I. Genel Olarak

Tebligat, yargılamanın başlaması ve sağlıklı biçimde ilerleyebilmesi için vazgeçilmez bir usul kurumudur. Ne var ki Türk hukuk uygulamasında tebligat, çoğu zaman yargılamayı mümkün kılan bir araç olmaktan çıkarılarak, başlı başına korunması gereken bir amaç hâline getirilmektedir. Bu yaklaşım, özellikle icra ve takip hukukunda, yargılamanın esasına girilmesini engelleyen aşırı bir şekilciliği beraberinde getirmektedir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 30.04.2025 tarihli kararında çoğunluk görüşü, tebliğ mazbatasındaki bazı şekli eksiklikleri tebligatın usulsüzlüğü sonucuna bağlarken; karşı oy, bu yaklaşımın tebligat hukukunun amacını aşan bir formalizm yarattığını vurgulamıştır. İşbu çalışma, YHGK kararındaki bu ayrışmayı esas alarak şu temel soruya odaklanmaktadır: Tebligat, kendi başına korunması gereken bir şekil bütünü müdür; yoksa adil ve etkin yargılamaya hizmet eden bir araç mıdır?

II. Tebligatın Hukuki Niteliği ve Amacı

Tebligatın hukuki işlevi, muhatabın yargısal işlemden haberdar edilmesini sağlamaktır. Bu sayede muhatap, savunma ve itiraz haklarını kullanabilir, yargılamaya etkin biçimde katılabilir ve hukuki sonuçlara karşı pozisyon alabilir.

Dolayısıyla tebligatın özü bilgilendirme fonksiyonudur; belgelendirme ise bu bilgilendirmenin ispatına hizmet eden ikincil bir araçtır. YHGK kararındaki karşı oy da bu noktada, tebligat hukukunun şekli unsurlarının amaçtan koparılarak kutsallaştırılmasına karşı çıkmaktadır. Şekil şartları, tebligatın güvenilirliğini sağlamak için vardır; yargılamayı durdurmak veya fiilî öğrenmeyi yok saymak için değil.

Şüphesiz ki tebligatta belgelendirme unsuru büyük önem taşımaktadır. Tebliğ işleminin hangi usulle, kime ve ne şekilde yapıldığının kayıt altına alınması, hem hukuki güvenliğin sağlanması hem de yargısal denetimin mümkün kılınması bakımından zorunludur. Ne var ki belgelendirme ve hatta bu belgelendirmenin sağlıklı ispatı, tebligatın asli işlevi olan tarafları yargılamadan haberdar etme ve savunma imkânı tanıma amacının önüne geçecek şekilde yorumlanamaz.

Belgelendirme, tebligatın amacına hizmet ettiği ölçüde anlamlıdır; bu unsurun araçsallık niteliğinden koparılarak bağımsız ve üstün bir amaç hâline getirilmesi, tebligat hukukunda şekilciliği derinleştiren ve adil yargılanma hakkını zedeleyen sonuçlar doğurmaktadır.

III. YHGK Kararında Çoğunluk ve Karşı Oy Ayrımı

YHGK çoğunluk görüşü, tebliğ mazbatasında haber verilen kişinin sıfatının açıkça belirtilmemesini, tebligatın usulsüzlüğü için yeterli görmüştür. Bu yaklaşım, tebligatın denetlenebilirliğini ve şekli güvenliği önceleyen bir anlayışı yansıtmaktadır.

Buna karşılık karşı oy, tebligat memurunun görevinin sınırlı ve beyan esaslı olduğunu, tebligat memurundan haber verilen kişinin gerçekten komşu, kapıcı veya yönetici olup olmadığını araştırmasının beklenemeyeceğini ve mazbatadaki şekli eksikliklerin, tebligatın fiilî amacına ulaşıp ulaşmadığı dikkate alınmadan otomatik usulsüzlük sonucuna bağlanamayacağını vurgulamaktadır. Karşı oy, bu yönüyle tebligat hukukunda işlevsel yorumu savunmakta ve şekilciliğin usul ekonomisi üzerindeki yıkıcı etkilerine dikkat çekmektedir.

IV. Tebligat Memurunun Rolü ve Şekilciliğin Sınırları

YHGK çoğunluk görüşünün dolaylı ancak kaçınılmaz sonucu, tebligat memuruna fiilen bir araştırma, doğrulama ve statü tespiti yükümlülüğü yüklenmesidir. Oysa tebligat memuru, ne kolluk görevlisi ne de yargısal bir aktördür. Tebligat memurunun görevi, muhatabın kimliği, hukuki sıfatı veya sosyal ilişkileri hakkında maddi gerçeği ortaya çıkarmak değil; tebliğ işlemini, mevcut koşullar altında fiilî gözlem ve beyana dayalı olarak yerine getirmektir.

Tebligat memurundan, haber verilen kişinin gerçekten “komşu”, “kapıcı” ya da “yönetici” olup olmadığını araştırması, bu sıfatların doğruluğunu denetlemesi veya bu konuda kesinlik taşıyan bir tespit yapması beklenemez.

Bu çerçevede, tebliğ mazbatasında yer alan ifadelerin, tebligat memurunun görev tanımını aşacak biçimde maddi gerçeğin eksiksiz tespiti ölçütüne tabi tutulması, tebligat hukukunun işleyiş mantığıyla bağdaşmamaktadır. Böylesi bir yaklaşım, tebligat memuruna, sahip olmadığı yetki ve donanımı yüklemekte; basit ve hızlı bir usul işlemi olarak öngörülen tebligatı, fiilen karmaşık ve riskli bir sürece dönüştürmektedir.

Karşı oyun da isabetle işaret ettiği üzere, tebligat memuruna bu denli geniş sorumluluklar yüklenmesi, tebligat kurumunun uygulanabilirliğini ciddi biçimde zayıflatmaktadır. Şekli eksikliklerin her durumda tebligatın geçersizliği sonucunu doğurması, tebligat memurunu sürekli olarak hata riski altında bıraktığı gibi, usul işlemlerinin güvenilirliğini de paradoksal biçimde azaltmaktadır. Bu durum, uygulamada tebligatın gecikmesine, tekrarlanmasına ve nihayetinde (uygulamada sıkça karşılaşıldığı üzere) yargılamanın fiilen tıkanmasına yol açmaktadır.

Dolayısıyla tebligat hukukunda, tebligat memurunun rolü, makul, sınırlı ve gerçekçi bir çerçevede değerlendirilmelidir. Aksi hâlde tebligat memurunun, hukuken ve fiilen yerine getiremeyeceği yükümlülüklerle donatılması, şekilciliğin bizzat usul ekonomisini ve adil yargılanma amacını zedeleyen bir sonuca dönüşmesine neden olacaktır.

V. Usul Ekonomisi İlkesi ve YHGK Kararının Etkisi

Usul ekonomisi ilkesi, yargılamanın makul sürede ve gereksiz formalitelerden kaçınılarak sonuçlandırılmasını gerektirir. Tebligat hukukunun aşırı şekilci yorumu ise bu ilkeyle doğrudan çatışmaktadır.

YHGK çoğunluk görüşünün benimsediği yaklaşımın uygulamadaki sonucu, icra takiplerinin başa dönmesi, yargılamaların uzaması ve alacaklının korunmasının zayıflamasıdır. Karşı oy ise, tebligatın yargılamayı ilerleten bir araç olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayarak, usul ekonomisini ve takip hukukunun doğasını koruyan bir bakış açısı sunmaktadır.

Bununla birlikte belirtmek gerekir ki, her ne kadar Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararındaki karşı oy, tebligat hukukunun amacı, usul ekonomisi ve fiilî öğrenme ilkeleri bakımından daha isabetli ve işlevsel bir yaklaşım sunsa da, yerel mahkemelerin uygulamada esas itibarıyla çoğunluk görüşünü referans almaya devam edecekleri göz ardı edilmemelidir. Zira yerleşik uygulama refleksi, hukuki güvenlik kaygısı ve bozma riskinden kaçınma eğilimi, ilk derece mahkemelerini çoğunluk içtihadına yönelten başlıca etkenlerdir. Bu durum, tebligat hukukunda şekilciliğin kısa vadede devam etmesi sonucunu doğurmakta; işlevsel ve amaçsal yorumun uygulamaya yansımasını güçleştirmektedir.

Dolayısıyla karşı oyda dile getirilen yaklaşım, olması gereken hukuku daha güçlü biçimde temsil etmesine rağmen, kısa vadede mevcut yargısal pratikte sınırlı etki doğurabilecek bir perspektif olarak değerlendirilmelidir.

Bu gerçeklik, tebligat hukukunda yaşanan sorunların yalnızca içtihat yoluyla değil, daha açık ve yönlendirici normatif düzenlemelerle giderilmesi gerektiğini de ortaya koymaktadır.

Öte yandan belirtmek gerekir ki, YHGK çoğunluk görüşünün dayandığı temel saiklerden biri, tebligat işlemlerinde hukuki güvenliğin ve öngörülebilirliğin sağlanmasıdır. Tebliğ mazbatasındaki şekli unsurların açık, eksiksiz ve denetlenebilir biçimde düzenlenmesi; yargı mercilerinin, tarafların ve üçüncü kişilerin tebligatın geçerliliğini tereddütsüz biçimde değerlendirebilmelerine imkân tanımaktadır. Bu yönüyle çoğunluk görüşü, keyfiliği önleyen, uygulamada yeknesaklığı sağlamayı hedefleyen ve sonradan ortaya çıkabilecek ispat tartışmalarını asgariye indirmeyi amaçlayan bir yaklaşım olarak da okunabilir. Ancak bu meşru hedefin, tebligatın fiilî amacına ulaşmış olduğu hâllerde dahi şekli eksiklikleri mutlak geçersizlik sebebi hâline getirecek ölçüde genişletilmesi, hukuki güvenlik ile adil yargılanma arasındaki hassas dengeyi zedeleme riski taşımaktadır.

VI. Fiilî Öğrenme Unsuru ve Maddi Gerçeklik

Tebligat hukukunda göz ardı edilmemesi gereken bir diğer husus, muhatabın fiilî öğrenme durumudur. YHGK kararına konu olayda da, muhatabın icra takibinden fiilen haberdar olduğu anlaşılmaktadır. Buna rağmen yalnızca tebliğ mazbatasındaki şekli eksikliklere dayanılarak usulsüzlük sonucuna ulaşılması, maddi gerçeği ikinci plana iten bir formalizm yaratmaktadır.

Karşı oy, bu yönüyle Tebligat Kanunu’nun öğrenme esasını da gözeten, hukukun amacına daha uygun bir yorum ortaya koymaktadır.

Bu noktada özellikle vurgulanmalıdır ki, tebligat kurumu, adil bir yargılamanın sağlanması bakımından tek başına amaçlanan bir usul işlemi değil, tarafların yargılamaya etkin biçimde katılmalarını temin eden araçlardan yalnızca biridir. Tebligatın varlık sebebi; taraflara iddia, beyan ve savunmalarını ileri sürebilecekleri bir zeminin oluşturulmasıdır.

Dolayısıyla tebligat, savunma hakkının ve silahların eşitliği ilkesinin kullanılabilmesi için gerekli koşulları hazırlayan bir vasıta olup, bu amaca ulaşıldığı hâllerde, sırf şekli eksikliklere dayanılarak yargılamanın geçersiz sayılması, usul hukukunun fonksiyonuyla bağdaşmamaktadır.

Aksi bir yaklaşım, tebligatı, adil yargılanmaya hizmet eden araçlardan biri olmaktan çıkararak, bizzat yargılamanın önüne geçen bağımsız bir amaç hâline getirmekte ve savunma hakkının etkin kullanımını zedeleyen sonuçlar doğurmaktadır.

VII. Değerlendirme ve Sonuç

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 30.04.2025 tarihli kararında dile getirilen karşı oy, tebligat hukukunda uzun süredir hâkim olan katı şekilciliğe karşı, dengeleyici, işlevsel ve amaçsal bir yaklaşım ortaya koymaktadır. Karşı oyda benimsenen bakış açısı, tebligatı, yargılamanın kendi başına korunması gereken bağımsız bir amacı olarak değil; adil, etkin ve makul sürede bir yargılamanın gerçekleştirilebilmesi için gerekli araçlardan biri olarak konumlandırmaktadır.

Bu çerçevede tebligat, tarafların yargılamadan haberdar edilmelerini, iddia ve savunmalarını ileri sürebilmelerini ve yargılamaya etkin biçimde katılmalarını sağlayan bir usul vasıtasıdır. Tebligatın işlevi, savunma hakkının, silahların eşitliği ilkesinin ve nihayet adil yargılanma hakkının kullanılabilmesi için gerekli zemini hazırlamaktır. Bu amaca fiilen ulaşıldığı hâllerde, sırf tebliğ mazbatasındaki şekli eksikliklere dayanılarak yargılamanın geçersiz sayılması, usul hukukunun fonksiyonuyla ve hakkaniyet anlayışıyla bağdaşmamaktadır.

Bununla birlikte, uygulama gerçekliği de göz ardı edilmemelidir. Her ne kadar karşı oyda dile getirilen yaklaşım, olması gereken hukuk bakımından daha isabetli ve tutarlı bir çerçeve sunsa da, yerel mahkemelerin kısa vadede çoğunluk görüşünü esas almaya devam edecekleri açıktır. Bozma riskinden kaçınma eğilimi ve yerleşik içtihat refleksi, şekilci tebligat anlayışının uygulamada varlığını sürdürmesine neden olmaktadır. Bu durum, tebligat hukukunda yaşanan sorunların yalnızca içtihat yoluyla değil, daha açık ve yönlendirici normatif düzenlemelerle giderilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak, tebligat hukukunda yorum yapılırken şeklin araç, adaletin ise amaç olduğu temel ilke olarak benimsenmelidir. Tebligat, yargılamayı ilerleten bir usul aracıdır; yargılamayı durduran veya anlamsız biçimde geriye çeken bir engel hâline getirilmemelidir.