MAKALE

"VARSA" İBARESİ YORUMLA YÜRÜRLÜKTEN KALDIRILABİLİR Mİ?

SAYIN KARASU'NUN CEVAPLARINA CEVAP: EKSPER RAPORU BİR DELİLDİR, BAŞVURU ŞARTI DEĞİLDİR

Abone Ol

I. Giriş ve Ortak Zemin

Sayın Prof. Dr. Rauf Karasu, 8 Ağustos 2026 tarihinde hukukihaber.net'te yayımlanan "Sigorta Tazminat Taleplerinde Eksper Raporu Sunma Zorunluluğuna İlişkin Eleştirilere Bilimsel Cevaplar ve Yeni Düzenleme Yapma Önerisi" başlıklı yazısıyla, SEDDK'nın 05.08.2026 tarihli ve 2026/02 sayılı Sirkülerine yönelttiğimiz eleştirilere cevap vermiştir. Sayın Karasu'nun eleştirilerimizi bilimsel çerçevede karşılamasını ve nazik ifadelerini teşekkürle karşılıyoruz. Kendisinin şahsına yönelik karalama niteliğindeki söylemleri ise biz de kesin olarak reddediyoruz: Akademik bir görüşün sahibini hedef almak, o görüşü çürütmez; yalnızca tartışmayı fakirleştirir. Bizim eleştirimiz dünkü yazımızda olduğu gibi bugünkü yazımızda da yalnızca metne ve tezlere yöneliktir, öyle kalacaktır.

Bu ikinci tur, önemli bir kazanımla açılmaktadır: Sayın Karasu, ekspertiz raporunun hazırlanmasına ilişkin azami bir sürenin bulunmamasının "hak arama hürriyeti ve mahkemeye erişim hakkının ihlali riskini doğurduğunu" açıkça kabul etmiş; ayrıca raportörlerin yargısal değerlendirme yapamayacağı yönündeki tespitimize katılan bir düzenleme önerisi getirmiştir. Bu iki kabul, aşağıda göstereceğimiz üzere, savunulan sirkülerin bugünkü hâliyle uygulanamayacağının en yetkili ağızdan teyididir. Zira bir başvuru şartının anayasal hakları ihlal etme riski taşıdığını kabul edip aynı şartın bugün uygulanmasını savunmak, kendi içinde sürdürülebilir bir pozisyon değildir.

Aşağıda Sayın Karasu'nun üç ana tezini sırasıyla ele alıyoruz: (1) Genel Şartlar Ek-6'daki "varsa" ibaresinin hükmünü yitirdiği tezi, (2) Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin maluliyet raporu içtihadıyla kurulan kıyas, (3) 15 günlük süre önerisinin mevcut sorunu çözdüğü varsayımı.

II. "Varsa" İbaresi Yorum Yoluyla Yürürlükten Kaldırılamaz

Sayın Karasu'nun yeni yazısındaki taşıyıcı argüman şudur: Genel Şartlar Ek-6'da eksper raporu "varsa" kaydıyla sayılmıştır; ancak yeni düzenlemelerle belirli tutarın üzerindeki hasarlarda eksper ataması zorunlu hâle geldiğinden, "buradaki 'varsa' ibaresi artık pratikte hükmünü yitirmiştir." Bu tez, dört ayrı düzlemde sakattır.

1. Açık lafız, yorumla tersine çevrilemez. "Varsa" ibaresi, düzenleyicinin bilinçli bir tercihidir ve anlamı açıktır: Rapor mevcutsa sunulur; mevcut değilse başvuru yine geçerlidir. Açık bir lafzı, metinde hiçbir değişiklik yapılmamışken "artık hükmünü yitirmiştir" diyerek okumak, yorum değil, contra legem bir düzeltme faaliyetidir. Genel Şartları değiştirme yetkisi kimdeyse, "varsa" ibaresini kaldırma yetkisi de ondadır; dilerse kaldırır ve bu tercihi yargısal denetime açılır. Yorum yoluyla ilga, hukuk metodolojisinin tanıdığı bir yol değildir. Kaldı ki lehe bir kaydın yorum yoluyla aleyhe daraltılması, tüketici ve sigortalı lehine yorum ilkesinin (TTK m. 1425 gerekçesinde de ifadesini bulan yaklaşımın) tam tersine işletilmesidir.

2. Atama zorunluluğu ile raporun başvuranın elinde olması, birbirinden tamamen farklı iki olgudur. "Eksper ataması zorunlu olduğuna göre rapor da vardır; öyleyse sunulması da zorunludur" çıkarımı, yeni rejimin işleyişini gözden kaçırmaktadır. 1 Ağustos 2026 rejiminde eksper, taraflarca değil merkezi sistem üzerinden atanmakta; raporun yazım takvimi zarar görenin iradesinin tamamen dışında ilerlemekte; rapor sigortacıya teslim edilmektedir. Atama zorunluluğu, sürecin başlatılacağını garanti eder; raporun belirli bir anda başvuranın elinde olacağını garanti etmez. "Varsa" kaydının işlevi tam da budur: Kayıt, raporun henüz mevcut olmadığı — yani yeni rejimde kural hâline gelen — durumu düzenler. Sayın Karasu'nun tezi kabul edilirse ortaya kronolojik bir kısır döngü çıkar: Rapor, hasar ihbarıyla başlayan sürecin ürünüdür; ama ihbarla başlayan başvurunun ön şartı da rapor sayılmaktadır. Başvuru raporu, rapor başvuruyu beklemektedir.

3. Sayın Karasu'nun kendi önerisi, tezini çürütmektedir. Önerilen sirküler maddesi, raporun "sigorta şirketine ve menfaat sahiplerine teslim edilmesini" hükme bağlamaktadır. Bu öneri, mevcut düzende raporun menfaat sahibine teslim edilmediğinin — yani zarar görenin, sunması istenen belgeye çoğu zaman erişiminin dahi bulunmadığının — zımni ikrarıdır. Kişiye, hukuken erişimi güvence altına alınmamış bir belgeyi sunma yükümlülüğü yüklenemez; imkânsızı yükleyen kural, kural olma vasfını yitirir.

4. Anayasa Mahkemesinin çizgisi: Hakkın özüne dokunan sınırlama ancak kanunla konulur. Bu tartışmanın anayasal çerçevesi, AYM'nin 17.07.2020 tarihli ve E. 2019/40, K. 2020/40 sayılı kararında (RG 09.10.2020, S. 31269) çizilmiştir. AYM bu kararla, KTK m. 90'daki "...ve bu Kanun çerçevesinde hazırlanan genel şartlarda..." ve "...ve genel şartlarda..." ibarelerini ve m. 92'nin (i) bendini — yani tazminat hakkının kapsamını Genel Şartlara, bir idari düzenlemeye bırakan hükümleri — iptal etmiştir. İptal gerekçesi kayda değerdir: Borcun kapsamının tespiti hususunda temel çerçeve ve ilkeler kanunla belirlenmeden idareye geniş takdir yetkisi bırakılması, kanunilik ölçütü yönünden Anayasa'nın 13. ve 48. maddelerine aykırıdır (kararın § 30-34). Aynı kararda KTK m. 97'deki yazılı başvuru şartı ise anayasaya uygun bulunmuştur; ancak bu sonucun dayanağı, şartın basit, külfetsiz ve tamamen zarar görenin kontrolünde bir ön adım olmasıdır.

Bu iki tespit yan yana konulduğunda tablo netleşir: AYM, kanun hükmü düzeyindeki bir yetki devrini bile hakkın kapsamına dokunduğu için iptal etmişken; kanunun da, Genel Şartların da altında yer alan bir sirkülerin — üstelik Genel Şartlardaki "varsa" kaydına rağmen — başvuru şartının içeriğini genişletmesi, kanunilik ilkesiyle açıkça bağdaşmaz. Bu noktada dürüst bir tartışma adına ekleyelim: AYM aynı kararda, KTK m. 99'daki "genel şartlarıyla belirlenen belgeleri" ibaresine yönelik itirazı reddetmiştir. Ancak bu ret, sirküleri kurtarmaz; çünkü (i) m. 99 başvurunun geçerliliğini değil, tazminatın muacceliyetini (belgelerin iletilmesinden itibaren sekiz iş günü) düzenler; (ii) ibarenin atıf yaptığı Genel Şartların kendisi eksper raporunu "varsa" kaydıyla saymaktadır; (iii) reddin konusu bir kanun hükmüdür — sirkülerin kanun ve Genel Şartlar hilafına şart ihdas etmesine anayasal dayanak oluşturmaz. Kısacası KTK m. 97'nin aradığı tek şey yazılı başvurudur; başvuruya 15 gün içinde cevap verilmemesi veya cevabın talebi karşılamaması hâlinde dava ve tahkim yolu kanun gereği açılır. Sirkülerin "rapor tamamlanmadıkça uyuşmazlık doğmamış sayılır" kurgusu, kanunun bu açık hükmünü idari işlemle askıya almaktadır.

III. Maluliyet Raporu Kıyası: Benzemeyenlerin Kıyası

Sayın Karasu, tezini Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin maluliyet raporuna ilişkin içtihadıyla ve özellikle 15.02.2023 tarihli, E. 2021/23765, K. 2023/1845 sayılı kararıyla desteklemektedir. Kararın tam metnini Adalet Bakanlığı Bedesten sistemi üzerinden inceledik; kararın gerçekliği ve aktarılan sonucu doğrudur. Doğru olmayan, bu karardan sirküler lehine çıkarılan sonuçtur.

1. Kararın ratio decidendi'si, sirküler tartışmasına taşınamaz. Anılan dosyada maluliyet raporu sigortacıya başvuru sırasında sunulmuştur; sorun raporun yokluğu değil, Erişkinler İçin Engellilik Değerlendirmesi Hakkında Yönetmelik uyarınca sürekli iş göremezliğin tespiti için gereken bir yıllık iyileşme süreci dolmadan düzenlenmiş olmasıdır. Yani karardaki "tamamlanamazlık", belgenin gecikmesinden değil, zararın kendisinin henüz tıbben ölçülebilir olmamasından kaynaklanmaktadır: İyileşme süreci tamamlanmadan sürekli maluliyet oranı hukuken tespit edilemez; ölçülemeyen zarar üzerinden yapılan başvuru bu nedenle geçerli sayılmamıştır. Araç hasarı ve değer kaybında ise zarar, kaza anında doğmuş ve ölçülebilir hâldedir; geciken şey zararın olgunlaşması değil, ölçümü yapacak görevlinin raporunu yazmasıdır. Birincisi maddi hukuka ilişkin bir olgunlaşma sorunu, ikincisi salt operasyonel bir gecikmedir. Benzemeyen durumlar arasında kıyas kurulamaz.

2. Kıyasın ikinci benzemezliği: Belgeye erişim. Maluliyet raporu, zarar görenin kendi girişimiyle — yetkili sağlık kuruluşuna başvurarak — temin edebileceği bir belgedir; alınması, zamanlaması ve sunulması onun kontrolündedir. Eksper raporu ise yukarıda açıklandığı üzere merkezi sistemce atanan eksperin, zarar görenin etkileyemeyeceği bir takvimle hazırladığı ve sigortacıya teslim ettiği bir belgedir. AYM'nin KTK m. 97'yi anayasaya uygun bulmasının gerekçesi — şartın zarar görenin kontrolünde ve külfetsiz olması — hatırlandığında, kontrolü tamamen üçüncü kişilerde olan bir belgeyi başvuru şartına dönüştürmenin bu gerekçeyle taban tabana zıt olduğu görülür.

3. Sayın Karasu'nun kendi ölçütü, eksper raporu bakımından usulden reddi imkânsız kılar. Sayın Karasu, Dairenin yaklaşımını şöyle özetlemektedir: Bazı eksikliklerde başvuru hemen reddedilmez, dava şartı tamamlatılır; ancak eksikliğin yargı sürecinde tamamlatılması imkânsızsa usulden ret onanır. Bu özet doğrudur — ve tam da bu ölçüt, sirkülerin savunulamazlığını gösterir. Çünkü eksper raporu, tanımı gereği her zaman tamamlanabilir bir delildir: Rapor yargılama sırasında sunulabilir, hakem heyeti bilirkişi incelemesi yaptırabilir, değer kaybı ve hasar bağımsız incelemeyle her aşamada tespit edilebilir. Maluliyetteki "bir yıllık iyileşme süreci" gibi tabiat kanunlarına bağlı, beklemekten başka çaresi olmayan bir engel burada yoktur. Sayın Karasu'nun benimsediği ölçüt tutarlı uygulanırsa varılacak tek sonuç şudur: Eksper raporu eksikliği, hiçbir zaman "tamamlanamaz" kategorisine giremeyeceğinden, hiçbir zaman usulden ret sebebi olamaz.

4. Dairenin güncel çizgisi de bu yöndedir. 2023 tarihli tek bir karardan genel kural üretilirken, aynı Dairenin daha yeni tarihli kararları çizgiyi netleştirmiştir. 4. HD, 06.01.2025 tarihli ve E. 2023/282, K. 2025/5 sayılı kararında, "usulüne uygun belgelerle başvuru yapılmadığı" gerekçesiyle verilen usulden ret kararını oy birliğiyle bozmuş; hakem heyetinin evrakı bizzat tamamlatması, çelişkili raporları irdelemesi ve işin esasına girmesi gerektiğine hükmetmiştir. 24.04.2025 tarihli ve E. 2023/13060, K. 2025/6574 sayılı kararında ise kaza tarihi mevzuatına uygun sağlık kurulu raporu sunulmadan yapılan başvuruya dayalı tahkim kararını esastan onamış; karardaki karşı oy, çoğunluğun yerleşik yaklaşımını bizzat şu cümleyle teslim etmiştir: "hiç başvuru olmaması halinde bu durumun yargılama sırasında tamamlanabileceği kabul edilmezken, eksik ve hatalı belge ile başvurulmasının tamamlanabileceği benimsenmektedir." Başka bir deyişle "eksik belgeyle başvuru geçersizdir" tezi, bugün Yargıtay'da ancak karşı oy düzeyinde kendine yer bulabilmektedir. HMK m. 115/2'nin, tamamlanabilir dava şartı eksikliğinde dahi önce kesin süre verilmesini emrettiği; doğrudan usulden reddin kanunun sistematiğinde son çare olduğu da hatırlanmalıdır.

IV. On Beş Günlük Süre Önerisi: Doğru Teşhis, Hükümsüz Reçete

Sayın Karasu'nun, raporun hazırlanmasına azami süre öngörülmemesini hak arama hürriyeti bakımından sakıncalı bulan tespitimize katılması ve bir çözüm önerisi geliştirmesi, tartışmanın en değerli kazanımıdır. Ne var ki öneri, üç nedenle sorunu çözmez.

1. Kabulün bugünkü hukuki sonucu görmezden gelinemez. Bir düzenlemenin "hak arama hürriyeti ve mahkemeye erişim hakkının ihlali riskini doğurduğu" kabul ediliyorsa, o düzenleme ileride iyileştirileceği ümidiyle bugün uygulanamaz. "Uygulama yeni başladığından zamanla eksikliklerin giderileceği" temennisi, bu süre zarfında başvurusu iade edilen, zamanaşımı riskiyle ve temerrüt faizinden mahrumiyetle baş başa bırakılan zarar görenler bakımından hukuki bir güvence değildir. Hakem heyetleri ve mahkemeler sirkülerle bağlı olmadığından, yapılması gereken bellidir: Kanuni çerçeve (KTK m. 97, m. 99; 5684 sayılı Kanun m. 30) uygulanmalı, sirkülerin kanuna aykırı kurgusuna itibar edilmemelidir.

2. Sirkülerin sakatlığı sirkülerle giderilemez. Önerilen madde de bir sirküler maddesidir. Oysa yukarıda ortaya konulduğu üzere sorunun kaynağı, başvuru ve dava şartlarına ilişkin bir konunun — AYM'nin kanun hükümlerini dahi iptal ettiği bir alanda — sirküler düzeyinde düzenlenmesidir. Hak arama hürriyetine ilişkin süreler ve şartlar kanun konusudur (AY m. 13, m. 36). Yetkisiz düzeyde konulmuş bir kural, aynı düzeyde konulacak ek kurallarla sıhhat kazanmaz; sakat temelin üzerine kat çıkılmaz.

3. Kanun, önerilen çözümü zaten içermektedir. KTK m. 97 uyarınca sigortacı başvuruya en geç 15 gün içinde cevap vermezse veya cevap talebi karşılamazsa dava ve tahkim yolu açılır; KTK m. 99 uyarınca tazminat, belgelerin iletilmesinden itibaren sekiz iş günü içinde muaccel olur. Yani kanun koyucu, sigortacı cephesindeki her türlü gecikmenin sonucunu zaten düzenlemiştir: Süre dolar, uyuşmazlık doğar, temerrüt işler. Rapor gecikmesinin riskini sigortacıya yükleyen bu kanuni denge dururken, sirkülerle önce bu denge askıya alınmakta, sonra askıya alınan dengenin yerine yeni bir idari süre inşa edilmektedir. Doğru olan, yeni süre ihdası değil, mevcut kanuni sürelerin uygulanmasına dönülmesidir. Kaldı ki önerinin kendi içinde de boşluklar vardır: 15 günlük sürenin başlangıcı olan "hasar ihbarı" tarihinin tespiti uyuşmazlık konusu olabilecek; süre aşımının tek yaptırımı "başvurunun reddedilememesi" olarak kaldığından, raporu geciktirmenin sigortacı bakımından hiçbir maliyeti bulunmayacak; sirkülerin "sigortacıya yüklenemeyecek etkenler" gibi muğlak ölçütleri varlığını sürdürecektir.

V. Raportörlerin Yetkisi: Katıldığımız Nokta ve Bu Noktanın Asıl Anlamı

Sayın Karasu'nun, başvuruların usulüne uygunluğuna ilişkin değerlendirmenin idari görev ifa eden raportörlerce değil, yargılama yetkisini haiz hakemlerce yapılması gerektiği yönündeki tespitine katılıyoruz. 5684 sayılı Kanun m. 30 sistematiğinde raportörün işlevi ön incelemeyle sınırlıdır; raportör eliyle fiilen usulden ret sonucu doğuran uygulamalar kanunla bağdaşmaz.

Ancak bu isabetli tespitin asıl anlamı üzerinde durulmalıdır: Raportörlerin sirküle dayanarak "uyuşmazlık doğmamıştır" değerlendirmesi yapması riski, bizzat sirkülerin yarattığı bir risktir. Başvurunun önüne "eksper raporu tamamlanmış mı" biçiminde, dosya üzerinden ve yargılama yapılmaksızın denetlenecek bir ön şart konulduğunda, bu şartın ilk uygulayıcısının raportör olması kaçınılmazdır. Sayın Karasu'nun önerisi, semptomu doğru teşhis etmekte; ancak semptomu üreten düzenlemeyi savunmaya devam etmektedir. Şart kalktığında, raportör sorunu da kendiliğinden ortadan kalkar.

VI. Sonuç

1. Genel Şartlar Ek-6'daki "varsa eksper raporu" ibaresi yürürlüktedir; açık lafız, "pratikte hükmünü yitirmiştir" denilerek yorum yoluyla ilga edilemez. Eksper atamasının zorunlu olması, raporun başvuru anında zarar görenin elinde olmasını gerektirmez; tam tersine yeni rejimde rapor, zarar görenin kontrolü dışındaki bir sürecin ürünüdür.

2. AYM'nin E. 2019/40, K. 2020/40 sayılı kararı, tazminat hakkının kapsamına dokunan düzenlemelerin kanunla yapılması gerektiğini kanun hükümlerini iptal edecek kararlılıkla ortaya koymuştur. Kanunun ve Genel Şartların altındaki bir sirkülerle, üstelik Genel Şartların açık lafzına rağmen başvuru şartı ihdası kanunilik ilkesine aykırıdır.

3. Maluliyet raporu içtihadıyla kurulan kıyas tutmaz: Oradaki "tamamlanamazlık" zararın henüz tıbben ölçülememesinden kaynaklanır; eksper raporu ise her zaman tamamlanabilir bir delildir. Sayın Karasu'nun benimsediği "tamamlatılması imkânsızsa usulden ret" ölçütü tutarlı uygulandığında, eksper raporu eksikliğinin hiçbir zaman usulden ret sebebi olamayacağı sonucuna varılır. 4. Hukuk Dairesinin 2025 tarihli kararları da bu yöndedir.

4. Azami süre bulunmamasının hak arama hürriyetini tehdit ettiğinin kabulü, sirkülerin bugünkü hâliyle uygulanamayacağının teyididir. Çözüm, sirküleri sirkülerle onarmak değil, kanuni çerçeveye (KTK m. 97, m. 99; 5684 sayılı Kanun m. 30) dönmektir: Süresinde cevaplanmayan başvuru uyuşmazlığı doğurur, tahkim yolu açılır, temerrüt işler.

5. Raportörlerin yargısal değerlendirme yapamayacağı tespitinde Sayın Karasu ile hemfikiriz; ancak bu riski üreten, bizzat savunulan sirkülerdir.

Eksper raporu bir delildir; başvuru ve dava şartı değildir. Sigorta hukukunun dengesi, zarar görenin tahkim kapısında bekletilmesiyle değil, kanunun öngördüğü sürelerin herkese eşit uygulanmasıyla korunur. Sayın Karasu'nun SEDDK'ya yönelttiği düzenleme çağrısına bir ekleme yaparak bitirelim: Kurumdan beklenen, sirküleri süre hükmüyle tahkim etmesi değil, kanunla çatışan bu kurguyu bütünüyle geri almasıdır. Bilimsel tartışmanın bu düzeyde sürmesi ise mesleğimiz ve hukukumuz adına kazançtır; Sayın Hocamızın katkısını bu vesileyle bir kez daha saygıyla selamlıyoruz.

Av. Melih Küçükcankurtaran

>> EKSPER RAPORU OLMAKSIZIN TAHKİM BAŞVURUSU MÜMKÜN MÜ?

SEDDK'nın 2026/02 Sayılı Sirkülerine ve Sirküleri Destekleyen Görüşe Eleştirel Bir Bakış

Kaynakça

· SEDDK, Motorlu Araç Sigortaları Kapsamında Sigorta Tahkim Komisyonuna Yapılacak Başvurular Hakkında Kurum Sirküleri (2026/02), Kurul Kararı 1862, 05.08.2026.

· Karasu, R., "Sigorta Tazminat Taleplerinde Eksper Raporu Sunma Zorunluluğuna İlişkin Eleştirilere Bilimsel Cevaplar ve Yeni Düzenleme Yapma Önerisi", hukukihaber.net, 08.08.2026.

· Karasu, R., "Eksper Raporu Olmaksızın Hasar ve Değer Kaybı Talebi: SEDDK'nın 05.08.2026 Tarihli Sirküleri Çerçevesinde Zorunlu Başvuru Şartının Değerlendirilmesi", hukukihaber.net.

· AYM, 17.07.2020, E. 2019/40, K. 2020/40 (RG 09.10.2020, S. 31269).

· Yargıtay 4. HD, 15.02.2023, E. 2021/23765, K. 2023/1845 (https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-hukuk-dairesinin-202123765-e-20231845-k-sayili-karari).

· Yargıtay 4. HD, 06.01.2025, E. 2023/282, K. 2025/5 (https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-hukuk-dairesinin-2023282-e-20255-k-sayili-karari).

· Yargıtay 4. HD, 24.04.2025, E. 2023/13060, K. 2025/6574 (https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-hukuk-dairesinin-202313060-e-20256574-k-sayili-karari).

· 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu m. 90, 92, 97, 99; 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu m. 30; 6100 sayılı HMK m. 114-115; 4721 sayılı TMK m. 2.

Bu yazı bilimsel eleştiri niteliğinde bir hukuki değerlendirmedir; belirli bir olaya hukuki tavsiye teşkil etmez. Anılan kararların tam metinleri Adalet Bakanlığı Bedesten sistemi ve AYM Norm Denetimi Bilgi Bankası üzerinden doğrulanmıştır.