Halk arasında sıkça kullanılan bir söz vardır:
“Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma.”
Çoğu zaman tebessümle karşılanır. Oysa bu söz, insan tabiatına ilişkin önemli bir gerçeği içinde barındırır.
İnsan, başkalarına ölçü koymayı sever; fakat aynı ölçüyü kendisine uygulamakta çoğu zaman zorlanır.
Başkalarına doğruluğu öğütler, kendisine mazeret üretir.
Başkalarına adaleti tavsiye eder, kendisi için istisna arar.
Başkalarının yanlışlarını kolaylıkla görür; fakat kendi yanlışlarını haklı gerekçelerin arkasına saklar.
İnsan bazen başkalarını ikna etmek için konuşur; fakat kendisini ikna etmek için mazeret üretir.
Oysa hakikat, mazeretlerden değil, gerçekle yüzleşmekten doğar.
Hayatta birçok insan başkaları tarafından aldatılmaktan korkar. Oysa insanın başına gelebilecek en büyük aldanış, kendi kendisini aldatmasıdır.
Çünkü başkasını kandırmak ahlaki bir kusur olabilir; fakat kendini kandırmak karakterin sessiz çöküşüdür.
İnsan, kendisine anlattığı hikâyeye bir süre sonra gerçekten inanmaya başlar. Yalanın en güçlü hâli de budur: artık yalan gibi görünmemesi.
Makamlar kişiliğin yerine geçebilir.
Kalabalıklar değerin ölçüsü sanılabilir.
Alkışlar hakikatin yerine konulabilir.
Fakat hayatın değişmeyen bir kuralı vardır:
Bir gün bütün bunlar çekilir gider.
Makamlar sona erer.
Kalabalıklar dağılır.
Alkışlar susar.
Ve geriye yalnızca insan kalır.
İşte insanın en zor muhasebesi de o zaman başlar.
Bugünün dünyasında birçok kişi gerçeği aradığını düşünmektedir. Oysa çoğu zaman aranan şey gerçek değil, haklı çıkmaktır.
İnsanın en büyük yanılgılarından biri de budur.
Çünkü insan çoğu zaman hakikati değil, kendi kurduğu hikâyeyi savunur.
Tam da burada hukuk devreye girer.
Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesi, herkesin haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kuralına uymak zorunda olduğunu hükme bağlamaktadır.
İlk bakışta bu hüküm teknik bir hukuk normu gibi görünür. Oysa dürüstlük kuralı, yalnızca hukuk düzeninin değil, toplumsal hayatın da temel ilkelerinden biridir.
Çünkü hukuk, insanı söylediği sözlerle değil, ortaya koyduğu davranışlarla değerlendirir.
Bir kişi kendisini dürüst ilan ettiği için değil, dürüst davrandığı için dürüst kabul edilir.
Bu nedenle dürüstlük kuralı yalnızca mahkeme salonlarında uygulanacak bir ilke değildir.
Ailede güvenin adıdır.
Ticarette itibarın temelidir.
Dostlukta sadakatin ölçüsüdür.
Akademide bilginin ahlakıdır.
Siyasette temsilin meşruiyetidir.
Ve insanın vicdanıyla kurduğu ilişkinin de temelidir.
Nitekim Medeni Kanun, dürüstlük kuralını yalnızca bir yükümlülük olarak düzenlemekle yetinmemiş, aynı zamanda hiçbir hakkın dürüstlük kuralına aykırı biçimde kullanılamayacağını da hüküm altına almıştır.
Bu hükmün taşıdığı anlam son derece derindir.
Çünkü insan çoğu zaman önce kendisini haklı görür.
Sonra haklı olduğuna inanır.
Daha sonra bu inancı savunmaya başlar.
Ve nihayet yanlışını bir hakka dönüştürmeye çalışır.
Dürüstlük kuralı tam da bu noktada ortaya çıkar ve önemli bir sınır çizer:
Bir iddianın ısrarla ileri sürülmesi onu haklı kılmaz.
Bir yanlışın sürekli savunulması onu doğruya dönüştürmez.
Hak, yalnızca ileri sürüldüğü için hak olmaz.
Doğru da yalnızca tekrarlandığı için doğru hâline gelmez.
İnsanın en büyük yanılgısı, kendi savunduğu şeyin doğru olduğuna inanması değildir.
Asıl yanılgı, doğru olanın yalnızca kendi savunduğu şey olduğunu düşünmesidir.
Belki de dürüstlük kuralının insan hayatına ilişkin en önemli mesajı budur:
İnsan başkalarını kandırarak değil, kendini kandırarak bozulur.
Bu yalnızca ahlaki bir tespit değildir.
Aynı zamanda hukukî bir gerçektir.
Çünkü dürüstlük kuralına aykırı davranışların önemli bir kısmı, kişinin önce kendisini haklı görmesiyle başlar.
Hukuk bu nedenle dürüstlüğü yaratmaz.
Onu emretmez.
Sadece hatırlatır.
Çünkü insanın vicdanında bulunmayan bir dürüstlüğü hiçbir kanun inşa edemez.
Kanun davranışları düzenleyebilir; fakat insanın kendisine söylediği yalanları ortadan kaldıramaz.
Dürüstlük kanundan önce vardır.
Kanun ise onu görünür kılar.
Bu sebeple dürüstlük meselesi yalnızca hukuk meselesi değildir.
Aynı zamanda bir karakter meselesidir.
Bir vicdan meselesidir.
Ve nihayet bir hakikat meselesidir.
Çünkü sonunda insanın karşısına ne mahkeme çıkar,
ne makam,
ne de kalabalıklar.
İnsan eninde sonunda kendi hakikatiyle baş başa kalır.
Ve o anda cevaplaması gereken soru şudur:
Başkalarına karşı değil…
Kendime karşı dürüst oldum mu?