07 Nisan 2020

KARAR İNCELEMESİ - MAKUL SÜREDE YARGILANMA HAKKI

DAVA ÖZETİ

Başvurucu, 25 Eylül 1998 tarihinde yasadışı örgüte üye olduğu iddiasıyla polis tarafından gözaltına alınmış ve Emniyet Müdürlüğüne götürülmüştür. Burada 30 Eylül 1998 günü polis tarafından başvurucunun ifadesi alınmıştır. Başvurucu, gözaltı süreci sonrasında 2 Ekim 1998’de Cumhuriyet Savcısına ifade vermiştir. Akabinde, Cumhuriyet Savcısı aynı tarihte, başvurucuyu tutuklama talebiyle Sorgu Hakimliği[2]ne sevk etmiştir. Başvurucu, Sorgu Hakimi tarafından tutuklanmış ve cezaevine gönderilmiştir.

Cumhuriyet Savcısı 7 Ekim 1998 tarihinde düzenlediği iddianame ile başvurucunun cezalandırılmasını istemiş ve yargılamaya İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi[3]’nde başlanmıştır.

12 Ekim 1998’de tensip zaptı düzenlenmiş, 16 Aralık 1998’de ilk duruşma yapılmıştır. 8 Mart 1999 günü yapılan duruşmada Mahkeme, başvurucunun yokluğu nedeniyle duruşmayı ertelemiştir. Başvurucu, 2 Haziran 1999 günü yapılan duruşmada, polis huzurunda verdiği ifadesini kabul etmemiş ve delil sunmuştur.

2 Eylül 2002 günü yapılan 16. duruşmada başvuranın 30 yıl hapis ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Bu karar, Yargıtay tarafından 7 Nisan 2003 tarihli kararla onanmıştır.

Yargıtay kararı, 29 Mayıs 2003 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi kalemine ulaşmıştır.

Tebligat işlemlerinin ardından, başvurucu tarafından 7 Ekim 2003 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine(AİHM) başvuru yapmıştır.

Başvurucu; yargılama sürecine ilişkin birden çok ihlal iddiasında bulunmuştur.[4] Bu iddialardan biri de; yargılama sürecinin aşırı uzun olduğudur.

AİHM, 23 Ocak 2018 günü bildirilen kararla; başvurucunun makul sürede yargılanma hakkı ihlali iddiasıyla ilgili olarak Turgut ve Diğerleri/Türkiye başvuru no. 4860/09 26 Mart davasında verilen pilot karara atıf yapmak suretiyle; Türkiye Cumhuriyetinde 6384 sayılı Kanun[5]la uzun süren yargılamaları da kapsayan yeni bir iç hukuk yolu oluşturulduğunu ve bu iç hukuk yolunun yargılamanın uzunluğuna ilişkin makul bir tazmin imkanı sunabildiğine vurgu yaparak, başvurucunun bu iddiasının iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddine karar vermiştir.

AİHM kararı üzerine başvurucu tarafından, 6384 sayılı Kanunla oluşturulan tazminat komisyonuna başvurulup başvurulmadığı bilinmemektedir.

DEĞERLENDİRME

Yargılama faaliyeti kamusal bir hizmet olup, münhasıran devlet tarafından yerine getirilmektedir. Devlet, bu faaliyetini bir takım usul dahilinde yürütmek durumundadır. Usul kurallarının ancak hakkıyla uygulanması ile tüm unsurlarıyla adil bir yargıla(n)ma ortaya çıkacaktır.

Adil yargılanma hakkı; medeni, idari yargılamada ve ceza yargılamasında mevcuttur.[6]

Adil yargılanma hakkının bir çok alt görünümü vardır. Makul sürede yargılanma hakkı da bu görünümlerden biridir.

Günümüzde özellikle ceza davalarıyla gündeme gelen bu hakkın varlığı; tarafların dava sürecinde korku içinde yaşamasını, endişelerinin artmasını önlemeye ve mahkemelere olan güven ile adalet duygusuna olan inancın zedelenmesini engellemeye yöneliktir.[7]

Ceza yargılamasının taraflarına baktığımız zaman; şüpheli/sanık ile şikayetçi verilecek karardan etkilenecek konumdadır. Ceza yargılamasının sebep unsuru olan suça konu eylem ile zarar görenin en temel hak ve özgürlükleri yok edilebilirken, ceza yargılamasının sonucu ile sanık da en temel hak ve özgürlüklerini kaybedebilecektir. Ceza yargılamasına ilişkin usuli işlemler bu bakımdan koruyucu ve önleyici fonksiyona da sahiptir. Bu sebeple, yargılama sürecinin usul kuralları yok sayılmaksızın makul olan sürede bitirilmesi esastır.[8]

Lekelenmeme hakkı ya da masumiyet karinesi yazılı kurallarda esas olsa da; bu kural her toplumda aynı karşılığı bulmamaktadır. Özellikle tutuklu yargılamalarda, toplumun bir kısmının sanığa bakış açısını yansıtan kelime; “ suçlu “dur. Sanık, yargılama sonunda mahkum olabilecektir ancak yargılama sürerken, sanığın karşılaştığı “ suçlu “ nitelendirmesinden kurtulmak için yargılama süresinin gereğinden uzun sürmesine katlanması beklenmemelidir.

Olayın müştekiye bakan yönü de benzerdir. Şikayetinde haklı olduğu inancında olan kişinin beklentisi, yargılamanın gereksiz şekilde uzamamasıdır. Zira, suçtan zarar gören kişinin olay bazında en büyük arzusu, şikayetlinin bir an evvel ceza almasıdır.

Öte yandan; yargılama süresinin şüpheli/sanık ve şikayetçiye bakan yönü önem arz etse de; bu hakkın tecellisi ancak yargı yetkisini kullanan mahkeme/hakim tarafından gerçekleştirilebilecektir. Bu noktada; dava dosyalarının bir “abaküs” olarak görülmemesi gerekmektedir.[9] Önemli olan çok sayıda dosyayı hızlıca karara bağlamak değil, usul kurallarını işleterek makul sürede adaletli karar vermektir.

“Makul süre” soyut bir kavram olduğundan, bu sürenin tayininde uyuşmazlık bazında değerlendirme yapmak gerekmekte, bu süre saptanırken, davanın uzamasına tarafların katkısı ile davanın konusu, ayrıntılı ve karmaşık olup olmadığı, keşif/bilirkişi gerektirip gerektirmediği, uygulanacak mevzuat bir arada değerlendirilmelidir.

Günümüzde özellikle ceza yargılamaları geç sonuçlanmaktadır. Bu da göstermektedir ki; yargı makamları büyük bir iş yükü altında ezilmektedirler. Bu tespite Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi(AİHM) de dahildir[10]. İnceleme konusu kararda AİHM dahi başvurudan 15 yıl sonra karar vermiştir. Bu durum ise, AİHM’i ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne(AİHS) taraf devletleri bir takım tedbirler almaya itmektedir.

6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun da, bu tedbirler doğrultusunda kabul edilmiştir. Amaç; AİHS’e taraf olan ülkemiz tarafından AİHM nezdindeki dosya sayısını azaltmak, AİHM’in dava yükünü hafifletmek ve sorunu uluslararası boyuta taşımadan kendi iç hukukumuza göre çözmektir[11].

Kanun metni incelendiğinde; Ceza hukuku kapsamındaki soruşturma ve kovuşturmalar ile özel hukuk ve idare hukuku kapsamındaki yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı iddiasıyla AİHM’e yapılmış başvuruları kapsayacağı, tazminat talepleri hakkında karar vermek amacıyla bir Komisyon kurulacağı anlaşılmaktadır.

AİHM kararı incelendiğinde; 6384 sayılı Yasa ile kurulan Komisyon, AİHM tarafından iki sebeple etkili bir iç hukuk yolu olarak görülmüştür. Birincisi; erişilebilir olması. İkincisi ise; bu tür şikayetler için makul bir tazmin imkanı sunabilmedir. AİHM, bu şartları sağladığı gerekçesiyle öncelikle komisyon başvurusu ile başlayacak olan iç hukuk yolunun tamamlanması gerektiği belirtilmiştir.[12]

Erişilebilirliğin sözlük anlamı; bir yere ulaşmak, varmaktır[13]. 6384 sayılı Kanun incelendiğinde; komisyona başvurunun şekil şartları itibariyle zor olmadığını söyleyebiliriz. Kanunda; “Müracaatın Cumhuriyet başsavcılıkları aracılığıyla da yapılmasının mümkün olduğu, Cumhuriyet Başsavcılığının, müracaat evrakını derhal Komisyona göndereceği, Cumhuriyet Başsavcılığı aracılığıyla yapılacak müracaatlarda, müracaatın C. Başsavcılığına teslim tarihinin, başvuru tarihi olarak kabul edileceği, müracaatlara ilişkin düzenlenecek kâğıtların damga vergisinden, yapılacak işlemlerin de harçlardan müstesna olacağı “ yazılıdır.

Kanun, bu tür şikayetler için makul bir tazmin imkanı da tanımaktadır. Nitekim, makul sürede yargılanma hakkı ihlallerinde, yeniden yargılama hukuki tatmin anlamında faydasızdır. İhlalin tek giderim yolu tazminattır. Bu noktada komisyonun oluşumuna da değinmek de fayda vardır. Kanun, Komisyonun beş kişiden oluşacağını ve üyelerin dördünün hakim ve savcılar arasından seçileceğini düzenlemektedir[14]. Komisyon, nitelik itibariyle idari bir merci olsa da, beş üyesinden dördünün hakim/savcılardan oluşması, tazmin şartlarının oluşup oluşmadığı konusunda mevzuatın ve olayların hukuki bakış açısıyla yorumlanabilmesi adına olumlu bir düzenlemedir.

6384 sayılı Kanun gibi düzenlemeler; ihlal iddiaları AİHM önüne gelmeden önce, Sözleşmeci devletlere bu ihlalleri engelleme veya düzeltme fırsatını vermektedir.[15]

6384 sayılı Kanun, şekil ve amaç bakımından yerinde bir düzenleme olmakla birlikte işlevsel de olmalıdır. Aksi durum ise, amaca uygun karar vermeyen bir komisyon kararının tekrar yargı mercileri önüne taşınmasına[16] hatta bir gün AİHM önüne gelmesine sebep olacaktır. Yine komisyonun amaca uygun işletilmemesi, AİHM nezdinde etkili bir iç hukuk yolu olarak görülmemesine dahi sebep olabilecektir.[17]

İnceleme konusu karara katılmakla birlikte, Türkiye tarafından yapılması gereken öncelikle, uyuşmazlıkların makul sürede nihayete ermesini sağlamak; bunun için gerekli fiziki şartları oluşturmak, yeterli personeli istihdam etmek, uygulayıcıların eğitimlerini devam ettirerek güncel hukuku takip etmelerini sağlamak ve yargılama organizasyonunu akılcı çözümlerle pratik hale getirmektir. Bunlara rağmen, gecikme olması halinde ise, iç hukukumuzun parçası haline gelen komisyonu etkin şekilde işleterek ihlale uğrayanların haklarını teslim etmektir.

Hüseyin Çelikkol[1]

---------------------------------

[1] Hukukçu

[2] Günümüzdeki karşılığı, sulh ceza hakimliği’dir.

[3] Günümüzdeki karşılığı, anayasal suçlara ihtisas mahkemesi sıfatıyla bakan ağır ceza mahkemesidir.

[4] Başvurucunun diğer iddiaları; Tutukluluğun uzun sürdüğü, yargılamayı yapan Mahkeme heyetinde askeri hakim bulunmasının adil yargılanma hakkını ihlal ettiği, hazırlık soruşturması aşamasında avukatın hukuki yardımına erişim hakkının ihlal edildiği, baskı altında alınan ifadelerinin mahkumiyet kararına gerekçe yapılmasının usulsüz olduğu, talebi olduğu halde tanıklarının dinlenmediği, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının görüşünün kendisine tebliğ edilmediği, şeklindedir.

[5] Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun

[6] Adil yargılanma hakkı; Anayasa Mahkemesi tarafından somut/soyut norm denetimi yahut bireysel başvuru yoluyla gerçekleştirilen “ Anayasa Yargısında “ ve Sayıştay tarafından gerçekleştirilen “Hesap Yargısı” için de geçerlidir.

[7] İlyas Doğan, İnsan Hakları Hukuku, Astana Yay., Göktuğ Ofset Mat., 3. Baskı, Ankara, 2019, s. 677.

[8] Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinin 1. fıkrasına göre; “Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.” Anayasa'nın "Yargı" başlıklı 141. maddenin 4. fıkrası; “Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir.” şeklindedir.

[9] Ülkemizde hakimlerin terfi edebilmek için yıl bazında belirli oranda ve sayıda dosyayı karara bağlama hedefleri bulunmaktadır. Terfi için böylesi bir şartın varlığının, “adil yargılanma hakkı “ ihlaline sebep olma ihtimali vardır. Örneğin Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından yayımlanan 05.04.2017 tarihli Hâkim ve Savcıların Derece Yükselmesi Esaslarına İlişkin İlke Kararı’na göre; Emsaline göre işi çok fazla olan merkezlerdeki mahkemelere geçen yıllardan devreden ve gelen toplam iş miktarından; Ağır ceza ve çocuk ağır ceza mahkemelerinde 400, Asliye ceza mahkemelerinde 1000 işi, sonuçlandırıp karara bağlayanların terfi dönemi içinde haklarında düzenlenen kanun yolu değerlendirme formlarından % 50’sinin “çok iyi” ve “iyi” olması ile “zayıf” kanun yolu değerlendirme formlarının oranının, tüm kanun yolu değerlendirme formlarının toplamına göre % 4’ü geçmemesi şartıyla “A” defterinde yükseltilmelerine Kurulca karar verilebilir. (https://www.hsk.gov.tr/Eklentiler/Dosyalar/eeadf1ee-e746-44b2-8108-a1d301398144.pdf Erişim Tarihi: 6/4/2020

[10] AİHM’nin 2019 yılı faaliyet raporuna göre; 2018 yılında 43.100 dosya kabul eden AİHM, 2019 yılında %3 artışla 44.500 dosyayı kabul etmiştir. Mahkemenin inceleme aşamasında olan 59,800 dosyası daha bulunmaktadır.https://www.echr.coe.int/Documents/Stats_annual_2019_ENG.pdf (Erişim Tarihi: 6/4/2020)

[11] Ülkelerin AİHM önünde yer alan dosya sayıları bir nevi prestij göstergesidir. Bu prestij, dosya sayısı ile ters orantılıdır.

[12] AİHS’in 35. Maddesine göre; AİHM, sadece iç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra önüne gelen başvuruları inceleyebilir. Bu husus, kabul edilebilirlik şartıdır.

[13] Türk Dil Kurumu sözlüğü (https://sozluk.gov.tr/ Erişim Tarihi: 6/4/2020)

[14] 6384 sayılı Kanun’un 4. Maddesinin 1. Fıkrası; “ Bu Kanun kapsamında yapılacak müracaatlar hakkında karar vermek üzere Bakanlığın merkez, bağlı ve ilgili kuruluşlarında çalışan hâkim ve savcılar arasından Adalet Bakanı tarafından atanacak dört kişi ile Maliye Bakanı tarafından Maliye Bakanlığı personeli arasından atanacak bir kişiden oluşan toplam beş kişilik bir Komisyon kurulur. Komisyon Başkanı bu üyeler arasından Adalet Bakanı tarafından seçilir. “

[15] Eweida ve Diğerleri V. Birleşik Krallık Davası (Başvuru No.ları 48420/10, 59842/10, 51671/10 ve 36516/10) - https://hudoc.echr.coe.int Erişim Tarihi: 7/4/2020

[16] 6384 sayılı Kanun’un 7. Maddesinin 2. Fıkrası; “ Komisyon kararlarına karşı tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde Komisyon aracılığıyla Ankara Bölge İdare Mahkemesine itiraz edilebilir. “. Akabinde ise, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolu açıktır.

[17] Nitekim, AİHM Donnelly v Birleşik Krallık No: 5577-5583/72 sayılı kararında; “ bir iç hukuk yolu idari pratik haline gelmiş ve bu duruma devletin müsamaha gösterdiği ispat edilebiliyorsa, kinin bu iç hukuk yolunu tüketmekten muaf olacağını “ belirtmektedir. https://hudoc.echr.coe.int Erişim Tarihi: 7/4/2020

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.