I. Anayasa Mahkemesi’nin Konuya Bakış Açısı ve Son Kararı

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) m.109 ve devamında düzenlenen adli kontrol müessesi ile ilgili olarak uygulamada birçok sorunla karşılaşılmaktadır[1]. Adli kontrol tedbirleri için Kanunda öngörülen azami sürelerin hesaplanmasında istinaf ve temyiz yolunda geçen sürelerin dikkate alınmaması sorunu bunlardan biridir.

Konu hakkında daha önce yayımlanan bir yazımızda özetle[2]; kanun yolu aşamalarından geçen sürenin adli kontrol tedbirinin süresinin hesabında dikkate alınmamasının, yani ilk derece mahkemesinin mahkumiyet kararı ile birlikte tedbir süresinin kesildiğinin kabul edilmesinin Kanunun lafzına uygun olmadığını, bu yaklaşımın esasen tutukluluk süresinin hesaplanmasında başvurulan “suç isnadına bağlı tutukluluk” ve “mahkumiyete bağlı tutukluluk” (“hükmen tutukluluk” veya “hüküm özlü tutukluluk”) ayırımına dayandığını, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun (YCGK’nın) 12.04.2011 tarih, 2011/1-51 E. ve 2011/42 K. sayılı kararında kabul edilen bu ayırımın da Kanunun lafzına ve sistematiğine aykırı olduğunu, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun bu ayırımı, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin (İHAM’ın) “uzun tutukluluk” şikayetlerini incelerken ortaya koyduğu ölçütlere dayandırdığını, oysa İHAM tarafından yapılan yorumların İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’ne (İHAS’a) özgü “özerk” yorumlar olduğunu ve bunların olduğu gibi iç hukuka aktarılmasının hatalı sonuçlara yol açacağını, ayrıca İHAS’ta azami tutukluluk sürelerine ilişkin bir düzenleme bulunmadığını, İHAM’ın başvurduğu ayırımın tutuklulukta geçen sürenin “makul” olup olmadığının tespitinde kullanıldığını, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı bakımından daha yüksek güvenceler öngören iç hukuk kuralları mevcut iken İHAM içtihadına atıfla kişi hürriyeti ile ilgili güvenceleri zayıflatacak yorumlarda bulunmanın insan hakları hukukunun amacına ve mantığına aykırı olduğunu, dahası Anayasa Mahkemesi’nin de (AYM’nin) YCGK ve İHAM içtihadına dayanarak, Kanunda yer almayan “suç isnadına bağlı tutukluluk” ve “mahkumiyete bağlı tutukluluk” ayırımını benimsediğini ifade etmiş, sonuç olarak Anayasanın ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ortaya koyduğu standartları esnetmek için İHAM içtihadının kullanılmasını eleştirmiştik[3].

“Tanınmış insan haklarının korunması” başlıklı İHAS m.53’e göre; “Bu sözleşme hükümlerinden hiçbirisi, herhangi bir yüksek sözleşmeci tarafın yasalarına ve onun taraf olduğu başka bir sözleşme uyarınca tanınmış olabilecek insan hakları ve temel özgürlükleri sınırlayacak veya onları ihlal edecek biçimde yorumlanamaz”. Konu bu kadar nettir ve bu konu ile ilgili iç hukuk itirazımızda da haklıyız.

AYM Genel Kurulu; 16.04.2026 tarih ve 33226 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan V.K. kararında (B. No: 2023/95649, 16/12/2025), bu tartışmaya önemli bir katkı sunmuştur. Yüksek Mahkeme; tutukluluk süresinin hesaplanmasında kullanılan ayırımı sürdürmekle birlikte, bu yaklaşımın adli kontrol tedbirleri bakımından uygulanamayacağını açıkça belirtmiştir. Buna göre, adli kontrol tedbirleri için öngörülen azami sürelerin hesabında kanun yolu aşamasında geçen süreler de dikkate alınmalıdır.

Başvuruya konu olayda, başvurucu hakkında 21.08.2016 tarihinde terör örgütüne üye olma suçundan soruşturma başlatılmış ve yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol tedbiri uygulanmıştır. 04.10.2018 tarihinde başvurucu hakkında 7 yıl 6 ay hapis cezasına hükmedilmiş, ancak kararda adli kontrol tedbirine ilişkin bir değerlendirme yapılmamıştır. İstinaf başvurusu 07.10.2019 tarihinde esastan reddedilmiş, bu kararda da adli kontrole dair bir değerlendirme yer almamıştır.

Temyiz incelemesi devam ederken, 05.10.2023 tarihinde, başvurucu yasadışı yollarla yurt dışına çıkmaya çalıştığı şüphesiyle açık denizde bulunan bir tekne içinde yakalanmış, sorgusunun ardından adli kontrol tedbirine uymadığı gerekçesiyle tutuklanmıştır. Tutuklama kararında; CMK m.110/A’da terör suçlarında adli kontrol tedbirleri için azami yedi yıllık sürenin öngörüldüğü, bununla birlikte kanun yolunda geçen sürelerin azami sürenin hesabında dikkate alınmayacağı belirtilmiştir. Bu karara karşı yapılan itirazda; yedi yıllık sürenin dolmasıyla birlikte adli kontrol tedbirinin kendiliğinden ortadan kalktığı, Kanunda tedbirin süresiyle ilgili olarak mahkumiyet kararından önce veya sonra şeklinde bir ayırım yapılmadığı ileri sürülmüşse de bu itiraz kesin olarak reddedilmiştir.

AYM, konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Adli kontrol altında geçecek süre” başlıklı CMK m.110/A’da; adli kontrolle ilgili azami süreler konusunda, suçun ağır cezalık olup olmaması dışında soruşturma ve kovuşturma evreleri arasında bir ayırım yapılmadığı gibi, hüküm öncesi ve hüküm sonrası şeklinde bir ayırıma da gidilmediğini, istinaf ve temyiz yolunda geçen sürelerin azami sürenin hesaplanmasında dikkate alınmayacağı kuralının yalnızca suç isnadına bağlı tutuklamalarda geçerli olduğunu, suç isnadına bağlı tutuklama ile mahkumiyete bağlı tutuklamanın farklı hukuki durumlar olarak değerlendirilmesi gerektiğini, ilk derece mahkemesinin mahkumiyet kararıyla birlikte kişinin kuvvetli suç şüphesi ve bir tutuklama nedenine bağlı olarak tutukluluk halinin sona erdiğini, mahkumiyete bağlı tutma ile suç isnadına bağlı tutma arasındaki nitelik farkından kaynaklanan bu ayırımın “özgürlükten yoksun bırakma niteliğinde dahi olmayan yurt dışına çıkış yasağı şeklindeki adli kontrol tedbiri için de geçerli olduğunu” ileri sürmenin mümkün olmadığını, dolayısıyla hüküm verildikten sonra adli kontrol tedbirinde geçen sürenin de hesaba katılması gerektiğini, somut olayda başvurucunun azami süresi aşılmış bir adli kontrol tedbirine uymadığı için tutuklandığını, süresi dolmuş bir tedbire uyulmaması nedeniyle tutuklama kararı verilmesinin kanuni dayanaktan yoksun olduğunu belirtmiştir (§ 40-41).

“Adli kontrol” başlıklı CMK m.109/3’de çeşitli seçenekleri bulunan adli kontrol tedbiri, temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasını farklı düzeylerde sınırlamaktadır. Kanun koyucu; bu tür tedbirler için azami süreler öngörerek, sınırlamaların ölçüsüz hale gelmesinin önüne geçmeyi hedeflemiştir. Bu açıdan bakıldığında, Genel Kurul kararının hak ve özgürlüklerin korunmasına önemli bir katkı sunduğu açıktır. Nitekim somut olayda olduğu gibi soruşturma aşamasında verilen bir adli kontrol kararı, düzenli ve titiz bir değerlendirmeye tabi tutulmadan yıllarca yürürlükte kalabilmektedir. Yargılamanın makul bir sürede bitirilmemesinin külfeti sanığa yüklenmemelidir.

II. Tutukluluk Tedbiri Kapsamında Görüşümüz ve Değerlendirmemiz

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Koruma Tedbirleri” başlıklı Dördüncü Kısmında düzenlenen tutuklama ile adli kontrol; Kanundaki yerlerinden de anlaşılacağı üzere birer koruma tedbiri olup, bunlarla ulaşılmaya çalışılan amaç, muhakemenin olabilecek en kısa sürede sonuçlandırabilmek, maddi hakikate ve adalete ulaşılabilmesi için delilleri toplamak, şüpheliyi veya sanığı elde tutmak ve muhakeme sonucu verilecek kararın infazını sağlayabilmektir.

Tutuklama ve adli kontrol; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi m.5 ile Anayasa m.19’da güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının sınırlanması anlamına geldiğinden, bunların Kanunda düzenlenen şartlarının varlığı halinde, ölçülü şekilde tatbik edilmeleri gerekmektedir. Bu nedenle; aynı zamanda makul sürede yargılanma hakkının da bir gereği olarak, tutuklulukta ve adli kontrolde geçebilecek azami süreler, CMK m.102 ile m.110/A’da düzenlenmiştir. Ancak bu sürelerin hangi aşamaları, ne kadar kapsadığı hakkında tartışma bulunmaktadır[4].

Belirtmeliyiz ki; her ne kadar tutuklulukta ve adli kontrolde geçecek azami sürelerin Kanunla belirlenmesindeki amaç, İHAS m.5’e, Anayasa m.36’ya ve m.141’e göre makul sürede yargılanma hakkı ile tedbirin cezalandırma boyutuna varmaması ise de, CMK m.102/2’de geçen “uzatma süresi toplam üç yılı (…) geçemez” ibaresi, 2+1 yıl uzatma olacak şekilde değil, 2+3 yıl, yani tutukluluk süresi toplam 5 yıl olabilecek şekilde kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı aleyhine yorumlanmaktadır. Tutuklulukta uzatma süresini ana süreden uzun sayan bu görüşün bir mantığı ve haklılığı olmadığı gibi, aleyhe görüş Kanunun lafzına da uygun düşmemektedir. Ancak uygulamada aleyhe yorumun yerleşik hale geldiği, hem uzatma süresinin ağır cezalık işlerde 3 yıl kabul edildiği ve hem de istinaf ve temyiz kanun yollarında geçen sürelerin azami tutukluluktan sayılmadığı görülmektedir.

CMK m.102/1-2’nin hangi aşamaları kapsadığı konusunda ise esasen hükmün lafzı yoruma açık değildir. Hüküm; ağır ceza mahkemesinin görevine giren ve girmeyen işler diyerek açık bir ayırıma gitmiş olup, işin niteliğine göre kovuşturma aşamasının bütününü, bir başka ifadeyle ilk derece, istinaf ve temyiz aşamalarının tümünü kapsayacak şekilde bir düzenleme içermektedir. Buna göre; “kanunilik” ilkesi gereği, belirtilen sürelerin tüm kovuşturma aşamasını kapsaması gerekmektedir.

Ancak uygulamada durumun farklı olduğu, hükümde belirtilen sürelerin sadece ilk derece yargılamasını kapsadığının kabul edildiği, bu ayırıma ise “hükmen tutukluluk” veya “hüküm özlü tutukluluk” gibi kavramlar oluşturularak gidildiği görülmektedir.

Kanaatimizce; soruşturma aşamasında geçerli olan azami tutukluluk süresi CMK m.102/4’de gösterildiğine göre, CMK m.102/1-2’de yapılan ayırımın, kovuşturma aşamasına ilişkin olduğuna dair şüphe bulunmamasına rağmen, suçsuzluk/masumiyet karinesi ile “sanık” sıfatı yok sayılarak, hükümde gösterilen azami sürelerin sadece ilk derece yargılamasını kapsadığını kabul etmek ve buna gerekçe olarak İHAM’ın uygulamasını göstermek, “kanunilik” ilkesine açıkça aykırı olup, “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı Anayasa m.13’ü de ihlal etmektedir. Çünkü temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması konusunda iç hukukumuz İHAS’tan daha yüksek bir standart öngörmüştür ve uygulama ile bu sınır, Kanunun lafzına aykırı şekilde genişletilmiştir[5].

Belirtmeliyiz ki; istinaf ve temyiz kanun yolları aşamalarında CMK m.2/1-b,f uyarınca kovuşturma aşaması ve sanıklık sıfatı devam ettiğinden, CMK m.102’de öngörülen azami tutukluluk sürelerinin dikkate alınması ve kanun yollarında geçen sürelerin tutukluluk sürelerinden mahsubu gerekir. Bu kabul, “Tanınmış insan haklarının korunması” başlıklı İHAS m.53’e de uygundur. İç hukukta bireyin daha yararına kurallar öncelikle gözetilip uygulanır[6].

AYM; kanun yolunda geçen sürelerin azami süre hesabına dahil edilmesi gerektiğini belirtirken, “Adli kontrolle ilgili azami süreler belirlenirken 5271 sayılı Kanunda soruşturma ve kovuşturma evreleri arasında bir ayrım yapılmadığı gibi hüküm öncesi ve hüküm sonrası şeklinde bir ayırım da yapılmamıştır” gerekçesine dayanmaktadır. Buna tamamen katılmakla birlikte, aynı gerekçenin tutukluluk süresinin hesabında kullanılmaması kanımızca tutarsızlık oluşturmaktadır. Nitekim 5271 sayılı CMK, tutuklama tedbiri yönünden de hüküm öncesi ve hüküm sonrası şeklinde bir ayırım yapmamaktadır. AYM’nin tutuklama sözkonusu olduğunda Kanunda öngörülmeyen bir ayırıma başvurması, adli kontrol tedbirleri sözkonusu olduğunda ise bu ayırımın kanuni dayanağının bulunmadığını söylemesi izaha muhtaç bir değerlendirmedir. AYM’ye göre; suç isnadına bağlı tutuklama ile hükme bağlı tutuklama arasındaki “nitelik farkı”, bu farklı yaklaşımı haklılaştırmaktadır. İlk derece mahkemesinin mahkumiyet kararıyla birlikte suç isnadına bağlı tutuklama halinin son bulması, kuşkusuz sanığın hukuki durumunu etkilemektedir; zira hükme bağlı tutuklamada, suç şüphesinin ve tutuklama nedenlerinden en az birinin varlığı aranmamakta, mahkumiyet kararı tek başına kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılmasını haklılaştırmaktadır. Buna karşın tutuklu kişi CMK’ya göre hala sanık konumunda olup suçsuzluk/masumiyet karinesinden yararlanmaktadır. Tutuklu sanığın kanun yolu aşamasında tahliye edilmesinin de mümkün olduğu gözönüne alındığında, tutuklulukta geçen sürenin mahkumiyet sonrası tutukluluğu kapsamaması kanaatimizce temellendirilmiş bir yaklaşım değildir.

Kanunda yeri olmayan, İHAM içtihadından alınarak hatalı uygulanan bu ayırımdan vazgeçilmesi, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına, İHAS’a göre daha yüksek koruma sağlayan Ceza Muhakemesi Kanunu’nun zorunlu bir gereğidir. “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı Anayasa m.13 gözardı edilemez.

Sonuç olarak; adli kontrol ve tutuklama tedbirlerinin azami süreleri konusunda devam eden ve kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına hukuka aykırı sınırlama getiren, kanun yolları aşamasında geçen sürelerin hesaba katılmamasından vazgeçilmelidir.

Prof. Dr. Ersan Şen

Doç. Dr. Erkan Duymaz

(Bu makale, sayın Prof. Dr. Ersan ŞEN tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)

----------

[1] https://www.hukukihaber.net/adli-kontrol-tedbirine-iliskin-sorunlar

[2] https://www.hukukihaber.net/adli-kontrol-tedbirinin-kuvvetli-suc-suphesine-dayanmasi-zorunlu-mudur

[3] https://www.hukukihaber.net/adli-kontrol-ve-tutukluluk-surelerinin-hesaplanmasinda-kanun-yolunda-gecen-surenin-dikkate-alinmamasi-sorunu

[4] https://www.hukukihaber.net/tutuklulukta-ve-adli-kontrolde-gececek-surelerin-hesabi-ve-kronik-rahatsizliklar

[5] https://www.hukukihaber.net/adli-kontrol-ve-tutukluluk-surelerinin-hesaplanmasinda-kanun-yolunda-gecen-surenin-dikkate-alinmamasi-sorunu

[6] https://www.hukukihaber.net/adli-kontrol-ve-tutukluluk-surelerinin-hesaplanmasinda-kanun-yolunda-gecen-surenin-dikkate-alinmamasi-sorunu