I. Genel Olarak
Toplumda sıkça dile getirilen bir söz vardır: “Dünya genişmiş, neye yarar ayakkabım dar olduktan sonra.” Hukuk düzeni bakımından bu ifade, normatif güvencelerin varlığı ile bu güvencelerin fiilen kullanılabilmesi arasındaki mesafeyi çarpıcı biçimde ortaya koyar. Hakların tanınmış olması tek başına yeterli değildir; asıl belirleyici olan, bu hakların yargılama pratiğinde daraltılmadan uygulanabilmesidir. Zira hakların teorik genişliği ile pratikte hissedilen daralma arasındaki uçurum büyüdükçe, hukuk devleti ideal olmaktan öteye geçemez.
Bugün birçok hukuk sisteminde olduğu gibi Türk yargı pratiğinde de temel sorunlardan biri, hukuki imkânların normatif düzlemde geniş olmasına rağmen uygulamada daraltılabilmesidir. Özellikle savunma makamının yargılama içindeki hareket alanının fiilen sınırlandırıldığı durumlarda, hukuk devleti yalnızca anayasal metinlerde yaşayan soyut bir vaade dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Burada dile getirilen tespitler tekil hâkimleri veya münferit dosyaları hedef alan eleştiriler değildir. Bununla birlikte “bireysel” olarak nitelenen bazı uygulamaların tekrar sıklığı, bunların artık istisna olmaktan çıkıp yapısal bir görünüme büründüğünü düşündürmektedir. Hukuk sosyolojisinin yerleşik kabullerinden biri şudur: Tekrarlanan istisna, zamanla fiilî kurala dönüşür.
Yargıya duyulan güven yalnızca doğru kararlarla inşa edilmez. En az bunun kadar önemli olan husus, tarafların yargılama sürecinde saygı gördükleri, dinlendikleri ve etkili biçimde katılabildikleri yönündeki kanaattir. Nitekim Lon Fuller’ın işaret ettiği üzere, adalet yalnızca sonuca ilişkin değil, aynı zamanda sürecin içsel ahlakına bağlı bir değerdir. Bu nedenle adaletin gerçekleşmesi kadar, adil biçimde gerçekleştiğinin görünür olması da zorunludur.
Anayasa’nın 36. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesi ile güvence altına alınan adil yargılanma hakkı, hâkimi yalnızca karar veren bir otorite olarak değil; usulî dengeyi korumakla yükümlü anayasal bir aktör olarak konumlandırır. Adaletin gücü, yargı yetkisinin genişliğinden değil; bu yetkinin hangi ilkesel sınırlar içinde kullanıldığından anlaşılır.
Bu çalışma, yargıya duyulan güvenin yalnızca kararların doğruluğuyla değil, yargısal otoritenin kullanım biçimiyle belirlendiği tezine dayanmaktadır.
II. Yargısal Paternalizm: Koruma mı, Tahakküm mü?
Paternalizm, klasik anlamıyla bir otoritenin muhatabının iyiliğini gerekçe göstererek onun yerine karar vermesi ve bireysel iradeyi sınırlandırmasıdır. Yargısal alanda ise bu yaklaşım, hâkimin tarafların yerine düşünmeye başlaması ve yargılamanın yönünü tek taraflı biçimde belirlemesiyle ortaya çıkar.
Bu noktada sorulması gereken temel soru şudur: Yargısal müdahale ne zaman koruyucu olmaktan çıkar ve tahakküme dönüşür?
Hâkimin kendisini yargılamanın mutlak merkezi hâline getirdiği bir düzende muhakeme, eşit aktörlerin katıldığı rasyonel bir tartışma olmaktan uzaklaşır; yerini hiyerarşik bir ilişkiye bırakır. Jeremy Waldron’un da vurguladığı gibi, mahkemelerin meşruiyeti yalnızca karar verme yetkisinden değil, taraflara tanıdığı saygın katılım imkânından doğar.
Hukuki gerekçenin geri çekildiği, otorite dilinin öne çıktığı bir atmosferde çelişmeli yargılama ilkesi normatif bir kabul olmaktan öteye geçemez. “Bu uygulamaya alışacaksınız” veya “biz böyle yapıyoruz” türü ifadeler yalnızca üslup sorunu değildir; bunlar yargısal meşruiyetin kaynağının hukuktan otoriteye doğru kaymaya başladığını gösteren işaretlerdir.
Hâkim yargılamayı yönetir; ancak yargılamanın sahibi değildir. Sahiplik duygusunun başladığı yerde yargısal paternalizm kaçınılmaz hâle gelir. Koruma iddiasıyla genişleyen müdahale alanı, fark edilmeden taraf iradesini daraltan bir tahakküm biçimine dönüşebilir.
III. Hâkim Enaniyeti: Bireysel Zaaf mı, Kurumsal Refleks mi?
Bu çalışmada “hâkim enaniyeti” kavramı, öğretide judicial arrogance veya authority-centered judging olarak tartışılan olguyu ifade etmektedir. Sorun çoğu zaman bireysel karakterden değil, zamanla normalleşen kurumsal reflekslerden kaynaklanır.
Eleştiriden etkilenmeyen, denetlenebilirliğini yeterince hissetmeyen ve karar verme yetkisini mutlak bir otorite alanı olarak algılayan yargısal tutum, fark edilmeden bir güç konforu üretir. Güç konforunun yerleştiği bir yapıda ise özdenetim giderek zayıflar.
Daha da önemlisi, “bireysel” olarak tanımlanan örseleyici davranışların ciddi bir kurumsal sonuç doğurmaması, bu davranışların tekrarını teşvik eden örtük bir cesaret alanı yaratabilir. Zihinlerde şu tehlikeli muhakeme belirebilir:
“Avukat kim ki korkutacak?
Örselediklerimizden hangi olumsuz dönüş oldu ki bundan çekinelim?”
Bu düşünce açıkça dile getirilmese bile, yaptırımsızlık algısı sürdükçe davranış kalıplarını şekillendirme potansiyeline sahiptir.
Avukatın yargılamanın kurucu unsuru olmaktan fiilen uzaklaştırılması, sözünün kesilmesi, taleplerinin gerekçesiz biçimde reddedilmesi veya yargılamayı zorlaştıran bir aktör gibi görülmesi yalnızca mesleki nezaket sorunu değildir. Bu durum, savunma makamının anayasal konumunu zayıflatır.
Unutulmamalıdır ki savunmanın zayıf olduğu bir yargı düzeninde hâkim gerçekte güçlenmez; yalnızca denge ortadan kalkar. Oysa Dworkin’in işaret ettiği üzere, yargısal bütünlük ancak farklı seslerin duyulabildiği bir muhakeme ortamında mümkün olabilir.
IV. Bilirkişilik ve Yargısal Sorumluluktan Kaçınma Riski
Bilirkişilik kurumu, teknik bilgi gerektiren hâllerde hâkime yardımcı olmak üzere öngörülmüş istisnai bir araçtır. Ancak uygulamada bu aracın zaman zaman bir karar ikamesine dönüştüğü görülmektedir.
Dosyanın tekrar tekrar bilirkişiye gönderilmesi, hukuki değerlendirme alanına giren meselelerin dahi rapora bağlanması ve kararın teknik görüşün arkasına gizlenmesi, yargısal sorumluluktan kaçınma riski doğurur.
Oysa karar verme yetkisi devredilemez. Bilirkişi hâkimin yerine geçmeye başladığında yalnızca usul ekonomisi zarar görmez; yargısal otoritenin kaynağı da bulanıklaşır. Judith Resnik’in “managerial judging” kavramsallaştırmasında dikkat çektiği üzere, yargıcın karar veren özne olmaktan uzaklaşıp süreci yöneten bir idareciye dönüşmesi, yargısal fonksiyonun niteliğini değiştirme tehlikesi taşır.
Geciken adaletin çoğu zaman ''gerçekleşmemiş adalet'' ile eşdeğer sayılmasının nedeni tam olarak budur.
V. Denetimin Görünürlüğü ve Kurumsal Güven
Usul düzeni, avukatlar bakımından açık ve etkili yaptırımlar öngörmektedir. Buna karşılık yargılamayı gereksiz yere uzatan veya karar vermekten kaçınan uygulamalar söz konusu olduğunda, hâkimlere yönelik denetimin aynı ölçüde hissedildiğini söylemek güçtür.
Sorun denetimin yokluğu değil; yeterince görünür olmamasıdır. Kurumsal yapılarda güven, yalnızca adaletin sağlanmasıyla değil, hesap verebilirliğin hissedilmesiyle oluşur. Denetimin varlığı kadar algılanabilirliği de meşruiyet üretir.
Denetimin zayıf algılandığı bir ortamda istisnalar kolaylıkla genelleştirilir ve bu genelleme yargının tamamına yönelen bir güven aşınmasına dönüşür. Usul ekonomisi ve makul sürede yargılanma ilkesi yalnızca taraflara yüklenen ödevler değildir; bunlar aynı zamanda yargı erkinin kurumsal sorumluluğudur.
Bu bağlamda önerilebilecek model, denge temelli yargılama anlayışıdır. Bu modelde hâkim, otoritenin değil usulî dengenin temsilcisidir; savunma ise yargılamanın edilgen unsuru değil, kurucu bileşenidir. Denge temelli yargılama modeli, hâkimin pasifleşmesini değil; aksine otoritesini usulî eşitliği güçlendirecek biçimde kullanmasını ifade eder. Bu bağlamda denge temelli modelde yargısal güç, taraf iradesini bastıran değil, onu görünür kılan bir araçtır. Böylece yargılama, hiyerarşik bir yönetim pratiğinden ziyade anayasal bir muhakeme alanına dönüşür.
Sonuç
Yargıya duyulan güven büyük krizlerle değil; çoğu zaman küçük fakat tekrarlayan kırılmalarla aşınır. Sınırlı sayıdaki hatalı uygulama dahi genelleştirilmeye elverişli olduğundan, yargının kurumsal itibarı üzerinde derin bir gölge oluşturabilir.
Çözüm eleştiriyi bastırmak değil; eleştiriyi kurumsal gelişimin itici gücü olarak kabul etmektir. Hâkimin hukukun üstünde değil, hukukla bağlı olduğu; savunmanın gerçek anlamda muhakemenin eşit bir bileşeni olarak kabul edildiği bir yargı düzeni, güvenin tek kalıcı teminatıdır.
Çünkü güven talep edilmez, inşa edilir. Otorite sessizlikten değil, meşruiyetten doğar. Meşruiyetin tek kaynağı ise güç değil, hukuktur.
Ve nihayet unutulmamalıdır:
Adaletin gücü, yargı yetkisinin genişliğinden değil; bu yetkinin nasıl sınırlandığından anlaşılır. Yargı korkulan değil, güven duyulan bir kurum olduğu ölçüde güçlüdür. Zira yargının gerçek gücü, itaat üretme kapasitesinden değil; güven üretme kabiliyetinden doğar.