ise muhdesadın davacıya ait olduğunu kabul etmeyen taşınmaz malikleri veya paydaşlarıdır.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus bulunmaktadır. Eğer tapu maliklerinden biri muhdesadın davacı tarafından yapıldığını açıkça kabul ediyorsa, artık bu kişi yönünden dava açılmasına hukuki ihtiyaç bulunmamaktadır. Çünkü uyuşmazlık yalnızca muhdesadın aidiyetini kabul etmeyen kişiler arasında mevcuttur.

Buna karşılık muhdesadın davacıya ait olduğu konusunda herhangi bir açıklama yapmayan veya sessiz kalan tapu maliklerinin de davaya dahil edilmesi gerekir. Zira açık kabul bulunmayan her malik bakımından hukuki uyuşmazlık devam etmektedir.

Bu nedenle uygulamada davanın;

  • muhdesadın davacıya ait olduğunu açıkça reddeden,
  • bu konuda herhangi bir beyanda bulunmayan,
  • aidiyet konusunda ihtilaf yaratan

bütün tapu maliklerine karşı açılması gerekmektedir.

VII. Görevli ve Yetkili Mahkeme

Muhdesatın aidiyetinin tespiti davalarında görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesidir.

Dava konusu taşınmazın niteliği, tarafların tacir olup olmaması veya uyuşmazlığın ekonomik değeri görev kurallarını değiştirmez. Kanunda aksine özel bir düzenleme bulunmadığından görevli mahkeme genel görevli mahkeme olan Asliye Hukuk Mahkemesidir.

Yetki bakımından ise taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir.

Bu kuralın temel nedeni, uyuşmazlığın doğrudan taşınmazın hukuki durumuyla ilgili olmasıdır. Mahkemenin gerektiğinde keşif yapabilmesi, bilirkişi incelemesi gerçekleştirebilmesi ve taşınmazı yerinde inceleyebilmesi açısından taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi yetkili kabul edilmiştir.

Dolayısıyla tarafların anlaşmasıyla başka bir mahkemenin yetkili hâle getirilmesi mümkün değildir.

VIII. İspat Yükü ve Deliller

Muhdesatın aidiyetinin tespiti davalarında genel ispat kuralları uygulanmaktadır.

Davacı, muhdesadın kendisi tarafından meydana getirildiğini veya ekonomik olarak kendisine ait olduğunu ispat etmek zorundadır. Başka bir ifadeyle, ispat yükü davacı üzerindedir.

Mahkeme, iddiaların doğruluğunu değerlendirirken tek bir delille bağlı değildir. Uyuşmazlığın özelliğine göre her türlü hukuka uygun delilden yararlanılabilir.

Bu kapsamda en sık başvurulan deliller şunlardır,

  • Tapu kayıtları,
  • Kadastro belgeleri,
  • Belediye ve yapı ruhsatı kayıtları,
  • Yapı kullanma izin belgeleri,
  • Mimari projeler,
  • İnşaat sözleşmeleri,
  • Fatura ve ödeme belgeleri,
  • Elektrik, su ve doğal gaz abonelik kayıtları,
  • Vergi kayıtları,
  • Eski tarihli fotoğraflar,
  • Uydu görüntüleri,
  • Bilirkişi raporları,
  • Tanık beyanları.

Özellikle uzun yıllar önce inşa edilen yapılarda yazılı belge bulunmaması sık rastlanan bir durumdur. Böyle hâllerde tanık anlatımları, yapı yaşına ilişkin bilirkişi incelemeleri ve diğer dolaylı deliller birlikte değerlendirilerek sonuca ulaşılmaktadır.

Mahkeme, gerektiğinde keşif yaparak yapının niteliğini, ekonomik değerini ve inşa tarihini teknik bilirkişiler aracılığıyla tespit ettirebilir.

IX. Ruhsatsız Yapılar Bakımından Muhdesatın Durumu

Uygulamada önemli tartışmalardan biri de ruhsatsız veya imar mevzuatına aykırı yapıların muhdesat sayılıp sayılamayacağıdır.

Bir yapının ruhsatsız olması tek başına onun muhdesat niteliğini ortadan kaldırmaz. Eğer yapı taşınmazla sürekli şekilde bütünleşmiş ve bütünleyici parça niteliği kazanmışsa teknik anlamda muhdesat olarak kabul edilir.

Ancak bu durum, yapının hukuken tam anlamıyla korunacağı anlamına gelmez.

İmar mevzuatına aykırı yapıların;

  • tescil edilmesi,
  • ruhsatlandırılması,
  • ekonomik değerinin belirlenmesi,
  • hukuki koruma kapsamı

imar hukukunun emredici hükümleri çerçevesinde ayrıca değerlendirilmektedir.

Dolayısıyla muhdesat niteliğinin kabul edilmesi ile imar hukukundan kaynaklanan yaptırımlar birbirinden farklı hukuki meselelerdir.

X. Tespit Kararının Hukuki Sonuçları

Muhdesatın aidiyetinin tespiti davasında verilen karar, yalnızca mevcut hukuki durumu belirleyen bir tespit hükmüdür.

Bu kararın sonucunda;

  • taşınmazın mülkiyeti değişmez,
  • tapu kaydında değişiklik yapılmaz,
  • bağımsız ayni hak kurulmaz,
  • muhdesat üzerinde ayrı bir mülkiyet oluşturulmaz.

Kararın en önemli etkisi, ileride yapılacak satış, kamulaştırma veya bedel paylaşımında muhdesat değerinin hangi kişiye ait olacağının belirlenmesini sağlamasıdır.

Bu nedenle verilen ilam, klasik anlamda eda hükmü niteliğinde değildir. Karar, hukuki ilişkinin varlığını tespit eden açıklayıcı bir hüküm olup sonraki işlemlere esas teşkil eder.

Nitekim bu sebeple muhdesatın aidiyetinin tespitine ilişkin kararların icra kabiliyeti bulunmamakta; hüküm esas itibarıyla yalnızca hukuki durumun belirlenmesine hizmet etmektedir.

XI. Muhdesatın Aidiyetinin Tespiti Davasının Ortaklığın Giderilmesi Davası ile İlişkisi

Muhdesatın aidiyetinin tespiti davalarının uygulamada en fazla gündeme geldiği alan, ortaklığın giderilmesi (izale-i şuyu) davalarıdır. Paylı veya elbirliği mülkiyetine konu bir taşınmaz üzerinde bulunan bina, tesis ya da dikili ağaçların belirli bir paydaş tarafından meydana getirildiği iddia edildiğinde, satış bedelinin adil şekilde paylaştırılabilmesi için öncelikle bu muhdesatın aidiyetinin belirlenmesi gerekir.

Türk Medeni Kanunu uyarınca muhdesat, taşınmazın bütünleyici parçası olduğundan satış sırasında arsa ile birlikte satılır. Dolayısıyla muhdesadın bağımsız olarak satılması veya taşınmazdan ayrılarak mülkiyetinin devredilmesi mümkün değildir.

Ancak muhdesadın belirli bir paydaş tarafından meydana getirildiği hususu tapu kayıtlarında şerhle gösterilmişse veya bütün paydaşlar bu konuda uyuşuyorsa, satıştan elde edilen bedelin paylaşımında muhdesadın ekonomik değeri ayrıca dikkate alınır.

Bu durumda bilirkişi tarafından öncelikle;

  • arsanın değeri,
  • muhdesadın değeri,

ayrı ayrı belirlenir. Daha sonra bu iki değer toplanarak taşınmazın toplam değeri hesaplanır ve muhdesadın toplam değer içerisindeki yüzdesi tespit edilir.

Satış tamamlandıktan sonra elde edilen bedel, belirlenen oran esas alınarak paylaştırılır. Böylece muhdesadın ekonomik değerine karşılık gelen kısım, muhdesat sahibi paydaşa bırakılır; geri kalan bölüm ise paydaşlara tapudaki payları oranında dağıtılır.

Bu yöntem, hem taşınmazın bütünlüğünü korumakta hem de muhdesadı meydana getiren kişinin ekonomik katkısının karşılıksız kalmasını önlemektedir.

XII. Kamulaştırma ve Kentsel Dönüşüm Uygulamalarında Muhdesatın Önemi

Muhdesatın aidiyetinin belirlenmesi yalnızca ortaklığın giderilmesi davalarında değil, kamulaştırma ve kentsel dönüşüm uygulamalarında da önemli sonuçlar doğurmaktadır.

Kamulaştırma işlemlerinde idare tarafından ödenecek bedel yalnızca arsanın değerinden ibaret değildir. Taşınmaz üzerinde bulunan yapıların, tesislerin veya dikili bitkilerin ekonomik değeri de kamulaştırma bedeline dâhil edilir.

Şayet muhdesadın arsa malikinden farklı bir kişi tarafından meydana getirildiği hukuken tespit edilmişse, yapıya ilişkin bedelin doğru hak sahibine ödenebilmesi bakımından muhdesatın aidiyetinin tespitine ilişkin mahkeme kararı büyük önem taşır.

Benzer şekilde, 6306 sayılı Kanun kapsamında yürütülen kentsel dönüşüm uygulamalarında bağımsız bölümlerin paylaşımı, hak sahipliği ve bedel hesaplamaları bakımından da muhdesadın kime ait olduğunun belirlenmesi uygulamada birçok uyuşmazlığın çözümünü kolaylaştırmaktadır.

XIII. Harç, Yargılama Giderleri ve Vekâlet Ücreti

Muhdesatın aidiyetinin tespiti davalarında harçlandırma, taşınmazın tamamı üzerinden değil yalnızca muhdesadın ekonomik değeri esas alınarak yapılmaktadır.

Başka bir ifadeyle arsanın değeri dava konusuna dâhil değildir. Müddeabih, yalnızca dava konusu edilen muhdesadın değerinden ibarettir.

Bu nedenle;

  • başvurma harcı,
  • nispi karar ve ilam harcı,
  • yargılama giderleri,
  • vekâlet ücreti,

hesaplanırken zemin bedeli dikkate alınmaz.

Ortaklığın giderilmesi davalarında olduğu gibi burada da muhdesadın ekonomik değerinin doğru şekilde belirlenmesi önem taşımaktadır. Gerek bilirkişi ücretleri gerekse hüküm altına alınacak yargılama giderleri bu değer esas alınarak hesaplanmaktadır.

Yargılama sonunda hükmedilecek vekâlet ücretinin belirlenmesinde de dava konusu edilen ve harcı tamamlanan muhdesat değeri esas alınmaktadır.

XIV. Kararın İcra Kabiliyeti ve Kesinleşmesi

Muhdesatın aidiyetinin tespiti davasında verilen hüküm, eda hükmü niteliğinde değildir. Mahkeme yalnızca mevcut hukuki durumu belirlemektedir.

Bu nedenle kararın doğrudan cebri icra yoluyla yerine getirilmesi mümkün değildir.

Verilen ilam;

  • herhangi bir taşınmazın devrine,
  • tapu kaydının değiştirilmesine,
  • muhdesadın teslimine,
  • mülkiyet nakline,

ilişkin sonuç doğurmaz.

Kararın temel fonksiyonu, daha sonra yürütülecek ortaklığın giderilmesi, kamulaştırma veya benzeri işlemlerde muhdesadın hangi kişiye ait olduğunun hukuken belirlenmesini sağlamaktır.

Bu nedenle karar kesinleşmeden ilama bağlı yargılama giderleri ve vekâlet ücretinin de icraya konu edilmesi mümkün değildir. Çünkü bu alacaklar, esas hükmün fer'i niteliğindedir.

XV. Yargıtay Uygulamasının Genel Esasları

Yargıtay'ın yerleşik içtihatları incelendiğinde muhdesatın aidiyetinin tespiti davalarında bazı temel ilkelerin istikrarlı şekilde benimsendiği görülmektedir.

Bunların başlıcaları şunlardır,

  • Muhdesat, taşınmazdan bağımsız bir ayni hak oluşturmaz.
  • Taşınmazın bütünleyici parçası olan muhdesadın mülkiyeti kural olarak arsa malikine aittir.
  • Muhdesatın aidiyetinin tespiti davaları yalnızca hukuki yararın bulunduğu hâllerde açılabilir.
  • Ortaklığın giderilmesi veya kamulaştırma süreci bulunmaksızın soyut tespit talebi dinlenemez.
  • Dava, muhdesadın aidiyetini kabul etmeyen tüm tapu maliklerine yöneltilmelidir.
  • Muhdesadı davacıya ait olduğunu açıkça kabul eden kişiler hakkında dava açılamaz.
  • İspat yükü davacı üzerindedir.
  • Tespit kararı mülkiyet oluşturmaz; yalnızca mevcut hukuki durumu belirler.
  • Muhdesadın ekonomik değeri, arsa değerinden ayrı hesaplanarak satış bedeline yansıtılır.
  • Harç ve vekâlet ücretleri yalnızca muhdesadın dava konusu edilen değeri üzerinden hesaplanır.

Bu ilkeler, uygulamada ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümünde mahkemeler tarafından büyük ölçüde benimsenmektedir.

Sonuç

Muhdesatın aidiyetinin tespiti davası, Türk eşya hukukunda istisnai nitelikteki tespit davalarından biridir. Davanın temel amacı, taşınmaz üzerinde bulunan bina, tesis veya dikili bitkiler gibi bütünleyici parçaların hangi kişi tarafından meydana getirildiğinin hukuken belirlenmesidir.

Bu dava ile taşınmazın mülkiyetinde herhangi bir değişiklik meydana gelmez. Mahkeme, yalnızca muhdesadın aidiyetini tespit ederek ileride gerçekleştirilecek ortaklığın giderilmesi, kamulaştırma veya kentsel dönüşüm işlemlerinde ekonomik değerin doğru kişiye aktarılmasını sağlar.

Davanın açılabilmesi için güncel hukuki yararın bulunması zorunludur. Devam eden bir ortaklığın giderilmesi davası, kamulaştırma işlemi veya benzeri hukuki süreç bulunmaksızın yalnızca soyut tespit istemiyle dava açılması mümkün değildir. Ayrıca davanın, muhdesadın aidiyetini kabul etmeyen tüm tapu maliklerine yöneltilmesi; ispat yükünün davacı tarafından yerine getirilmesi ve muhdesadın ekonomik değerinin teknik bilirkişi incelemesiyle belirlenmesi gerekir.

Sonuç olarak muhdesatın aidiyetinin tespiti davası, taşınmaz mülkiyetinden bağımsız yeni bir hak yaratmamakla birlikte, özellikle satış bedelinin paylaşılması ve hak sahipliğinin belirlenmesi bakımından uygulamada önemli bir işlev üstlenmektedir. Yargıtay içtihatları doğrultusunda şekillenen bu dava türü, hem mülkiyet hakkının korunmasına hem de paydaşlar arasında hakkaniyete uygun bir ekonomik paylaşımın sağlanmasına hizmet etmektedir. Bu nedenle dava şartlarının, taraf teşkilinin ve hukuki yarar unsurunun her somut olay bakımından titizlikle değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.