Giriş
Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu, 16 Aralık 2025 tarihinde karara bağladığı Veysel Kuşçu başvurusu [1] ile adli kontrol tedbirlerinin ve özellikle de yurt dışına çıkış yasağının azami sürelerinin hesaplanması konusunda önemli bir içtihat değişikliğine gitmiştir. Kararda, "dosya istinaf veya temyiz aşamasındayken adli kontrol süreleri işlemez" şeklindeki yerleşik uygulama Anayasa'nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına aykırı bulunmuştur. Mahkeme bu kararıyla, yurt dışına çıkış yasağı gibi temel bir hakka müdahale teşkil eden tedbirlerin belirsiz bir süre boyunca devam edemeyeceğini ve kanunda öngörülen yedi yıllık azami sürenin kanun yolu aşamasını da kapsadığını belirtmiştir.
Karara Konu Olay
Başvuruya konu olan olay, başvurucu Veysel Kuşçu hakkında Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından terör örgütü üyeliği suçundan soruşturma başlatılması ve bu kapsamda 21 Ağustos 2016 tarihinde Elazığ Sulh Ceza Hâkimliği tarafından yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol tedbiri uygulanmasına karar verilmesiyle başlamıştır. Elazığ 2. Ağır Ceza Mahkemesi, 4 Ekim 2018 tarihinde başvurucuyu 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırmış ancak bu mahkumiyet kararında adli kontrol tedbirine ilişkin herhangi bir değerlendirme yapmamıştır. Daha sonra dosya istinaf ve temyiz incelemesinden geçmiş ve bu süre zarfında da başvurucu hakkındaki yurt dışı yasağı devam etmiştir.
Başvurucu, 5 Ekim 2023 tarihinde, yani tedbirin uygulanmaya başlamasından yaklaşık yedi yıl bir buçuk ay sonra, Muğla'nın Bodrum ilçesi Turgutreis sahili açıklarında bir tekne içerisinde Yunanistan’ın Kos Adası’na geçmeye çalışırken yakalanmıştır. Bu yakalanma üzerine Elazığ 2. Ağır Ceza Mahkemesi, 6 Ekim 2023 tarihinde SEGBİS aracılığıyla başvurucunun sorgusunu yapmış ve başvurucunun yurt dışına çıkış yasağı şeklindeki adli kontrol tedbirine uymadığı gerekçesiyle ve Ceza Muhakemesi Kanunu'nun (CMK) 112. maddesine dayanarak tutuklanmasına karar vermiştir. Mahkeme bu kararında, terör suçlarında adli kontrolün azami yedi yıl uygulanabileceğini ancak dosyanın kanun yolunda olduğu sürelerin bu hesaba dahil edilmeyeceğini belirtmiştir.
Başvurucunun İddiaları
Başvurucu, 21 Ağustos 2016 tarihinde verilen adli kontrol tedbiri için kanunda öngörülen azami sürenin 21 Ağustos 2023 tarihinde dolduğunu belirtmiştir. Başvurucuya göre, kanunda adli kontrol tedbirinin süresiyle ilgili olarak "mahkumiyetten önce" veya "sonra" şeklinde bir ayrım yapılmamıştır. Bu nedenle, yedi yıllık azami süre geçtikten sonra adli kontrol kararının hükmünü devam ettirdiğini savunmanın kanuni bir temeli bulunmamaktadır.
Başvurucu ayrıca, ortada hukuken geçerli bir adli kontrol tedbiri kalmadığı için "tedbire uymama" gerekçesiyle tutuklama kararı verilemeyeceğini ileri sürmüştür. Tutuklama ve tutukluluğa itirazın reddi kararlarının gerekçesiz olduğunu, bu durumun adil yargılanma hakkı ile suçta ve cezada kanunilik ilkelerini ihlal ettiğini savunmuştur. Başvurucunun temel tezi, hukuken sona ermiş ve hükümsüz kalmış bir yükümlülüğün ihlal edildiğinden bahsedilemeyeceği ve bu sebeple yapılan tutuklamanın kişiyi hürriyetinden keyfi bir şekilde yoksun bıraktığı yönündedir.
AYM’nin Semih Aydın Başvurunda Konuya Yaklaşımı
AYM daha önce verdiği Semih Aydın kararında, [2] bir kişi hakkında ilk derece mahkemesi tarafından mahkumiyet kararı verildiğinde, kişinin hukuki durumunun "bir suç isnadına bağlı olarak tutuklu" statüsünden çıktığını kabul etmişti. Bu yaklaşıma göre, mahkumiyet kararıyla birlikte isnat olunan suçun işlendiği sabit görüldüğü için, kişinin hürriyetinden yoksun kalması artık "mahkûmiyete bağlı bir tutma" niteliği kazanmaktaydı.
Bu eski içtihat çerçevesinde, kanunda suç isnadına bağlı tutukluluk için öngörülen azami beş veya yedi yıllık sürelerin sadece ilk derece mahkemesi kararına kadar olan süreyi kapsadığı, dosyanın istinaf ve temyiz aşamalarında geçen sürelerin ise bu azami süre hesabına dahil edilmediği görüşü hakimdi. AYM bu kararında, tutuklama şartları ile mahkumiyet sonrası durum arasındaki farkın bu statü değişikliğini zorunlu kıldığını belirtmişti. Ancak Veysel Kuşçu kararında, bu kabulün adli kontrol tedbirlerine olduğu gibi yansıtılmasının hak ihlaline yol açtığını tespit ederek bu alanda önemli bir içtihat değişikliğine gitmiştir
İçtihat Değişikliği ve Adli Kontrol Sürelerinin Kesinliği
Veysel Kuşçu kararında AYM, mahkumiyete bağlı tutma ile suç isnadına bağlı tutmanın nitelik farkından kaynaklanan bu tespitin, yurt dışına çıkış yasağı gibi adli kontrol tedbirleri için geçerli sayılamayacağını kesin bir dille belirtmiştir. Mahkeme, adli kontrolle ilgili azami süreler belirlenirken CMK’da soruşturma ve kovuşturma evreleri arasında bir ayrım yapılmadığı gibi, hüküm öncesi ve hüküm sonrası şeklinde bir ayrım da yapılmadığına dikkat çekmiştir. Bu durum, hürriyeti bağlayıcı bir ceza infazı niteliği taşımayan tedbirlerin, sanık hakkındaki kesin hüküm verilene kadar geçen her aşamada kanuni süre sınırlamasına tabi olduğunu göstermektedir.
Mahkeme, adli kontrol tedbirinin niteliği gereği "özgürlükten yoksun bırakma" boyutuna ulaşmadığını, dolayısıyla tutukluluktaki statü değişikliği argümanının burada bir karşılığı bulunmadığını vurgulamıştır. Bu yeni yaklaşıma göre, adli kontrol süreleri bakımından mahkumiyet kararı süreyi durdurmamakta ve kanunda öngörülen azami yedi yıllık süre, dosya hangi aşamada olursa olsun işlemeye devam etmektedir. AYM bu tespitiyle, adli kontrol tedbirlerinin sanıklar üzerinde bir "sonsuz yasak" mekanizmasına dönüşmesini engellemeyi amaçlamış ve kanun yolunda geçen zamanın da azami sürenin hesabına dahil edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
AYM’nin İhlal Gerekçesi
AYM iki sebeple ihal tespiti yapmıştır. İlk olarak Mahkeme, CMK’nın 110/A maddesi uyarınca terör suçlarında adli kontrolün en fazla yedi yıl sürebileceğini ve bu sürenin tedbirin başladığı 21 Ağustos 2016 tarihinden itibaren kesintisiz hesaplanması gerektiğini belirtmiştir. Başvuruya konu olayda, bu sürenin 21 Ağustos 2023 tarihinde dolduğu ve bu tarihten sonra başvurucu hakkında hukuken geçerli bir adli kontrol yükümlülüğü kalmadığı vurgulanmıştır. Hukuken sona ermiş ve hükümsüz kalmış bir tedbirin ihlali gerekçesiyle tutuklama kararı verilmesinin kanuni bir temelinin bulunmadığı ifade edilmiştir.
İkinci olarak Mahkeme, ilk derece mahkemesinin yetki aşımı üzerinde durmuştur. Elazığ 2. Ağır Ceza Mahkemesi, tutuklama kararını verirken sadece tedbir ihlaline değil, genel tutuklama nedenlerini içeren CMK'nın 100. maddesine de dayanmıştır. Ancak AYM, dosya Yargıtay aşamasındayken ilk derece mahkemesinin genel hükümlere dayanarak yeni bir tutuklama kararı vermesini sağlayacak açık bir kanun hükmünün bulunmadığına dikkat çekmiştir. Kanun koyucu, derece mahkemesine sadece "adli kontrol tedbirine uyulmaması" durumunda (CMK m. 112) istisnai bir tutuklama yetkisi tanımıştır; fakat ortada süresi dolmuş bir tedbir olduğu için bu yetkinin de kullanılamayacağı belirtilmiştir. Bu yetki aşımı, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlali olarak nitelendirilmiştir.
Tazminat, Yargılama Gideri ve Karşı Oy Gerekçesi
AYM, tespit edilen bu ihlalin yalnızca tespitiyle giderilemeyecek manevi zararların varlığını kabul ederek, başvurucuya 167.000 TL manevi tazminat ve ayrıca başvurucu tarafından yapılan giderler için de 42.220,60 TL yargılama gideri ödenmesine karar verilmiştir.
Karara üye Ömer Çınar muhalif kalmış ve karşı oy gerekçesinde, başvurucunun illegal yollarla kaçarken yakalanmış olmasının somut bir kaçma şüphesi oluşturduğunu savunmuştur. Çınar’a göre, dosya temyiz aşamasında olsa dahi sanığın teknede kaçarken yakalanması, CMK'nın 100. maddesi kapsamında tutuklama için yeterli, meşru ve ölçülü bir neden teşkil etmektedir. Yerel mahkemenin sanığın ifadesini alarak bu tespiti yapmasının hukuka uygun olduğunu ve yargısal takdir yetkisinin keyfi olmadığını ileri sürmüştür. Ancak Genel Kurul çoğunluğu, kaçma olgusundan bağımsız olarak, sürecin kanuni usullere ve sürelere uygun yürütülmemesini esas alarak ihlal sonucuna ulaşmıştır.
Sonuç
AYM’nin Veysel Kuşçu kararı, ceza muhakemesi sisteminde kanunilik ilkesinin ve kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının korunması adına önemli bir karardır. Bu kararla birlikte, yurt dışına çıkış yasağı şeklindeki adli kontrol tedbirinin uygulanmaya başlandığı andan itibaren sürenin kesintisiz olarak işleyeceği tescil edilmiştir. Kanunda öngörülen azami yedi yıllık sürenin, dosyanın istinaf ve temyiz aşamalarında geçirdiği süreleri de kapsadığı ve bu yedi yıllık sınırın hiçbir gerekçeyle aşılamayacağı hüküm altına alınmıştır.
AYM’nin, daha önceki içtihatlarında başvurduğu ve özgürlüğü kısıtlayıcı tedbirlerin süresini belirsizleştiren "mahkumiyet sonrası statü değişikliği" şeklindeki sorunlu yaklaşımından vazgeçmesi hukuk güvenliği açısından son derece değerlidir. Hürriyeti bağlayıcı bir ceza infazı niteliği taşımayan yurt dışına çıkış yasağı gibi tedbirlerin ilgililer üzerinde yıllarca süren keyfî ve sonsuz bir yasağa dönüşmesinin önüne geçilmiş ve yargılama makamlarının yetki sınırları kanunilik ilkesi çerçevesinde yeniden çizilmiştir.
Bu tarihi içtihat değişikliğinin uygulamadaki yansımaları önemli olacaktır. Mevcut durumda, hakkında uygulanan yurt dışına çıkış yasağı şeklindeki adli kontrol tedbiri, kanun yolu aşamaları da dahil edildiğinde yedi yıllık kanuni azami süreyi doldurmuş olan ve benzer mağduriyetleri yaşayan kişiler, AYM’nin bu kararını gerekçe ve emsal göstererek ilgili mahkemelerden haklarındaki tedbirin kaldırılmasını talep edebilirler. Bu yönüyle karar, uzun süren yargılamalar nedeniyle yıllarca seyahat özgürlüğünden mahrum bırakılan kişiler için güçlü bir hukuki dayanak ve çözüm yolu sunmaktadır.
-----------
[1] https://www.hukukihaber.net/aymnin-202395649-basvuru-numarali-karari
[2] https://www.hukukihaber.net/aymnin-2023104438-basvuru-numarali-karari