Uyuşturucu Madde Ticaretinde Ağırlaştırıcı Bir Neden Olarak Sentetik Kannabinoid Madde Kavramı

Türk Ceza Hukuku’nda uyuşturucu ve uyarıcı madde kavramı, bireyin merkezi sinir sistemi üzerinde etki ederek fiziksel veya psikolojik bağımlılık yaratan tüm maddeleri kapsayan geniş bir çerçeveye sahiptir. Ancak teknolojinin ve kimya biliminin ilerlemesiyle birlikte, geleneksel uyuşturucu maddelerin ötesinde, laboratuvar ortamında üretilen ve "yeni nesil psikoaktif maddeler" olarak adlandırılan bileşikler hukuk sistemimiz için yeni bir mücadele alanı doğurmuştur.

Sentetik kannabinoidler, sanılanın aksine doğal kenevir bitkisinden elde edilmemekte; aksine bitkisel içerikli kurutulmuş yaprakların üzerine sentetik kimyasalların püskürtülmesiyle üretilmektedir. Bu maddelerin beyindeki reseptörler üzerindeki etkisi, doğal esrara oranla çok daha güçlü ve öngörülemezdir. Yüksek toksisite değerleri nedeniyle ilk kullanımda dahi akut böbrek yetmezliği, kalp krizi ve şizofrenik psikoz gibi ağır tablolara yol açabilen bu maddeler, kamu sağlığı için büyük bir tehdit unsuru haline gelmiştir.

TCK m. 188/4 : Uyuşturucu Madde Ticareti Suçu Kapsamında Sentetik Maddelerin Hukuki Analizi

Kanun koyucu, bu maddelerin toplum üzerindeki yıkıcı etkisini ve özellikle gençler arasındaki yayılım hızını gözeterek Türk Ceza Kanunu’nun 188. maddesinin 4. Fıkrası ile söz konusu maddeleri suçun nitelikli unsurları arasına dahil ederek ağırlaştırıcı bir neden olarak düzenlemiştir. Bu yasal düzenleme ile uyuşturucu veya uyarıcı madde ticaretine konu olan maddenin; eroin, kokain, morfin, sentetik kannabinoid ve türevleri gibi yüksek riskli maddelerden olması durumunda, faile verilecek temel cezanın yarı oranında artırılması hüküm altına alınmıştır. Kanun koyucunun bu noktadaki temel motivasyonu, sentetik kannabinoidlerin laboratuvar ortamında hızla çeşitlendirilebilen yapısı ve geleneksel uyuşturuculara oranla çok daha düşük maliyetle çok daha geniş kitlelere ulaşabilme potansiyelidir.

TCK 188. Maddenin 4. Fıkrasının (a) bendinde; “a) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin eroin, kokain, morfin, bazmorfin, sentetik kannabinoid ve türevleri, sentetik katinon ve türevleri, sentetik opioid ve türevleri veya amfetamin ve türevleri olması…hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır.” şeklinde hüküm kurmuştur

TCK m.188/4-a kapsamındaki bu ağırlaştırıcı nedenin uygulanmasındaki temel rasyo, maddenin düşük maliyetli üretimine karşın yarattığı devasa toplumsal zararın dengelenmesi ve caydırıcılığın en üst seviyeye taşınmasıdır. Kanun metninde yer alan "ve türevleri" ibaresi ise, kimyasal formülleri sürekli değiştirilerek yasal boşluklardan faydalanmaya çalışan yeni nesil sentetik maddelerin de kapsam dışında kalmamasını sağlayan stratejik bir hamledir. Sonuç olarak, sentetik kannabinoidler Türk Ceza Hukuku uygulamasında en tehlikeli uyuşturucu grupları arasında kategorize edilmiş ve bu maddelerin ticareti, yasama organı tarafından en ağır yaptırım rejimine tabi tutulmuştur.

Maddenin Tehlikesi Hukuka Aykırı Aramayı Haklı Kılar mı? Kolluğun Sentetik Kannabinoid Operasyonlarındaki Hukuka Aykırı Uygulamaları

Ceza muhakemesi hukukunda delil yasaklarının temel taşı olan 'Zehirli Ağacın Meyvesi de Zehirlidir' ilkesi; yalnızca hukuka aykırı olarak elde edilen ilk bulgunun değil, bu bulgudan hareketle ulaşılan tüm ikincil delillerin de hukuk aleminde 'yok hükmünde' sayılacağını emreder. Eğer delile ulaşılan yol (ağaç) hukuk dışı ise, o yoldan elde edilen bulgu (meyve) ne kadar somut veya suç unsuru barındırırsa barındırsın, yargılamada hükme esas alınamaz. Ancak güncel kolluk pratiklerinde, özellikle sentetik kannabinoid (Bonzai vb.) dosyalarında, bu ağacın köklerinin bizzat kolluk eliyle "hukuka aykırılıkla" sulandığı bir gerçeklik haline gelmiştir.

Kolluk birimleri; devriye, durdurma veya kontrol işlemleri esnasında PVSK ve CMK’nın ilgili hükümleriyle çizilen yetki sınırlarını aşarak; adli bir arama kararı veya yazılı emir bulunmaksızın şahısların ceplerine, çanta içlerine ya da araçlarının kapalı/gizli bölmelerine müdahale etmektedirler.

Uygulamada bu hukuk dışı müdahaleler, sıklıkla 'suçüstü' (meşhut suç) halinin sağladığı istisnai yetkilerin arkasına sığınılarak meşrulaştırılmaya çalışılsa da; bu durum esasen CMK m. 116 ve devamı maddelerinde düzenlenen arama usullerinin açık ve ağır bir ihlali niteliğindedir. Önemle vurgulanmalıdır ki; ele geçirilen maddenin sentetik kannabinoid olması veya toplum sağlığına yönelik arz ettiği tehlikenin ağırlığı, kolluğa kanunun emredici şekil şartlarından ve anayasal güvencelerden muafiyet tanıyan hukuki bir imtiyaz teşkil etmez.

Bu usulsüz aramalar neticesinde elde edilen uyuşturucu maddeler, Anayasa’nın 38/6 ve CMK’nın 217/2 maddeleri uyarınca "hukuka aykırı delil" niteliğindedir. Ancak yargılama pratiğinde asıl vahim tablo bu noktada başlamaktadır: Maddenin türü gereği TCK m.188/4-a uyarınca öngörülen yüksek ceza oranları, soruşturma makamları ve Sulh Ceza Hakimlikleri nezdinde delilin elde edilişindeki hukuka aykırılığı adeta "görünmez" kılmaktadır. Delilin sıhhati tartışılmaksızın, yalnızca maddenin cinsi ve miktarı üzerinden kurulan "suç şüphesinin varlığı" karinesi, şüphelilerin doğrudan tutuklanmasına sebebiyet vermektedir.

Daha da önemlisi, hukuka aykırı arama ile elde edilen delil üzerine inşa edilen bu tutuklama kararları, yargılama sürecinde "rutin birer tedbir" halini alarak uzun süreli tutuklu yargılamalara dönüşmektedir. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun, hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen bulguların hükme esas alınamayacağına dair yerleşik içtihatlarına rağmen; "maddenin tehlikeliliği" gerekçesiyle bu hukuka aykırılıkların görmezden gelinmesi, hukuk devleti ilkesini zedelemektedir. Unutulmamalıdır ki; zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir. Maddenin ne kadar "zehirli" olduğu, o maddeyi ele geçiren elin "hukuka aykırılıkla kirlenmiş" olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Usul kurallarına riayet edilmeksizin gerçekleştirilen operasyonlar, belki kısa vadede maddeyi sokaktan çekebilir; ancak uzun vadede adalete olan güveni sarsmakta ve temel hakların ihlalini olağanlaştırmaktadır.

Güncel Yargıtay Kararlarıyla Şekillenen 'Zehirli Ağacın Meyvesi' Doktrini: Usulsüz Aramanın Hukuki Neticeleri

Ceza muhakemesinde delil yasaklarının mutlaklığı, sadece teorik bir düzlemde kalmayıp, yüksek yargının güncel kararlarıyla da sarsılmaz bir biçimde tahkim edilmektedir.

Nitekim Güncel Yargıtay Kararları dikkate alındığında; Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 06.01.2025 tarihli, 2024/8417 Esas ve 2025/41 Karar sayılı ilamı, “..Alınan istihbari bilgi üzerine sanığın adresinde ve müştemilatında cumhuriyet savcısı tarafından gecikmesinde sakınca bulunan hal kapsamında 13.12.2023 saat 23.00 ile 14.12.2023 saat 01.30 arasında arama yapılabilmesi için yazılı arama emri verildiği halde, 13.12.2023 tarihli arama tutanağına göre söz konusu adreste 13.12.2023 günü saat 21.00 sıralarında arama işlemine başlanılıp saat 22.55'de arama işleminin bitirildiğinin anlaşılması karşısında; arama işleminin arama emrinde belirtilen saatlerden önce yapılarak suça konu maddelerin ele geçtiği, ikametin cmk'nın 116, 117 ve 119. maddelerine uygun şekilde aranmadığı, hukuka aykırı arama sonucu ele geçirilen maddenin "suçun maddi konusu" ve "suçun delili" olarak hükme esas alınamayacağı gözetilerek, somut olayda suçun maddi konusu bulunmaması nedeniyle suçun unsurları oluşmadığından, sanık hakkında beraat kararı verilmesi gerekirken YAZILI ŞEKİLDE MAHKÛMİYET HÜKMÜ KURULMASI HUKUKA AYKIRI BULUNMUŞTUR...” şeklinde hüküm verilmiştir.

Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin bu güncel ilamı, ceza muhakemesinde zaman unsurunun basit bir şekli ayrıntı değil, bir hak kullanım sınırı ve geçerlilik şartı olduğunu kristalize etmektedir. Kararda, adli makamlarca verilen arama yetkisinin henüz başlamadığı bir zaman diliminde gerçekleştirilen müdahale, yetkisiz bir kimse tarafından yapılan arama ile eşdeğer görülmüştür. Yüksek mahkemenin buradaki en radikal ve doktriner yaklaşımı, hukuka aykırı yöntemle ele geçirilen uyuşturucu maddeyi yalnızca "geçersiz bir delil" olarak değil, doğrudan "suçun maddi konusunun yokluğu" olarak nitelemesidir.

Yine Güncel kararlarından Yargıtay 10. Ceza Dairesi 2019/2150 E. , 2025/1895 K. Numaralı 26.02.2025 tarihli ilamı,

Tüm dosya kapsamına göre; sanığın ikametinde uyuşturucu madde ticareti yapıldığına ilişkin ihbar üzerine, sanığın ikametinde adli arama kararı ya da yazılı adli arama emri bulunmadan yapılan aramada uyuşturucu maddelerin ele geçirildiği olayda; özel bir düzenleme olan 5271 sayılı Kanun'un 119/1. maddesi uyarınca, sanığın ikametinde arama yapılabilmesi için adli arama kararı ya da yazılı adli arama emrinin bulunması gerektiğinden, adli arama kararı ya da yazılı arama emri bulunmaksızınyapılan aramanın hukuka aykırı olduğu, hukuka aykırı arama sonucu ele geçirilen uyuşturucu maddelerin “suçun maddi konusu” ve “suçun delili” olarak hükme esas alınamayacağı gözetilerek, sanığın uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi,
Kanuna aykırı, sanık ve müdafiinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden hükmün BOZULMASINA,”
şeklinde hüküm verilmiştir.

Görüleceği üzere hukuka aykırı biçimde ele geçirilen uyuşturucu maddeler Yargıtay güncel kararları ışığında hükme esas alınmamaktadır. Ancak yargılama pratiğinde, bu derece net olan yüksek yargı içtihatları ile ilk derece mahkemeleri ve istinaf dairelerinin yaklaşımları arasında derin bir uçurum mevcuttur. Uygulamada genel olarak, özellikle sentetik kannabinoid gibi toplumda infial yaratan maddelerin söz konusu olduğu dosyalarda, yerel mahkemeler "maddi gerçeğe ulaşma" gayesini, "hukuka uygun yöntemlerle delil elde etme" zorunluluğunun önüne geçirmektedir. İlk derece mahkemeleri ve bölge adliye mahkemeleri, dosyadaki usulsüzlükleri ekseriyetle "esasa etkili olmayan şekli eksiklikler" olarak yorumlamakta veya suçun ağırlığı karşısında bu hukuka aykırılıkları adeta "görünmez" kılmaktadır. Bu yaklaşım, hukuka aykırı delilin sıhhatini tartışmak yerine, maddenin miktar ve cinsine odaklanarak doğrudan mahkûmiyet tesisi yoluna gidilmesine sebebiyet vermektedir.

Bu durumun en vahim sonucu ise, dosyalar Yargıtay’ın denetiminden geçip de nihai bir bozma kararı verilene kadar şüpheli veya sanıkların uzun süre hürriyetlerinden yoksun bırakılmasıdır. İlk derece mahkemelerinin usulü güvenceleri göz ardı ederek verdiği tutuklama ve mahkûmiyet kararları, istinaf kanun yolunda da çoğunlukla "esastan reddedilerek" kesinleşme eğilimi göstermektedir. Oysa yukarıda zikredilen güncel Yargıtay kararı, hukuka aykırılığın "suçun maddi konusunu" dahi yok sayacak bir kuvvete sahip olduğunu, dolayısıyla usulsüzlüğün hiçbir aşamada "tolere edilemez" olduğunu hatırlatmaktadır.

Sonuç itibarıyla, uyuşturucu ile mücadelenin hızı ve etkinliği, hukuk devletinin temel taşları olan usul kurallarının feda edilmesi pahasına sağlanmamalıdır. Yerel mahkemelerin, Yargıtay'ın bu kararlı tutumunu yargılamanın en başından itibaren içselleştirmesi; sadece sonucun doğruluğuna değil, sürecin hukukiliğine de odaklanması anayasal bir zorunluluğu ifade etmektedir. Aksi takdirde, yıllar sonra gelen Yargıtay ilamları ile sağlanan adalet, sanığın maruz kaldığı hukuka aykırı tutukluluk ve yargılama yükü karşısında maalesef gecikmiş ve telafisi güç bir teselli olmaktan öteye gidememektedir.

Av. Ceren KURT