Giriş

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi, 5 Mayıs 2026 tarihinde kamuoyuna açıkladığı Yasak/Türkiye kararında (Başvuru No. 17389/20), başvurucu Şaban Yasak’ın Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesinin 2. fıkrası uyarınca “silahlı terör örgütü üyeliği” suçundan mahkumiyetinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 7. maddesinde güvence altına alınan suç ve cezaların kanuniliği ilkesini ihlal ettiğini oy çokluğuyla tespit etmiştir. Mahkeme ayrıca, başvurucunun Çorum Cezaevi’ndeki gözaltı ve tutukluluk koşulları nedeniyle AİHS’nin 3. maddesinde yer alan insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele yasağının da ihlal edildiğine hükmetmiştir.

Bu karar, AİHM İkinci Dairesi’nin 27 Ağustos 2024 tarihli kararını açıkça tersine çevirmiş ve Büyük Daire’nin 26 Eylül 2023 tarihli Yüksel Yalçınkaya v. Türkiye ([GC], no. 15669/20) kararında ortaya koyduğu temel ilkeleri pekiştirmiş, daha da belirgin ve kapsamlı hâle getirmiştir. Daire kararında, yüz binlerce mensubu olan bir yapı sanki yokmuş gibi ele alınmıştı. Büyük Daire ise bu yapının uzun yıllar boyunca çok sayıda okul, dershane, yurt ve öğrenci eviyle toplumun içinde açık ve yasal çerçevede faaliyet gösterdiğini, siyasiler dâhil toplumun farklı kesimlerinden birçok ailenin çocuklarını bu kurumlara gönderdiğini, toplumun önde gelen düşünürleri ve farklı siyasi çevrelerden birçok kişinin bu faaliyetlerin toplumsal barışa ve eğitime katkılarını yıllarca övgüyle dile getirdiğini vurgulamıştır.

Kararın Arka Planı

15 Temmuz 2016 darbe girişimine kadar bu yapı, genel olarak devletin denetimi altında ve yasal çerçevede faaliyetlerini sürdürmüştü. Dönemin devlet yetkililerinin ve kamu otoritelerinin açık veya örtülü desteği, bu faaliyetlerin hukuka uygun ve meşru olduğu yönünde güçlü bir algı oluşturmuştu. Nitekim dava kapsamındaki savunmalarda da vurgulandığı üzere, en azından 15 Temmuz 2016’ya kadar bu yapının gelecekte bir gün terör örgütü olarak nitelendirileceği yönünde genel kabul görmüş bir yaklaşım bulunmamaktaydı. Bu durum, başvurucunun eylemlerinin suç teşkil ettiğini objektif olarak öngörebilmesini imkansız kılmaktaydı.

Bu tür eğitim ve barınma faaliyetlerinin doğal olarak bir düzeni vardı. Bu düzenin sağlanması için gönüllü sorumluluk üstlenen kişiler bulunması da son derece olağandı. Buna rağmen İkinci Daire, bu sivil ve sosyal nitelikli faaliyetleri “silahlı terör örgütü üyeliğine gösterge” sayılabileceği yönünde değerlendirme yapmış ve öğrenci sorumluluğu (BTM/BBTM) gibi görevler, Daire kararında örgütsel terör faaliyeti kapsamında sunulmuştu. Daire, böylece Türk mahkemelerinin ByLock ve benzeri verilerden hareketle uyguladığı varsayımsal ve otomatik cezalandırma mantığına onay vermişti. Ayrıca Daire kararında yerel mahkemelerin dayanmadığı bazı doğrulanmamış bilgi ve belgeler ile hükümetin sonradan yaptığı yorumlar etkili olmuştu. Ancak kanunilik incelemesinde esas alınması gereken başvurucunun mahkumiyetine temel oluşturan yerel mahkeme kararları ve o tarihteki dosya kapsamıydı.

Yerel Mahkemelerin Yaklaşımındaki Temel Kusur: Manevi Unsurun Bireyselleştirilmemesi

Başvurucunun 2011-2014 yılları arasında Çorum’da gönüllü öğrenci sorumluluğu yapmış olması, hatta bölge sorumlusu olarak görev alması, Daire tarafından cezalandırma için yeterli görülmüştü. Dosyadaki en önemli sorunlardan biri, manevi unsurun (kastın) bireysel olarak incelenmemesiydi. Yerel mahkemeler, başvurucunun bu yapıya atfedilen şiddet amacını bilip bilmediğini ve bu amacı isteyip istemediğini somut olarak araştırmamıştı. Bunun yerine, mensubiyet veya ilişki üzerinden neredeyse otomatik bir suçluluk varsayımı kurulmuştu. Bu yaklaşım, yüz binlerce kişinin benzer şekilde “hiyerarşik yapı içinde” kabul edilmesine ve bireysel suçluluğun ortadan kalkmasına yol açan varsayımsal bir sorumluluk anlayışını yansıtmaktaydı.

Mahkumiyetin dayanağı yalnızca öğrenci sorumluluğu değildi. Başvurucunun devlet tarafından ruhsatlandırılan ve denetlenen Çorum Eğitim Hizmetleri A.Ş.’de çalışması, müstear (kod) isim kullandığı iddiası, HTS kayıtlarındaki sınırlı temaslar ve Bank Asya’daki rutin hesap hareketleri de delil olarak kabul edilmişti. Oysa bunların tamamı, işlendiği tarihte yasal ve olağan faaliyetlerdi. Hiçbiri başvurucunun şiddet içeren bir eyleme katıldığına, böyle bir eylemi desteklediğine veya terör amacıyla hareket ettiğine somut bir bağ ortaya koymamaktaydı.

Halbuki Birleşmiş Milletler Özel Raportörlerinin de belirttiği gibi, bu yapının silahlı terör örgütü olarak ilan edilmesine ilişkin süreç, ne usul güvencelerine ne de model terör tanımına uygundu. Nitekim Yüksel Yalçınkaya ve Akgün kararlarından sonra AİHM’in verdiği çok sayıda karar ile BM Keyfi Tutuklama Çalışma Grubu’nun görüşleri de aynı yöndeydi. Bu kararlarda, temel hak ve özgürlüklerin kullanımı niteliğindeki eylemlerin, Yasak dosyasında olduğu gibi, silahlı terör örgütü üyeliğine dayanak yapılamayacağı açıkça ortaya konulmuştu.

Büyük Daire’nin Değerlendirmesi ve Yalçınkaya İçtihadının Genişletilmesi

Nihayet Büyük Daire, bugün açıkladığı kararla İkinci Daire’nin bu dosyadaki kararını geri çevirmiştir. Özellikle Yüksel Yalçınkaya kararında altını çizdiği suç ve cezaların kanuniliği ilkesine bağlılığını bir kez daha teyit etmiştir. Büyük Daire, bu yeni kararı ile, daha önce Yüksel Yalçınkaya kararında ortaya koyduğu kriterleri pekiştirmiş ve daha belirgin, daha sistematik ve daha kapsamlı hâle getirmiştir. Bu kriterler, yalnızca 15 Temmuz sonrası yargılamalar bakımından değil, tüm terör davaları bakımından uygulanması gereken temel güvencelerdir.

Birleşmiş Milletler Terörle Mücadele ve İnsan Haklarının Teşviki ve Korunması Özel Raportörü Ben Saul’un Büyük Daire aşamasında sunduğu üçüncü taraf görüşü de kararın temel dayanaklarındandır. Raportör, terör örgütü tanımının dar ve belirli olması gerektiğini vurgulamış; bir yapının terör örgütü sayılabilmesi için esas amacının terör eylemlerini kasıtlı olarak gerçekleştirmek veya kolaylaştırmak olması gerektiğini belirtmiştir. Örgüt üyeliği bakımından ise, bireyin eylemlerinin bir terör eylemine doğrudan ve somut katkı sağlaması, kişinin örgütün terör amacını bilmesi ve bu doğrultuda hareket etmesi gerektiğini ifade etmiştir.

Raportöre göre, bir organizasyonun faaliyetlerine (bunlar “gizli” olarak değerlendirilse dahi) katılmak tek başına suçluluk veya terör amacına dair bilgi göstergesi değildir. Bu durum, özellikle ifade, din ve örgütlenme özgürlüklerinin sınırlı olduğu ülkelerde daha da önem taşımaktadır. Aynı şekilde, büyük, çeşitli ve dağınık yapılarda bir kişinin sorumluluk veya liderlik üstlenmesi de tek başına örgütün terör amacını bildiğini göstermez. Büyük Daire, bu uluslararası standartları iç hukuka uygulayarak Türk mahkemelerinin genel ve soyut değerlendirmelere dayalı yaklaşımını reddetmiştir.

Büyük Daire, başvurucunun mahkûmiyetine dayanak yapılan unsurların (gönüllü faaliyetler, yasal çalışma, iletişim kayıtları ve bankacılık işlemleri) tek başına veya birlikte değerlendirildiğinde suçun maddi ve manevi unsurlarını karşılamadığını açıkça ortaya koymuştur (§§81, §212). Mahkeme, başvurucunun dosyasında yer alan fiillerin hiçbirinin somut bir terör eylemine yakın ve gerçek bir katkı oluşturmadığını değerlendirmiştir (§§81, §212).

Büyük Daire, başvurucunun silahlı terör örgütü üyeliğinden mahkûmiyetinde, suçun manevi unsurunun (kastın) bireysel ve somut biçimde değerlendirilmediğini tespit etmiştir (§§193, §212). Mahkeme, ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesini vurgulayarak, yerel mahkemelerin başvurucunun suç kastını ortaya koymadan mahkumiyet kararı vermesinin Sözleşme’ye aykırı olduğunu belirtmiştir (§§193, §212).

Bu kapsamda Büyük Daire, yerel mahkemelerin başvurucunun cezai sorumluluğunu yalnızca genel ve soyut değerlendirmelere dayanarak, bireyselleştirilmiş ve bağlamsal bir analiz yapmaksızın tesis ettiğini ortaya koymuştur (§§81-84, §212). Özellikle, başvurucunun faaliyetlerinin gerçekleştiği zaman dilimiyle sınırlı bir inceleme yapılmadan, sonradan yapılan nitelendirmeler üzerinden sorumluluk yüklenmesi eleştirilmiştir (§§81, §212).

Mahkeme ayrıca, başvurucunun eğitim alanındaki rolüne dayanılarak mahkum edilmesini, ancak bu rol ile örgütün stratejik yapıları arasında kişisel, işlevsel veya hiyerarşik bir bağın varlığının ortaya konulmamasını hukuka aykırı bulmuştur (§§81, §212). Başvurucunun sorumluluklarının kapsamı ve niteliği somut biçimde belirlenmemiştir (§§81, §212).

Bunun yanında, Büyük Daire, bu yapının zaman içinde geçirdiği dönüşüme ilişkin (Türk hükümeti ve yargı makamları tarafından sonradan resmedilen) genel değerlendirmelere dayanılmasını, başvurucunun bu dönüşümün farkında olduğunun ve buna rağmen bu yapıyla bağlantısını sürdürdüğünün somut olarak gösterilmemesi nedeniyle yetersiz görmüştür (§§81, §212).

Sonuç olarak Mahkeme, başvurucunun cezalandırılmasının, kişisel cezai sorumluluğun temelini oluşturan zihinsel bağ (manevi unsur) ortaya konulmadan gerçekleştirildiğini tespit etmiş ve bu durumun, bireyin kusuru olmaksızın cezalandırılamayacağı ilkesini ihlal ettiğine hükmetmiştir (§§193, §212).

Büyük Daire, İkinci Daire’nin “Yalçınkaya davasından farklı olarak burada daha geniş bir delil yelpazesi bulunduğu” yönündeki yaklaşımını açıkça reddetmiştir. Mahkeme, delillerin sayısı veya çeşitliliğinin belirleyici olmadığını; esas meselenin, suçun maddi ve özellikle manevi unsurlarının başvurucu bakımından bireyselleştirilmiş ve somut bir şekilde ortaya konulup konulmadığı olduğunu vurgulamıştır (§§81, §212). Bu yönüyle Büyük Daire, Yalçınkaya içtihadını genişletmiş ve “çok sayıda delil”e dayanmanın, kast unsuru ortaya konulmadan verilen mahkûmiyetleri meşrulaştıramayacağını açıkça ortaya koymuştur (§§81, §212).

Büyük Daire’ye göre, terör örgütü üyeliği suçunda belirleyici olan, kişinin örgütle temasının varlığı değil, bu temasın niteliği ve suç kastını ortaya koyup koymadığıdır. TCK 314/2 kapsamında mahkumiyet için, kişinin örgütün amaçlarını ve şiddet yöntemlerini bildiği, ayrıca örgüte bilerek ve isteyerek bağlılık gösterdiği somut biçimde ispatlanmalıdır. Bu yaklaşım, kolektif aidiyet veya varsayımsal iştirak yerine, kişiye özgü cezai sorumluluğu ve manevi unsurun açıkça tespitini zorunlu kılar (§§202-203).

Sözleşmenin 3. Maddesinin İhlali

Büyük Daire, başvurucunun Çorum Cezaevi’ndeki tutukluluk koşullarını da ayrı bir başlık altında incelemiştir. 15 Temmuz sonrası Türkiye’de birçok ceza infaz kurumunda mahkum ve tutuklu sayısı önemli ölçüde artmıştır. Başvurucu, 6 Şubat 2017 tarihinden itibaren Çorum Cezaevi’nde tutulmuştur; ilk 13 ay F-5 koğuşunda, ardından üç yıldan fazla F-10 koğuşunda kalmıştır. Cezaevi, belirgin bir aşırı kalabalık sorunuyla karşı karşıyadır: Azami kapasitesi ranza ilavesiyle 1.592 kişiye çıkarıldığı halde, fiili sayı 1.950 ile 2.000 kişi arasında seyretmiştir. Bu kronik aşırı kalabalık, yetersiz hijyen tesisleriyle birleşmiştir.

Başvurucunun uyku düzenindeki yaşanan olumsuzluklar da dikkat çekicidir: Toplam 14 ay boyunca koğuşta bireysel yatağı olmamış, bu süre zarfında mahremiyetten yoksun kalmış, gece boyunca ışığa maruz kalmış ve uykusu sürekli bölünmüştür. Ayrıca avlunun sadece 64,36 m² olması nedeniyle bu kadar çok kişiyle açık hava egzersizi imkanı son derece sınırlı kalmış; bu durum aşırı kalabalığın zararlı etkilerini daha da ağırlaştırmıştır. Tespit edilen eksiklikler tesadüfi veya istisnai değil, yaklaşık dört yıl boyunca devam etmiştir. Mahkeme, bu koşulların tutukluluğun kaçınılmaz ıstırabının ötesine geçtiğini ve AİHS 3. maddesinin gerektirdiği asgari şiddet eşiğine ulaştığını değerlendirmiş ve Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmiştir.

Tazminat ve Masraf

Mahkeme, 3. madde ihlali nedeniyle başvurucunun uğradığı manevi zarar karşılığında 2.800 Euro manevi tazminat ve ayrıca dava masrafları ve harcamalar için 9.050 Euro ödenmesine karar vermiştir.

Kararın Kapsamı ve Türk Yargı Sistemine Etkileri

Yasak kararı, yalnızca bir başvurucuya ilişkin olmayıp, aynı hukuki mantıkla mahkum edilen binlerce dosyanın hukuki temelini doğrudan etkileyen bir karar niteliğindedir. Karar, Yüksel Yalçınkaya kararında Büyük Daire’nin önündeki meselenin yalnızca ByLock veya belirli deliller meselesi olmadığını, asıl sorunun Türk yargısının 2016 sonrasında suçun maddi ve manevi unsurlarını belirsizleştirmesi, yasal faaliyetleri geriye dönük olarak suç deliline dönüştürmesi ve bireysel kastı varsayımsal biçimde kabul etmesi olduğunu bir kez daha teyit etmiştir. Yasak dosyası da farklı faaliyetler üzerinden (gönüllü öğrenci sorumluluğu, yasal çalışma, HTS kayıtları, Bank Asya işlemleri) aynı yapısal sorunun bir yansımasıdır. Büyük Daire’nin bu tespiti, terörle mücadele adı altında yürütülen yargılamalarda bireysel sorumluluk ilkesinin ve kanunilik güvencesinin sistematik olarak göz ardı edildiğini ortaya koymakta ve tüm benzer davalar için emsal teşkil etmektedir.

Yüksel Yalçınkaya ve Akgün kararlarından sonra AİHM’in verdiği çok sayıda karar ile BM Keyfi Tutuklama Çalışma Grubu’nun görüşleri de aynı yöndeydi. Bu kararlarda, temel hak ve özgürlüklerin kullanımı niteliğindeki eylemlerin, Yasak dosyasında olduğu gibi, silahlı terör örgütü üyeliğine dayanak yapılamayacağı açıkça ortaya konulmuştu. Buna rağmen yargı makamları, Büyük Daire’nin verdiği mesajı görmeli ve evrensel hukukun temel ilkelerine geri dönmelidir.

Yalçınkaya ve Akgün kararlarından sonra verilen çok sayıda ihlal kararına rağmen, Türk yargı makamları bu kararları dar ve sınırlayıcı bir çerçevede yorumlamayı tercih etmiştir. Bu yaklaşımda, emsal kararların yalnızca ByLock kullanımıyla sınırlı olduğu ileri sürülmüş ve başka delillerle mahkumiyetlerin sürdürülebileceği kabul edilmiştir. Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi de kararlarında bu dar bakış açısını benimsemiş ve ilk derece ve istinaf mahkemelerine AİHM içtihadıyla uyumlu bir yol göstermemiştir. Yalçınkaya sonrası verilen ihlal kararları gereği açılan bazı yeniden yargılama dosyalarında, ilk derece mahkemelerince verilen yeni mahkumiyet kararları da aynı dar çerçeveli yaklaşımın ürünü olmuştur.

Anayasa Mahkemesi ise dosyalarda, en iyi ihtimalle birkaç göstermelik gerekçeli karar hakkı ihlali kararı vermiş; buna karşılık suç ve cezaların kanuniliği ilkesini büyük ölçüde görmezden gelmiştir. Bu tutum, AİHM Büyük Dairesi’nin Yasak kararıyla mevcut uygulamanın artık sürdürülemez olduğunu açıkça ortaya koymasıyla çelişmektedir. Karar, Türk yargı sistemindeki yapısal sorunu bütün açıklığıyla ortaya koymuş ve “çok sayıda delil”e veya “geniş delil yelpazesi”ne dayanmanın, kast unsuru somut ve bireyselleştirilmiş biçimde tespit edilmeden verilen mahkûmiyetleri meşrulaştıramayacağını netleştirmiştir.

Sonuç olarak Yasak kararı, binlerce benzer dosyada yerel mahkemelerin genel ve soyut değerlendirmelerle yetinmesi, zaman dilimiyle sınırlı bireysel inceleme yapmaması, eğitimdeki gönüllü rolleri stratejik terör bağlantısına dönüştürmesi ve dönüşüm sürecine dair farkındalığı ispat etmeden sorumluluk yüklemesi gibi ortak kusurları doğrudan hedef almaktadır. Bu karar, terör örgütü üyeliği suçlamalarında kolektif aidiyet yerine kişiye özgü cezai sorumluluğun ve manevi unsurun (kastın) somut tespitinin zorunlu olduğunu bir kez daha vurgulamakta ve Türk hukuk uygulamasının evrensel standartlara uyum sağlaması için güçlü bir hukuki ve ahlaki zemin oluşturmaktadır.

Sonuç ve Beklentiler

Hükümet ve yargı makamları, AİHM içtihadını AİHS’in temel ilkeleri ışığında yorumlayarak uygulamalı ve kanunilik ilkesine ve bireysel cezai sorumluluğa dayalı bir yargılama pratiğine geri dönmelidir. Yasak kararı, yalnızca başvurucu Şaban Yasak’ın mağduriyetini gidermekle kalmamakta; binlerce benzer dosya için hukukun üstünlüğünün ve bireysel adaletin yeniden tesisi yolunu açmaktadır. Büyük Daire’nin bu cesur ve ilke odaklı yaklaşımı, AİHM içtihadının terörle mücadele ile insan hakları arasındaki hassas dengeyi koruma konusundaki kararlılığını bir kez daha teyit etmiştir.

Yasak kararı, AİHM Büyük Dairesi’nin terörle mücadele bağlamında kanunilik ve bireysel sorumluluk ilkelerini kararlılıkla savunduğu, Türk hukuk sistemi için bağlayıcı ve yol gösterici bir emsal niteliğindedir. Bu karar, 7. ve 3. madde ihlallerini bir bütün olarak ele alarak hem hukuki hem de insani boyutlarıyla mağduriyetleri ortaya koymuş ve Türk makamlarına, mevcut yargılama pratiğini evrensel standartlara uygun hale getirme konusunda açık ve güçlü bir çağrı yapmıştır. Türk Hükümeti ve yargı organları, bu içtihadı dar yorumlardan uzak, samimi ve sistematik bir biçimde uygulayarak, benzer dosyalarda yeniden yargılama süreçlerini hızlandırmalı, kanunilik ve kast unsurlarının bireyselleştirilmiş tespiti ilkesini yargılamaların merkezine yerleştirmeli ve ceza infaz koşullarındaki yapısal sorunları gidermelidir. Böylece hem bireysel adalet sağlanacak hem de Türkiye’de hukukun üstünlüğü ve insan hakları koruma mekanizması güçlendirilecektir.