Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 23.06.2025 Tarihli Uyuşmazlığın Giderilmesi Kararı Üzerine Bir Değerlendirme
I. Sorunun Ortaya Çıkışı
Zorunlu mali sorumluluk sigortacısının, alkollü araç kullanan sigortalısına rücu edip edemeyeceği, sigorta hukukunun en çok dava üreten başlıklarından biridir. Tartışmanın kaynağı, birbirini izleyen iki mevzuat değişikliğidir. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 48/1 hükmü, 11.06.2013 tarihli değişiklikten önce "alkollü içki almış olması nedeniyle güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş kişilerin" araç sürmesini yasaklarken, değişiklikten sonra doğrudan "alkollü olan sürücülerin" araç sürmesini yasaklar hâle gelmiştir. Buna paralel biçimde, 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren ZMSS Genel Şartları'nın B.4.c bendi, mülga 2003 tarihli Genel Şartlar'ın B.4.d bendindeki "aracı güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş bulunmalarından ileri geliyorsa" ifadesini terk ederek, aracın "ilgili mevzuatta belirlenen seviyenin üzerinde alkollü içki almış kişilerce kullanılması sırasında meydana gelen zararlar" için rücu hakkı tanımıştır.
Sigorta şirketleri bu değişiklikleri, kırk yıllık "münhasırlık" içtihadının terk edildiği yönünde okudu: Artık kazanın alkolün etkisiyle meydana gelmesi aranmayacak, sürücünün yasal sınırın üzerinde alkollü olması rücu için yeterli olacaktı. Bölge adliye mahkemeleri ise bölündü. Bir kısım daire salt alkollü olmayı yeterli görürken, bir daire münhasırlık şartında ısrar etti. Ortaya, aynı olayın hangi bölge adliye mahkemesinde görüldüğüne göre farklı sonuçlandığı bir tablo çıktı.
II. Yargıtay'ın Çözümü: Münhasırlık Şartı Korunuyor
Bu bölünme, 5235 sayılı Kanun'un 35/3 hükmü uyarınca Yargıtay önüne taşındı. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 23.06.2025 tarihli ve 2025/2402 E., 2025/4431 K. sayılı kararıyla uyuşmazlığı kesin olarak giderdi: 01.06.2015 tarihli değişiklikten sonra da, ZMMS Genel Şartları'nın B.4.c bendine dayalı rücu davalarında kazanın münhasıran alkolün etkisi altında gerçekleşmiş olması aranacaktır.
Kararın gerekçesi, sonucundan daha önemlidir. Daire, 2918 sayılı Kanun'un 48. maddesindeki düzenlemenin sorumluluk hukukuna değil, cezai ve idari yaptırıma ilişkin olduğunu; salt alkollü olmanın soyut tehlike oluşturan bir kabahati meydana getirdiğini, buna karşılık sorumluluk hukukunda tazmin yükümlülüğünün illiyet bağına dayandığını vurgulamıştır. Daha çarpıcı olan tespit ise normlar hiyerarşisine ilişkindir: İlliyet bağı ilkesinin dayanağı Anayasa ve Türk Borçlar Kanunu hükümleri olduğundan, kanundan sonra gelen Genel Şartlar'ın bu ilkeyi bertaraf eden hükmünün uygulama yeri bulunmayacaktır. Karar, kanuna aykırı ikincil düzenlemelerin geçerli bir genel şart olarak kabul edilemeyeceğini açıkça ifade etmektedir.
Bu yaklaşım isabetlidir. Genel Şartlar, Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından onaylanan ve sözleşme içeriğine dönüşen idari nitelikte metinlerdir. Bir sorumluluk ilkesinin, kanun değişikliği olmaksızın genel şart düzenlemesiyle askıya alınabilmesi kabul edilseydi, sigorta ettirenin hukuki güvenliği tamamen sektörün düzenleyici iradesine bırakılmış olurdu. Kararın sonuç kısmı, Hukuk Genel Kurulu'nun yerleşik uygulamasıyla da uyumludur (HGK, 11.05.2011, E.2011/182 K.2011/294; HGK, 10.12.2014, E.2013/1199 K.2014/1018; HGK, 28.12.2022, E.2021/203 K.2022/1940).
III. Kararın Sessiz Kısmı: İspat Yükünün Yer Değiştirmesi
Buraya kadar karar, sigortalı lehine bir istikrar kararıdır. Ancak kararın dokuzuncu paragrafı, ilk bakışta teknik bir ayrıntı gibi görünen fakat uygulamada sonucu tersine çevirebilecek bir kabul içermektedir. Daire, yeni düzenlemenin etkisinin "sadece ispat yüküne" ilişkin olduğunu belirttikten sonra şu ayrımı yapmaktadır: Sürücüdeki alkol miktarı mevzuatta öngörülen miktarda (1 promil) ise ispat yükü sigortacı üzerinde kalacak; bu miktardan fazla ise ispat yükü sigortalıya geçecektir. Karara göre sigortacı, sürücünün Kanun'un 48. maddesinde belirtilen oranların üstünde alkollü olduğunu ispatlamakla yükünü yerine getirmiş sayılır; bundan sonra alkolün kazada etkisi olmadığını ispat külfeti sigortalıya düşer ve illiyet bağının bulunmadığına ilişkin ispatsızlık riskini sigortalı taşır.
Bu kabul, üç yönden tartışmaya açıktır.
Birincisi, pozitif hukuk metniyle uyum sorunudur. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 1409/2 hükmü, sözleşmede öngörülen rizikolardan herhangi birinin teminat dışında kaldığını ispat yükünü açıkça sigortacıya yüklemekte; aynı kural 1485. madde uyarınca sorumluluk sigortaları bakımından da uygulanmaktadır. Karar, ispatı gereken hususun "riziko" değil "trafik kazasına sebep olan olgu" olduğu ayrımına dayanarak bu hükmün mutlak uygulanmasından ayrılmaktadır. Ne var ki teminat dışılık iddiasının çekirdeği, tam olarak zararın hangi olgudan doğduğudur; bu olgu ispatlanmadan teminat dışılık da ispatlanmış olmaz. Kanun hükmünün, hakkaniyet mülahazasıyla ve kanun değişikliği olmaksızın yön değiştirmesi, kararın kendi normlar hiyerarşisi gerekçesiyle de bir gerilim doğurmaktadır: Genel Şartlar kanunu bertaraf edemiyorsa, içtihat da kanunun açık ispat kuralını ters çeviremez.
İkincisi, Hukuk Genel Kurulu içtihadıyla uyum sorunudur. Hukuk Genel Kurulu, kararında da atıf yapılan içtihatlarında münhasırlık şartını benimserken, aynı cümlelerde teminat dışılığın ispat yükünün sigortacıya düştüğünü açıkça belirtmiştir. Bu kabul yalnızca eski tarihli kararlarda değil, 22.09.2022 tarihli E.2021/468 K.2022/1143 ve 28.12.2022 tarihli E.2021/203 K.2022/1940 sayılı güncel kararlarda da tekrarlanmıştır. 2025 tarihli karar, esas kuralı korurken ispat yükü bakımından bu içtihattan sessizce ayrılmakta, ancak bu ayrılışın gerekçesini Hukuk Genel Kurulu kararlarını tartışarak değil, doktrinden bir görüşe atıfla kurmaktadır.
Üçüncüsü, kararın getirdiği eşik belirsizdir. Karar, ispat yükünün yer değiştirmesi için "mevzuatta öngörülen miktar" olarak 1 promili esas almaktadır. Oysa rücu hakkının dayanağı olan Genel Şartlar B.4.c bendi "ilgili mevzuatta belirlenen seviye"ye atıf yapmakta, Karayolları Trafik Yönetmeliği'nin 97. maddesi ise hususi otomobil sürücüleri için 0,50, diğer araç sürücüleri için 0,20 promil sınırını öngörmektedir. 1 promil ise Kanun'un 48/6 hükmünde, Türk Ceza Kanunu'nun 179/3 maddesinin uygulanacağı ceza hukuku eşiği olarak geçmektedir. Böylece uygulamada üç ayrı eşikli bir yapı doğmuştur: 0,20-0,50 promil sınırının altında rücu yoktur; bu sınır ile 1 promil arasında ispat yükü sigortacıdadır; 1 promilin üzerinde ise sigortalıdadır. Bu kademelendirmenin metinsel dayanağı zayıftır ve sahada tartışma üreteceği öngörülebilir.
IV. Muhalefet Şerhi ve Caydırıcılık Tartışması
Karara ekli muhalefet şerhi, çoğunluk görüşünü sonuç itibarıyla eleştirmekte ve mevzuat değişikliklerinin amacının tam olarak münhasırlık anlayışına son vermek olduğunu savunmaktadır. Şerhte, münhasırlık şartının sigortacı yönünden fiilen ispat imkânsızlığı anlamına geldiği, yol koşulları veya karşı sürücü kusuru gibi cüzi bir etken bulunduğunda rücu hakkının ortadan kalktığı belirtilmekte; bu durum, bir kazanın münhasıran alkolün etkisiyle meydana gelmesinin ancak aracın deposuna yakıt yerine alkol konulmasıyla mümkün olabileceği benzetmesiyle eleştirilmektedir.
Şerhin trafik güvenliğine ilişkin kaygısı yerindedir; ancak bu kaygının muhatabı sorumluluk hukuku değil, ceza ve idari yaptırım hukukudur. Alkollü araç kullanımının caydırılması, ehliyet geri alma, adli para cezası ve hapis yaptırımlarıyla sağlanır. Sigorta ilişkisinde rücu, cezalandırma aracı değil, ödenen tazminatın gerçek sorumluya aktarılması mekanizmasıdır. Kaldı ki münhasırlık şartı, alkolün kazadaki etkisinin tespitine ilişkin bir ispat sorunudur ve bu sorun, nöroloji ve trafik uzmanlarından oluşan bir bilirkişi kurulundan, olayın oluş biçimi değerlendirilerek alınacak raporla aşılabilir. Yargıtay'ın yerleşik uygulaması da bu yöndedir.
V. Uygulamaya Etkisi
Karar kesin nitelikte olduğundan, bölge adliye mahkemeleri bakımından yeknesaklık sağlanmıştır; bu yönüyle hukuki öngörülebilirliğe katkısı tartışmasızdır. Ancak sigortalı vekilleri bakımından pratik sonuç şudur: Sürücünün 1 promilin üzerinde alkollü olduğu dosyalarda savunma, artık "sigortacı illiyet bağını ispatlayamadı" pasif tezine dayandırılamaz. Kazanın oluş biçimine ilişkin delillerin baştan itibaren aktif olarak toplanması gerekir. Kaza tespit tutanağı ve krokinin, karşı sürücünün kusurunu ortaya koyan unsurları; yol, aydınlatma ve hava koşullarına ilişkin veriler; varsa kamera görüntüleri ve tanık beyanları; ceza dosyasındaki kusur bilirkişi raporu bu kapsamda önem kazanmaktadır. Talep edilmesi gereken delil ise, olayın dinamiğini değerlendirerek alkolün kazadaki etkisini ortaya koyacak nöroloji uzmanı ve trafik uzmanından oluşan bilirkişi kurulu raporudur.
Buna karşılık, aracın park hâlindeki bir araca çarpması gibi kazanın oluşunda başka hiçbir etkenin bulunmadığı tipik olaylarda, yüksek promilli sürücü bakımından ispat yükünün yer değiştirmesi sonucu değiştirmeyecektir. Tartışma asıl olarak, karşı tarafın da kusurlu olduğu, görüş mesafesinin düşük olduğu veya yol kusurunun bulunduğu sınır vakalarında sertleşecektir. Bu vakalarda dosyanın kaderini, artık kimin ispat edemediği belirleyecektir.
VI. Sonuç
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 2025 tarihli kararıyla sorumluluk hukukunun temel ilkesine sahip çıkmış; genel şart düzenlemesinin illiyet bağı gerekliliğini ortadan kaldıramayacağını isabetle ortaya koymuştur. Kararın normlar hiyerarşisine ilişkin gerekçesi, sigorta hukukunda genel şartların sınırını çizen bir referans olarak kalıcı değer taşımaktadır.
Ne var ki aynı karar, ispat yükünü 1 promil eşiğine bağlayarak sigortalı aleyhine kaydırmakta ve bunu Türk Ticaret Kanunu'nun 1409. maddesindeki açık hüküm ile Hukuk Genel Kurulu'nun güncel içtihadını tartışmaksızın yapmaktadır. Ortaya, esas kuralı koruyan ancak sonucu ters yönde etkileyebilecek melez bir çözüm çıkmıştır. Kanaatimizce bu ikinci yön, ilk fırsatta Hukuk Genel Kurulu önünde yeniden değerlendirilmeye muhtaçtır. Zira bir ilkeyi korumanın en zayıf biçimi, onu ispat kuralları eliyle uygulanamaz hâle getirmektir.