Dünya Ekonomik Forumu 56. Zirvesi, “Diyalog Ruhu” temasıyla 20-24 Ocak’ta Davos’ta (İsviçre) gerçekleşti. ABD Başkanı Trump’un neden olduğu birkaç ufak gerginlik bir yana, Zirve, 64 Devlet ve Hükümet Başkanı ile Dünyanın önde gelen çeşitli iş insanlarının temanın ruhuna uygun olarak diyaloğa girebildiği, üstelik bunu beklemediğimiz şekilde açık sözlülükle yaptığı bir toplantı oldu.

Zirvenin hukuk Dünyası açısından en kayda değer ifadesi; daha doğrusu itirafı Kanada Başbakanı (aynı zamanda Kanada Eski Merkez Bankası Başkanı, İngiltere Eski Merkez Bankası Başkanı olan) Mark Carney’e aitti. Carney, konuşmasında tarihi bir özeleştiri yaparak "kurallara dayalı uluslararası düzen anlatısının" zaten kısmen yalan olduğunu, ama "mış gibi" yaptıklarını söyledi ve dedi ki: "Uluslararası hukukun, sanığın ya da mağdurun kim olduğuna bağlı olarak farklı ölçülerde bir titizlikle uygulandığının da farkındaydık."

Maskelerin Düştüğü Bir "Yeni Ortaçağ"

Carney’in bu itirafı, aslında küresel sistemin uzun süredir içinde bulunduğu bitkisel hayatın ilanıydı. Bugün Dünya, evrensel hukuk normlarından hızla uzaklaşarak, gücün haklıyı tayin ettiği bir Yeni Ortaçağ karanlığına sürükleniyor. Uluslararası hukuk, Devletlerin davranışlarını sınırlayan bir çerçeve olmaktan çıkarak, güçlülerin kendi ajandalarını meşrulaştırmak için kullandığı bir retorik aracı haline geldi.

Ukrayna’nın işgaliyle başlayan süreçte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kilitlenmesi, Gazze’de yaşanan insani trajedi karşısında Uluslararası Adalet Divanı’nın ihtiyati tedbir kararlarının sahada karşılık bulmaması, Cenevre Sözleşmelerinin hiçe sayılması; özgürlük, demokrasi, eşitlik, insan onuru, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygının timsali (!) bazı ülkelerin yetkililerinin, ifade özgürlüğünü yasal sınırlar dahilinde kullanan bireylere getirdikleri yersiz kısıtlamalar, iki egemen eşit olan Venezuela’da yapılanlar ile Danimarka’da yapılmak istenenlere gösterilen tepkilerin çifte standardı, Carney’in bahsettiği "farklı ölçülerdeki titizliğin" somut ve vicdanları yaralayan örneklerinden yalnızca birkaçı.

Yeni Ortaçağ kavramı, modern dünyadaki kaotik dönüşümü anlamlandırmak için kullanılan en çarpıcı teorilerden biri. Merkezi Devlet otoritesinin zayıfladığı, sınırların belirsizleştiği ve küresel güç dengesinin parçalanarak çok katmanlı bir yapıya dönüştüğü bir dönemi tanımlıyor. Bu düzende, modern ulus-devletlerin yerini çokuluslu şirketler, bölgesel güçler, dini yapılar ve hatta teknoloji devleri gibi devlet dışı aktörlerin yükselişi alır. Ekonomik olarak, zenginliğin belirli kalelerde (gettolarda veya teknoloji merkezlerinde) toplandığı, sosyal sınıflar arasındaki uçurumun derinleştiği bir "yeni feodalizm" göze çarpar. En önemlisi de, hukukun üstünlüğü ilkesi erozyona uğrar ve toplumlar evrensel değerler yerine kabileci, yerel veya ideolojik kimlikler etrafında parçalanmaya başlar.

Özetle Yeni Ortaçağ; teknolojik olarak çok ileri, ancak siyasi ve hukuki istikrar açısından karanlık, kuralsız ve güce dayalı bir geçiş sürecini ifade eder.

Korku, Bıkkınlık ve Ümitsizlik Sarmalı

Dünyanın dört bir yanındaki makul ve sağduyulu insanlar, artık sadece ekonomik krizlerden veya iklim değişikliğinden korkmuyor; asıl korku, sorumsuz ve hukuk tanımayan liderlerin yarattığı öngörülemezlikten kaynaklanıyor. Hukukun üstünlüğünün yerini liderlerin üstünlüğünün aldığı bu dönemde, bireyler kendilerini her zamankinden daha savunmasız hissediyor.

"Eğer güç her şeyse, o zaman hukuk neden var?" sorusu, modern toplumların temelini kemiren bir şüpheye dönüşüyor.

Musk’ın Teknolojik Bolluk Vizyonu ile Yeni Ortaçağ Arasındaki Çelişki

Davos’ta konuşan iş insanlarından biri Elon Musk’tı. Musk insanlığın tüm maddi ihtiyaçlarının yapay zekâ ve robotlar tarafından karşılandığı, kıtlığın sona erdiği bir geleceğe dair öngörüsünü paylaştı. Musk’a göre yapay zekâ ve insansı robotlar (Optimus), mal ve hizmet üretim maliyetini sıfıra yaklaştırarak evrensel yüksek gelir dönemini başlatacak.

Bu vizyonu gerçekleştirmek, Yeni Ortaçağ şartları altında mümkün değil çünkü Musk teknolojinin her sorunu çözeceğini savunurken, Yeni Ortaçağ yukarıda örneklerini verdiğimiz olaylar ve uluslararası hukukun can çekişmesiyle karakterize. Yani tüm maddi ihtiyaçların yapay zekâ ve robotlar tarafından karşılanması, teknik olarak her şeye sahip, ama hukuki ve insani olarak hiçbir güvencesi olmayan bir Dünya doğurur. Elde edilecek gelir de zaten adil bölüşülmez: Birey teknolojik feodalitenin insafına terk edilmiş bir dijital serf haline gelir.

Güç Dengesi mi, Hak Dengesi mi?

Yeni Ortaçağ’ın karanlığı, gücün teknolojik veya askeri olarak büyümesinden değil, bu gücü denetleyecek evrensel bir ahlaki ve hukuki pusulanın yitirilmesinden doğuyor. Hukuki güvencenin olmadığı bir Dünyada bolluk, bireyi özgürleştirmez; aksine onu kuralsız bir düzende yeni nesil bir bağımlılığa hapseder. Eğer uluslararası hukuk can çekişmeye devam ederse, Musk’ın robotları sadece refahı değil, kontrolsüz bir tahakkümü de üretir.

Sonuç: Bir Varoluş Meselesi Olarak Hukuk

Dünyanın içine girdiği bu kaos sarmalından çıkış, sadece ekonomik büyüme veya teknolojik sıçrama ile değil, "mış gibi" yapmaktan vazgeçip hukukun evrensel ilkelerini bir küresel anayasa titizliğiyle yeniden inşa etmekle mümkün olacak.

Demokrasi, insan hakları ve uluslararası hukuka riayet; devletlerin egemenlik haklarından verdikleri bir taviz değil, nükleer ve teknolojik bir Ortaçağ karanlığında insanlık medeniyetinin tek hayatta kalma sigortası.

Gelecek, otoriter liderlerin keyfi kararlarında değil, sanığın ve mağdurun kimliğinden bağımsız olarak işleyen, kör ama adil bir terazinin kollarında aranmalı.

Hukukun can çekiştiği bir Dünyada, cellatlar da dahil hiç kimse güvende değildir.