I. Genel Olarak

Boşanma davalarına bağlı olarak yürütülen mal rejiminin tasfiyesi yargılamalarında, eşlerden birinin ortağı veya fiili hâkimi olduğu şirketler üzerinden edinilmiş değerlerin tasfiye dışına çıkarılması uygulamada sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Bu süreçte en yaygın savunma, şirketin uzun süredir zarar ettiği, bu nedenle kâr dağıtımı yapılmadığı ve şirket hisselerinin ekonomik bir değer taşımadığı iddiasıdır.

Uygulamada bu savunmalar çoğu zaman şirketin sunduğu bilanço ve gelir tablolarına dayanılarak kabul edilmekte; mahkemeler, şirketin ayrı tüzel kişiliğini gerekçe göstererek bu belgeleri derinlemesine sorgulamaksızın esas almaktadır. Oysa bu yaklaşım, mal rejiminin tasfiyesinin koruyucu amacıyla ve ispat hukukunun temel ilkeleriyle bağdaşmayan sonuçlar doğurmaktadır.

Bu çalışmada, şirketin zarar gösterme ve kâr dağıtmama savunmalarında ispat yükünün kime ait olduğu, bu yükün hangi kapsamda ve hangi seviyede yerine getirilmesi gerektiği ve özellikle de salt muhasebe kayıtlarına dayanılmasının neden yeterli kabul edilemeyeceği ele alınacaktır.

Çalışmanın temel iddiası, şirketin zarar gösterme ve kâr dağıtmama savunmalarının, şirketler hukukunun şekli kurallarıyla değil, ispat hukukunun genel ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği noktasındadır.

II. Uyuşmazlığın Yasal (Normatif) Çerçevesi ve İspat Yükünün Belirlenmesi

Mal rejiminin tasfiyesinde şirket hisseleri ve şirketten elde edilen kazançlar bakımından temel dayanaklar Türk Medeni Kanunu’nun 219, 229 ve 241. maddeleridir. Şirket hissesi kural olarak kişisel mal niteliğinde olsa dahi, bu hissenin gelirleri edinilmiş mal sayılmakta; ayrıca TMK m. 229 kapsamında, eşin katılma alacağını azaltma amacıyla yaptığı tasarrufların tasfiyeye eklenmesi mümkün olmaktadır.

Şirketin zarar ettiği ve bu nedenle kâr dağıtılmadığı savunması, görünüşte şirketler hukukuna özgü bir iddia gibi sunulsa da özünde tasfiye dışı bırakma amacına yönelmiş bir savunma niteliği taşımaktadır. Bu nedenle söz konusu savunmanın ispat yükü bakımından ayrıca değerlendirilmesi zorunludur.

Türk hukukunda ispat yükü, HMK m. 190 hükmü uyarınca bir vakıadan lehine hak çıkaran tarafa aittir. Bu çerçevede şirketin zarar ettiği ve kâr dağıtılmadığı iddiası, tasfiye sonucunda daha az katılma alacağı ödenmesini hedefleyen bir savunma olduğundan, bu savunmadan lehine sonuç doğacak olan tarafın ispat yükü altında olduğu kabul edilmelidir. Aksi yöndeki yaklaşım, zarar iddiasını ileri süren tarafın bu iddiayı ispatlamak yerine karşı tarafı şirket içi işlemleri çürütmeye zorlaması anlamına gelir. Bu durum, HMK m. 190’da düzenlenen ispat yükü kuralının fiilen tersine çevrilmesi sonucunu doğurur. Zarar ve kâr dağıtmama iddiası, görünüşte menfi bir vakıa gibi algılansa (veya öyle sunulsa) da tasfiye sonucunu doğrudan etkileyen müsbet bir savunma niteliği taşımaktadır.

III. Zarar Gösterme Savunmasında Muhasebe Kayıtlarının Sınırları

Uygulamada en sık yapılan hatalardan biri, şirketin zarar ettiğinin yalnızca bilanço, gelir tablosu ve mizan kayıtlarıyla ispatlandığının kabul edilmesidir. Oysa bu belgeler, şirketin gerçek ekonomik durumunu her zaman yansıtmaz; yönetim ve ortaklık ilişkileri bakımından manipülasyona açıktır ve kârın örtülü biçimde şirket dışına çıkarılıp çıkarılmadığını tek başına ortaya koymaz.

Özellikle eşlerden birinin şirkete fiili hâkim olduğu aile şirketlerinde giderlerin şişirilmesi, ilişkili kişi işlemleri, grup şirketleri arasında kaynak aktarımı, yönetici ücretleri ve huzur hakları yoluyla bilançonun bilinçli biçimde zararlı gösterilmesi mümkündür. Bu nedenle zarar savunmasının kabulü için salt muhasebe kayıtlarına dayanılması, şekli delillerle maddi gerçeğin bertaraf edilmesi sonucunu doğurur. Bu tür uyuşmazlıklarda mahkeme, salt ticari defterlerin kanuna uygun tutulmuş olmasını yeterli görmemeli; bu defterlerin maddi gerçeği yansıtıp yansıtmadığını ayrıca tartışmalıdır.

Şirket genel kurulunun kâr dağıtmama yönünde karar almış olması da tek başına tasfiye bakımından belirleyici değildir. Kâr dağıtılmaması, kârın hiç oluşmadığı anlamına gelmez. Kârın şirket bünyesinde tutulması, şirket ortağı eş açısından ekonomik bir değer artışı yaratır ve bu değer artışı tasfiye sırasında göz ardı edilemez.

Bu noktada mahkemece kâr dağıtmama kararının işletmenin objektif ihtiyaçlarına mı yoksa katılma alacağından kaçınma amacına mı dayandığı araştırılmalıdır. Aksi hâlde şirket iradesi üzerinden diğer eşin katılma alacağı kaçırılmış olur.

IV. Bilirkişi İncelemesinin Kapsamı ve Eleştirisi

Bu tür uyuşmazlıklarda uygulamada yalnızca mali müşavir bilirkişi raporuna dayanılması, şirketin ekonomik gerçekliğinin ortaya konulması bakımından yetersizdir. Gerektiğinde şirket değerleme uzmanlarının da dâhil edildiği, nakit akışı analizini, sektörel karşılaştırmaları ve ilişkili kişi ile grup şirketi işlemlerini kapsayan çok yönlü bir inceleme yapılması zorunludur. Aksi hâlde bilirkişi raporu, zarar savunmasının teknik bir kılıfla meşrulaştırılmasına hizmet eder.

Yargıtay uygulamasında zaman zaman şirketin ayrı tüzel kişiliği gerekçesiyle şirket içi işlemlere girilmediği ve zarar savunmalarının kabul edildiği görülmektedir. Tüzel kişilik perdesinin bu şekilde yorumlanması, tasfiye hukukunda fiilen dokunulmaz bir alan yaratmakta ve TMK m. 229’un işlevsizleşmesine yol açmaktadır.

Oysa tasfiye hukukunda esas olan, şekli yapıdan ziyade ekonomik gerçekliktir. Şirket tüzel kişiliği, muvazaalı veya kötüye kullanıma dayalı işlemler bakımından mutlak bir koruma sağlamaması gerekir.

V. Literatürdeki Boşluk ve Çalışmanın Özgün Katkısı

Öğretide şirket hisseleri ve mal rejiminin tasfiyesi ağırlıklı olarak değerleme, kişisel ve edinilmiş mal ayrımı ile TMK m. 229 kapsamındaki ekleme kurumu üzerinden ele alınmaktadır. Buna karşılık şirketin zarar gösterme ve kâr dağıtmama savunmalarının ispat yükü ve ispat standardı, müstakil bir sorun alanı olarak yeterince tartışılmamaktadır.

Oysa söz konusu savunmaların tasfiye hukukunun tali bir unsuru olarak değil, ispat hukukunun merkezî bir problemi olarak ele alınması ve salt muhasebe kayıtlarına dayanılmasının yeterli kabul edilememesi gerekir.

Sonuç

Şirketin zarar gösterme ve kâr dağıtmama savunmaları, mal rejiminin tasfiyesinde otomatik olarak kabul edilebilecek savunmalar değildir. Bu iddiaların ispat yükü, savunmadan lehine sonuç (hak) çıkarmak isteyen eşe aittir.

Mahkemelerin şekli muhasebe kayıtlarına dayanan zarar savunmalarını sorgulamaksızın kabul etmesi, ispat hukukunun temel ilkelerini zedelediği gibi mal rejiminin tasfiyesini de işlevsiz hâle getirme tehlikesi taşımaktadır. Tasfiye hukukunun amacına ulaşabilmesi için şirketin gerçek ekonomik durumunu ortaya koyan derinlikli ve bütüncül bir inceleme yapılması zorunludur. Aksi yöndeki uygulamalar, yalnızca ispat hukukunun temel ilkelerini zedelemekle kalmamakta, mal rejiminin tasfiyesi kurumunun koruyucu işlevini de fiilen ortadan kaldırmaktadır.