Genel Açıklamalar

Taksirle öldürme suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesinde hüküm altına alınmıştır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesinin birinci fıkrasına göre; taksirle bir eylemle bir insanın ölümüne neden olan kişi hakkında iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilebilecektir.

Suçun ağırlaştırılmış yaptırımını öngören hal ikinci fıkrada düzenlenmiştir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesinin ikinci fıkrasına göre; taksirli eylem, birden fazla insanın ölümüne veya bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, fail olan kişi hakkında iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmedilebilecektir.

Yukarıda ifade edilen yasal düzenlemede, taksirle insan öldürme suçunun cezası hükme bağlanmıştır. Yani taksirle öldürme suçuna ilişkin tanıma yer verilmiştir.

Bu suç tipinde, taksire ait bütün genel hükümler ve ilkeler geçerlidir. Yasal düzenleme uygulamasında da bu kural ve ilkeler gözetilmelidir.

Başka bir söylemle, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Genel Hükümler” başlıklı Birinci Kitapta yer alan taksire ilişkin hükümler, bu suç açısından da geçerlidir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesinin ikinci fıkrasına fıkrasında; taksirli eylemin, birden fazla insanın ölümüne veya bir insanın ölümüyle birlikte diğer birisinin de yaralanmasına neden olması hali, ağırlaştırıcı neden sayılmıştır.

Yasal düzenlemede kullanılan "Bir insanın yaralanması" ifadesi, birden fazla insanların yaralanması halini kapsamaktadır.

Bu nedenle taksirli bir eylem neticesinde birden fazla kişinin yaralanmasına neden olunduğu durumlarda, suçtan zarar gören kişi sayısını hâkim temel cezayı tespit ederken dikkate alacaktır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda kabul edilen suç teorisine göre, suç "kanunda tanımlanmış haksızlık" şeklinde tanımlanmaktadır.

Genel kural olarak suç ancak kastla işlenebilir. Ancak yasada açıkça hüküm altına alınan durumlarda da suçun taksirle işlenebilmesi mümkündür.

İstisnai bir kusurluluk şekli olan taksirde, failin cezalandırılabilmesi için mutlaka kanunda açık bir düzenleme bulunması gerekmektedir.

TAKSİR KAVRAMI

Taksir, arapça "kusur" kökünden türetilmiş olan bir kelimedir.[1] Kısaltma, bir işi eksik yapma, bir şeyi yapabilirken çekinip yapmama, kusur etme, kabahat ve günah anlamlarında kullanılmaktadır.[2]

Taksir kavramı, sonucun fail tarafından öngörülebilir olduğu halde öngörülmemesi şeklinde ortaya çıkabileceği gibi, öngörüldüğü halde istenmemesi biçiminde de gerçekleşebilecektir.[3]

Taksir kavramı, failin suç tipindeki sonuca yönelik kast içerisinde olmadan, fakat zorunlu olduğu özeni gösterdiği takdirde sonucun ortaya çıkmasının mümkün bulunmayan hallerde, belirlenmiş suç tipini hukuka aykırı olarak ihlal etmesi veya bir kişinin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranmak suretiyle, istemediği ve fakat öngörülebilir bir sonucu gerçekleştirmesi şeklinde tanımlanabilir.[4]

Suçun manevi unsurlarından olan kastta olduğu gibi taksirde de birlikte yaşamanın getirdiği kurallara uyulmaması halinden bahsedilmektedir.

Toplumsal yaşamda belli faaliyetlerde bulunan kişilerin başkalarına zarar vermemek için bazı tedbirleri almaları ve bazı davranış kurallarına uymaları gerekmektedir.

Bu kurallar birlikte yaşama zorunluluğundan kaynaklanabileceği gibi, devletin müdahalesinden de doğabilir.

Taksirli suç, bu kuralların ihlal edilmesi sonucu belirir. Taksirli suçta fail; dikkatli, tedbirli ve öngörülü davranmamış olduğu için ceza yaptırımı ile karşılaşır. Bu bakımdan sorumluluğun nedeni, öngörebilme imkân ve ödevinin varlığına rağmen, sonuca iradi bir hareketle sebep olmaktan kaynaklanmaktadır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 22. Maddesinin ikinci fıkrasında taksir kavramı; “dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın, suçun yasal tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir” şeklinde ifade edilmektedir.

Toplumsal yaşamda kişiler belli faaliyetlerde bulunmaktadır. Birbirleri ile ilişkili olan bu çok sayıda kişinin başkalarına zarar vermeme adına bazı tedbirleri alma ve bazı davranış kurallarına uymaları gerekmektedir.

Bu kurallar toplum halinde yaşamanın zorunlu bir sonucudur. Bazen de bu zorunluluk, Devletin müdahalesiyle gündeme gelebilmektedir.

Taksirli suç kavramı, toplumsal yaşam kurallarının ihlal edilmesi neticesinde ortaya çıkmaktadır. Burada failin dikkatli, tedbirli ve öngörülü davranmadığı için cezalandırıldığı söylenebilir.

Bu yüzden fail, öngörebilme imkân ve ödevinin varlığına rağmen, sonuca iradi bir hareketle neden olmaktan dolayı sorumlu tutulmaktadır.

Yargıtay’ın birçok kararında ve öğretide, taksirli suçlarda aranması gereken bazı hususlar olduğu ve bu hususların varlığı halinde taksirli suçtan bahsedilebileceği ifade edilmektedir.

Taksirli suçun şartları şunlardır:[5]

1- Eylem taksirle işlenebilen bir suç olmalıdır.

2- Hareket iradi olmalıdır.

3- Sonucun istenmemesi gerekir.

4- Hareket ile sonuç arasında nedensellik bağı bulunmalıdır.

5- Sonucun öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemiş olması gerekir.

Yukarıda belirtilen şartların varlığı halinde taksirli suçun varlığından söz edilebilir

NEDENSELLİK BAĞI

Taksirli hareket ile meydana gelen sonuç arasında nedensellik bağı yoksa fail, bu sonuçtan dolayı sorumlu olmayacaktır.

Sonucun ortaya çıkmasında, mağdur veya başka bir kişinin taksirli davranışının da etkili olması hali söz konusu olabilir. Bu gibi hallerde, diğer taksirli davranış nedensellik bağını kesmediği sürece bu durum failin sorumluluğunu ortadan kaldırmayacaktır. Başka bir söylemle bu durumda taksirin niteliği değiştirmeyecektir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu uygulamasında, taksirle işlenebilen suçlarda kusurun derecelendirilmesi suretiyle herhangi bir ceza indirimi söz konusu olamaz. Zira bu durum temel cezanın tespit edilmesi sırasında dikkate alınmaktadır.[6]

Taksirle gerçekleştirilen bazı eylemler yasada suç olarak tanımlanmış ve cezai yaptırıma bağlanmıştır. Yasa koyucu bu düzenlemelerle, insanların gittikçe yoğunlaşan ve karmaşık hâle gelen toplumsal yaşamda daha dikkatli davranmalarını sağlamayı amaçlamaktadır.

Toplum tarafından yüklenen dikkat ve özen mükellefiyeti altında olan kişiler, bu yükümlülüklerini ihlal etmeleri ve bu hareketiyle öngörülebilir zararlı bir sonuca neden olmaları halinde, taksirle işlenen suçlara ilişkin ceza sorumluluğuna muhatap olacaklardır.

Ancak burada taksirden bahsedebilmek için failin hareketi ile meydana gelen zararlı netice arasında nedensellik bağının bulunması şarttır.

Yani tüm suçlarda olduğu gibi, taksirli suçlarda da eylem ile sonuç arasında nedensellik bağı bulunmalıdır. Çünkü bu husus failin cezalandırılabilmesinin şartını oluşturmaktadır.

“Neden” tabiri

"Neden" kelimesi, Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğünde; "bir olayı ya da durumu gerektiren, doğuran başka olay veya durum, sebep" şeklinde tanımlanmaktadır.[7]

"Neden olmak" tabiri ise; "bir şeyin olmasına veya ortaya çıkmasına yol açmak, sebep olmak" şeklinde tanımlanabilir.[8]

Bu tanımlamalar ışığında “nedensellik" kavramı; neden-sonuç ilişkisi veya sonuç ile bu sonuca neden olan olgu veya durum arasındaki bağlantı şeklinde açıklanabilir.[9]

"Nedensellik bağı" kavramı ve tanımı

"Nedensellik bağı" kavramı, neticeli bütün suçlar bakımından araştırılması gerekli olan bir kavramdır. Ceza hukukunda bu kavramın niteliğinin zorunlu bir sonucu olarak nedensellik bağı kavramı, suçun yasal tanımında neticeye yer verilmiş olması hâlinde, failin fiili ile netice arasında sebep-sonuç ilişkisini kuran bağ olarak tanımlanabilir.

Failin yapmak veya yapmamak şeklinde gerçekleştirdiği eylemi sonucunda dış dünyada zarar veya tehlikenin ortaya çıkması hâlinde nedensellik bağı gündeme gelecektir.

Burada yapılan her hareket, dış dünyada bir veya birden fazla sonucun ortaya çıkmasına neden olabilir; fakat bu sonuçlardan dış dünyada ortaya çıkan her sonuç suç açısından dikkate alınmaz. Suçun varlığı açısından, sadece suçun kanuni tanımında yer alan sonuç dikkate alınır.

Türk Ceza Kanunu'nda nedensellik bağı kavramı tanımlanmadığı gibi, bu konuda genel bir hükme de yer verilmemiştir. Bu nedenle kavramın tanımı ve unsurları konusu öğreti ve uygulamada tartışmaya açılmıştır.[10]

Öğretideki görüşler

Öğretide nedensellik bağı kavramı farklı teorilerle izah edilmeye çalışılmaktadır. Bu teorilerden bazılarına değinmek faydalı olacaktır.

Şartların eşitliği veya doğal nedensellik teorisi

Bu teoride öne sürülen ve nedensellik bağı kavramının ortaya çıkmasına neden olan hususlara ilişkin düşünceler şunlardır:

1) Sonuç birçok şartın bir bütün oluşturarak meydana gelmesiyle oluşmaktadır.

2) Bunlardan birinin olmaması neticenin gerçekleşmesini engelleyecektir.

3) Bu şartlardan birini gerçekleştiren failin eylemi ile gerçekleşen netice arasında nedensellik bağı vardır.

Uygun sebep veya kuralcı nedensellik teorisi

Bu teoriye göre, hareket ile sonuç arasında nedensellik bağı bulunduğunun kabul edilebilmesi için, hareketin o neticeyi meydana getirmeye uygun olması şarttır.

Objektif isnadiyet teorisi[11]

Bu teoride şart teorisi anlamında hareketinin verdiği sonuç, ancak hareketin suçun konusu üzerinde hukuken tasvip edilmeyen bir tehlike veya risk yaratması ve kendini tipik neticeye yansıtması hâlinde objektif olarak faile yükletilebilmektedir.[12]

Objektif isnadiyet kavramı

Nedensellik bağının tespit edilmiş olması, kişinin tek başına cezalandırılması için yeterli değildir. Eylemi nedeniyle kişinin cezalandırılabilmesi için ayrıca ortaya çıkan sonucun failin eseri olup olmadığının belirlenmesi gerekir.

Başka bir söylemle, ortaya çıkan sonucun belli bir kişiye objektif olarak isnadının mümkün olup olmadığının belirlenmesi şarttır.[13]

Burada belirlemenin nasıl yapılması gerektiği sorunu ortaya çıkabilir.

Bu değerlendirme için iki husus belirlenmelidir:

1) Birincisi, olayda öncelikle şart teorisine göre nedensellik bağı ortaya konulmalıdır.

2) İkincisi ise, gerçekleşen sonucun faile isnat edilip edilemeyeceği araştırılmalıdır.

Objektif isnadiyet, sonucun belirli bir kişinin eseri olarak görülüp görülemeyeceği ile yakından ilgili olan bir kavramdır.

Sonucun üçüncü kişinin veya bir rastlantının eseri olması

Şayet ortaya çıkan sonuç, üçüncü kişinin veya bir rastlantının eseri ise faile isnat edilmesi söz konusu olmayacaktır. Bu yüzden sonuç, insanın hükmedebileceği alanın dışında kalıyorsa hukuken önemli olan bir tehlike veya riskin bulunduğundan bahsedilemeyecektir.

Sonuç üzerinde egemenlik alanı oluşturulması

Egemenlik, sonucun önemli derecede idare edilebilirliği anlamına gelmektedir. Burada gerçekleştirilen eylem, hukuken önemli bir tehlike veya risk oluştursa dahi, olayın tamamen hayatın olağan akışının ve genel hayat tecrübelerinin dışarısında kalması nedeniyle beklenebilir değilse, sonucun faile yüklenebilmesi mümkün değildir. Çünkü burada failin sonuç üzerinde bir egemenliği bulunmamaktadır.

Failin eylemi ile tesadüfen birleşen başka nedenler

Ortaya çıkan sonuç, failin eylemi ile tesadüfen birleşen başka nedenlerden kaynaklanmış ise, bu durumda da sonucun faile isnat edilmesi mümkün değildir.

Daha önceden gerçekleştirilmiş fiilin neticeye ulaşmasının engellemesi

Ayrıca sonradan gerçekleştirilen fiilin daha önceden gerçekleştirilmiş fiilin neticeye ulaşmasını engellemesi hâlinde de önceki fiili gerçekleştiren faile neticenin isnat edilmesi mümkün olmayacaktır.[14]

Nedensellik bağı kavramının değerlendirilmesinde dikkate alınacak hususlar

Nedensellik bağı, hukuki bir kavram değil mantıksal veya doğal bir olgu olarak değerlendirmeye alınan bir kavramdır.[15]

Bu nedenle, dış dünyada gerçekleşen sonuç ile bu sonucu ortaya çıkaran neden arasındaki nedensellik bağı, doğa bilimleri açısından değerlendirilmelidir. Bu değerlendirmede, yaşamsal deneyimler ve genel mantık kuralları dikkate alınmalıdır.

Nedensellik bağının doğal olarak tespit edilebilmesi, sadece icrai suçlar açısından geçerlidir. Çünkü ihmali suçlarda farklı bir değerlendirme söz konusu olacaktır.[16]

Taksirli suçlarda nedensellik bağı

Nedensellik bağının tespiti, genellikle neticeli suçlar şeklinde düzenlenmiş bulunan taksirli suçlar açısından da zorunlu olduğunu ifade etmeliyiz.

Taksirle işlenen suçta failin eylemi ile ortaya çıkan sonucun değerlendirilmesi sırasında, failin hareketi olmasaydı sonuç gerçekleşmeyecek denilebiliyorsa, bu halde nedensellik bağının varlığı söz konusu olacaktır.

Örneğin, failin eylemi soncunda ölüm gerçekleşmiş ise nedensellik bağı vardır. Yani failin taksirli hareketine bağlı olarak ölüm neticesi ortaya çıkmış ise, başka bir söylemle failin taksirli hareketi olmasaydı ölümde gerçekleşmeyecekse, nedensellik bağının var olduğunu ifade edebileceğiz. Yani ölüm failin eyleminin bir sonucu ise, failin eylemi ile sonuç arasında bir nedensellik bağının varlığı ortaya çıkacaktır.

Objektif isnadiyet kuralı, taksirli suçlarda dikkat ve özen yükümlülüğünün yerine getirilmemesi halinde istenmeyen sonuca neden verilmesi şeklinde tecelli eder.

Fail, gerekli dikkat ve özen yükümlülüğüne uyması halinde sonuç gerçekleşmeyecekse, bu durumda sonuç faile isnat edilebilecektir.

Dış âlemde ortaya çıkan değişiklik bir kişiye yüklenebiliyorsa, sonuç o kişinin eyleminden doğmuştur. Yani bu halde kişinin sorumlu tutulabilmesi için, sonucun o kişinin davranışı nedeniyle ortaya çıkması gerekir.

Başka bir söylemle, kişinin davranışı ile sonuç arasında nedensellik bağı, neden-sonuç ilişkisi olması halinde kişinin cezalandırılabilmesi mümkün olacaktır.

Nedensellik bağının olmaması halinde ortaya çıkan sonucun faile yüklenmesi mümkün olmayacaktır. Suç tanımında yer alan davranıştan ayrı sonucun arandığı suçlarda, sonucun gerçekleştiğinin belirlenmesi yeterli olmayacaktır. Burada ayrıca ona neden olan eyleminde belirlenmesi gerekecektir.

Suç tanımından yer alan hukuka aykırı eylemin fail tarafından gerçekleştirilmesi yeterlidir. Burada sırf hareket suçlarında nedensellik bağının araştırılmasının gerekmediğini ifade edebiliriz. Ceza hukuku sadece suç tanımında yer alan sonucu dikkate almaktadır.[17]

Bundan başka nedensellik bağı, hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel bilgi ve deneyimle ile çözümlenmesi gerekir. Burada nedensellik bağı, hâkim tarafından analiz edilecek ve çözüme kavuşturulacaktır. Ancak uzmanlık veya teknik ve özel bilgi gerektiren bir husus söz konusu olursa nedensellik bağı, bilirkişilerden görüş alınarak belirlenecektir.[18]

Suçla Korunan Hukuki Değer

Taksirle öldürme suçunda korunan hukuki değer, yaşama hakkı, yani kişinin yaşamıdır.[19]

Suçun Mağduru

Taksirle ölüme neden olma suçunun mağduru, ancak gerçek kişiler yani insan olabilir.[20] Bu suçta gerçek kişinin cinsiyeti herhangi bir önem taşımaz. Mağdur, erkek, kadın veya çocuk olabilir.

Suçun Faili

Taksirle ölüme neden olma suçunun faili yine ancak gerçek kişiler olabilir. Bu suç herhangi bir kimse tarafından işlenebilir.[21]

Teşebbüs

Suça teşebbüsten söz edebilmek için failin kasıtlı eyleminin varlığı şarttır. Bu yüzden kasta dayanmayan eylemlerde, yani taksirli suçlarda teşebbüs hükümleri uygulanamaz.[22]

Haksız Tahrik

Yargıtay, taksirli suçlarda haksız tahrik hükümlerinin uygulanamayacağını düşünmektedir.

Kanaatimizce; öğretideki egemen görüş ve Yargıtay uygulamalarında da ifade edildiği gibi taksirli suçlarda haksız tahrik hükümleri uygulanamaz. Çünkü haksız tahrikte, etki ve tepki eylemleri kasta dayanmalıdır.[23]

Ayrıca Yargıtay, taksirli eylemlerde haksız tahrik hükümlerinin uygulanamayacağını ifade etmesi yanında, tahrik oluşturduğu iddia edilen eylemin taksirli olması halinde de haksız tahrik hükümlerinin uygulanamayacağını kararlarında hükme bağlamaktadır.[24]

Zincirleme suç

Failde suç işleme kastı mevcut olmadığından, taksirli eylemlerde zincirleme suç hükümleri uygulanamaz.[25]

İştirak

TCK genel hükümler bölümünde düzenlenen kasten işlenen suçlara ilişkin iştirak hükümlerinin taksirle işlenebilen suçlarda uygulanması söz konusu olamaz. Taksirle ölüme neden olma suçunda, taksirli suçun yasal tanımında ifade edilen sonucu birlikte gerçekleştiren kişilerden her biri fail olarak sorumlu olacaklardır.[26]

İçtima

Taksirle ölüme neden olma suçu trafik kazası sonucu ortaya çıkmış ise, mevcut olayda TCK’nin 179/2 maddesinde hüküm altına alınan trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçunun da varlığı gündeme gelebilir. Bu durumda olayda TCK’nin 44. Maddesi yani bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşması hali söz konusu olur. Böyle bir durumda en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı hüküm kurulmalıdır.[27]

CEZANIN KUSURA GÖRE BELİRLENMESİ

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 22. maddesinin dördüncü fıkrasında, taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan cezanın failin kusuruna göre tespit edileceği hüküm altına alınmıştır.

Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlar

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 22. maddesinin beşince fıkrasında ise, birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda, herkes kendi kusurundan dolayı sorumlu olacağı ve her failin cezasının kusuruna göre ayrı ayrı tespit edileceği ifade edilmektedir.

Herkesin kendi kusurundan sorumlu olması

Yasal düzenleme hükümlerine göre, birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda herkes kendi kusuru dikkate alınmak suretiyle sorumlu tutulacaktır. Taksirli suçun yasal tanımında yer alan sonucun, birden fazla kişinin karşılıklı olarak işledikleri taksirli eylemler nedeniyle ortaya çıkması mümkündür.

Bu konuda gündelik hayatta sık karşılaşılan bir örnek vermek konunun daha iyi anlaşılması açısından faydalı olacaktır.

Örneğin; bir trafik kazasında sürücü ile yaya veya her iki sürücü de taksirle hareket etmiş olabilir.

Bu gibi hallerde sonucun oluşumu açısından her kişinin taksirli eylemi nedeniyle kusurluluğu bir diğerinden bağımsız olarak tespit edilmelidir.

Örneğin; birden fazla kişinin katılımıyla gerçekleştirilen bir ameliyatın ölüm veya sakatlıkla sonuçlanması halinde, ameliyata katılan kişiler müştereken hareket etmektedirler.

Ancak tıbbın gereklerine aykırılık dolayısıyla ölüm veya sakatlıkla sonuçlanan bu ameliyatta işlenen taksirli suçun işlenişi açısından suça iştirak kuralları uygulanamayacaktır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun suça iştirake dair hükümleri, kasten işlenen suçlarda suçun işlenişine iştirak eden kişilerin sorumluluk statülerini tespit etmektedir.

Birden fazla kişinin katılımıyla yapılan ameliyat sırasında meydana gelen ölüm veya sakatlık sonucu açısından her bir kişinin sorumluluğu kendi kusuru dikkate alınarak tespit edilmelidir.

Bu belirlemede, diğer kişilerin kusurlu olup olmadığı hususu dikkate alınmayacaktır.[28]

Failin davranışlarının mağdurun veya üçüncü bir kişinin hareketi ile birleşmesi

Zararlı sonucun, failin davranışlarının mağdurun ya da üçüncü bir kişinin hareketi ile birleşmesi sonucu ortaya çıktığı hallerde, failin taksirli sorumluluk şartlarının bulunup bulunmadığı tespit edilmelidir. Bunun için sonuca kimin neden olduğu, failin iradi davranışı ile sonuç arasındaki nedensellik bağının kesilip kesilmediği belirlenmelidir.

Sonucun tek sebebinin olduğu hallerde fail dışındaki kişilerin kusuru

Mağdur veya üçüncü kişinin davranışının veya bir başka nedenin sonucun tek sebebi olduğu veya zararlı sonucun sadece bu kişilerin kusurlu davranışlarından dolayı ortaya çıktığı hallerde, failin davranışı ile sonuç arasındaki nedensellik bağının ortadan kalktığı kabul edilmelidir.

Failin kusurlu davranışına mağdur veya üçüncü bir kişinin kusurlu hareketinin eklendiği haller

Buna karşılık failin kusurlu davranışına mağdur veya üçüncü bir kişinin kusurlu hareketinin eklendiği ve sonucun çeşitli kusurlu davranışının birleşmesinden ortaya çıktığı hallerde, nedensellik bağı kesilmemektedir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 40. maddesine göre taksirli suçlarda iştirak ilişkisi de mümkündür. Bu nedenle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 22. maddesinin dört ve beşinci fıkralarına göre herkes kendi kusurundan dolayı ve kusuruna göre sorumlu olacaktır.[29]

Öğretideki görüşler

Öğretide, üçüncü bir kişinin veya mağdurun davranışının failin taksirli davranışına eklenmesi halinde, nedensellik ilişkisinin ortadan kalkıp kalkmadığı hususunun araştırılması gerektiği yönünde görüşler ileri sürülmektedir.[30]

Bu görüş sahipleri, eklenen davranışlar kusurlu değilse, sonucun failin taksirli hareketinden kaynaklandığının kabul edilmesi gerektiğini, diğer davranışların kusurlu olması halinde ise, bunların taksirin varlığını tamamen veya kısmen kaldırıp kaldırmadığına bakılması gerektiğini ifade etmektedirler.[31]

Birden fazla kişinin birleşen eylemleri ile bir sonuca neden oldukları hâllerde, bu faillerin davranışı ile sonuç arasındaki nedensellik ilişkisi dikkate alınmalıdır.

Bu gibi durumlarda, her bir kişinin davranışı ile sonuç arasında nedensellik ilişkisinin bulunması ön koşul olarak aranmaktadır.

Bir ekip hâlinde faaliyet gösterenlerden birisine diğerlerini denetleme ve kişiler arasında koordinasyonu sağlama yükümlülüğü yüklenmiş ise, kişi bu yükümlülüğe uygun davranmadığı için sonucun ortaya çıkmasına neden olduğu hâlde, bu kişinin sonuçtan sorumlu olacağı söylenebilir.[32]

Failin kusurlu davranışına mağdurun kusurlu davranışı da eklenmiş ve sonuç bu iki kusurlu hareketin birleşmesinden kaynaklanmışsa, (ortak kusur) failin sorumluluğu ortadan kalkmayacaktır.[33]

Bu olasılıkta taksirler arasında takas söz konusu olamaz ve fail kusuru oranında taksirli suçtan cezalandırılmalıdır.

Bazı yazarlar, birden çok kişinin davranışı ile birlikte sonuca neden olduğu ve tüm katılanların özen yükümlülüğüne aykırı hareket ettiği hallerde, sonucun objektif olarak isnat edilebilir durumda olduğu, herkesin kendi taksirli eylemi nedeniyle kusuruna göre sorumlu olacağını ileri sürmektedirler.[34]

Bu gibi hâllerde önceki taksirli davranış ile sonuç arasında nedensellik bağı bulunmamasından veya kesilmesinden bahsedilemeyecektir.[35]

Failin zaten taksirli davranışlarının bulunduğu ve bir başkasının taksirli davranışının buna eklendiği hallerde, failin davranışı ile sonuç arasındaki nedensellik bağının bulunduğu söylenebilecektir.[36]

Öğretide, bu durumda sorunun artık nedensellik bağı sorunu olmadığı, failin ve üçüncü kişinin kusurunun belirlenmesinin bir sorun olarak ortaya çıktığı yönünde görüşler ileri sürülmektedir.[37]

Örneğin; bir inşaatın yıkımı sırasında yoldan gelip geçenlere zarar verilmemesi hususunda zorunlu önlemleri almayan yüklenici, zararlı sonuçtan sorumlu olacaktır.

Örneğin; yıkım alanını tahta perde ile çevirmeyen yüklenici, iki işçisinin binadan sökülen kalası dikkatsizce sokağa atmaları sonucu meydana gelen sonuçtan her iki işçisiyle beraber taksirinden dolayı sorumlu tutulacaktır.[38]

Yasa koyucu, taksirle gerçekleştirilen bazı eylemleri suç olarak tanımlayıp, cezai yaptırıma bağlanmıştır.

Burada yasa koyucu, insanların gittikçe yoğunlaşan ve karmaşık hâle gelen toplum hayatı içinde daha dikkatli davranmalarını temin etmek amacıyla hareket ettiğini söyleyebiliriz.

Yaşamsal deneyimlerin bir sonucu olarak kendisine toplum tarafından yüklenen dikkat ve özen görevini ihlal eden ve bu hareketiyle öngörülebilir zararlı sonuca neden olan kişinin, taksirle işlenen suçlara ilişkin cezai sorumluluğu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda hüküm altına alınmıştır.

Ayrıca taksirin varlığından bahsedebilmek için, kanuni tanıma uygun davranışın gerçekleştirilebileceğinin öngörülme imkânının mevcut olması gerekir.

Failin iradesi kasten işlenen suçlarda sonuca yönelik olmasına rağmen, taksirli suçlarda failin iradesi harekete yönelik olmaktadır.

Burada gerek yasal düzenlemelerle hüküm altına alınan kurallara gerekse ortak yaşamsal deneyimler sonucu ortaya çıkmış kurallara, failin iradi olarak uymaması nedeniyle dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranıldığı hallerde, bir takım zararlı sonuçların doğabileceğinin öngörülebilmesi söz konusu ise taksir halinin varlığından söz edilecektir.

Fail tarafından gerçekleştirilen davranışın sonucu ortak deneyime göre öngörülemiyorsa ve hukuken de böyle bir yükümlülük getirilmemişse, taksirli davranıştan bahsedilemez.

Artık burada "kaza" veya "tesadüf" olarak tanımlanan bu durum cezai sorumluluk gerektirmeyecektir.

Yani taksirli suçlarda da, gerek icrai davranışın gerekse ihmali davranışın iradi olması ve ortaya çıkan sonucun öngörülebilir olması şarttır.

İradi bir hareket yoksa taksirden söz edilemez. Burada öngörülemeyecek bir sonucun ortaya çıkması hâlinde de failin taksirli suçtan sorumluluğu doğmayacaktır.[39]

Sonucun öngörülebilirliğinin tespitinde şu hususlar dikkate alınmalıdır:[40]

1) Failin içinde bulunduğu sosyal çevre,

2) Failin mensup olduğu meslek,

3) Failin eğitim durumu,

4) Ortak tecrübe,

5) Failin bilgi düzeyi,

6) Failin kişisel özellikleri.

Yukarıda belirtilen hususlar dikkate alınarak failin sonucu öngörüp görmediği hususu tespit edilmelidir.[41]

Öğretide; öngörülebilir neticenin fiilen meydana gelen sonuç olmayıp failin yaptığı iradi davranışın sebep olabileceği benzer neticelerden olduğu hallerde, fiilen oluşan sonucun sadece genel olarak öngörülebilir olması taksirin varlığı için yeterli olduğu yönünde görüşler ileri sürülmektedir. Bu yazarlara göre, sonucun bütün detaylarının öngörülmesine ihtiyaç yoktur.[42]

Taksirli suçlarda failin Ailevi ve Kişisel Durumu

Failin kişisel ve ailevî durumu açısından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açması hali

Şikâyetçi olmayan bir kişinin de yaralanmasına neden olan sanık hakkında 5237 sayılı TCK'nın 22. maddesinin altıncı fıkrasının uygulanma şartlarının bulunup bulunmadığı hususu her somut olayda ayrı ayrı tartışılmalı ve bu halin uygulanıp uygulanmayacağına karar verilmelidir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 22. maddesinin 6. Fıkrasına göre, taksirli bir davranış ile neden olunan sonuç, münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu açısından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa, faile ceza verilmeyecektir. Ancak bilinçli taksir hâlinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilecektir.

Burada bir cezasızlık hali düzenlenmiştir. Yargılama makamı failin durumunu takdir edecek ve yasal düzenlemede belirtilen şartlar oluşmuş ise faile ceza vermeyebilecektir.

Kuşkusuz yargılama makamı burada takdir hakkını kullanırken suçlunun ekonomik durumunu, aile yükümlerini, örneğin varsa diğer çocukların bakımını göz önünde bulunduracak, ona göre hüküm kuracaktır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 22. maddesinin 6. fıkrasının uygulanabilmesi için fiilden dolayı yalnızca failin kişisel ve ailevî durumu itibarıyla zararlı sonucun ortaya çıkmış olması gerekir. Bu şekilde bir sonuç ile birlikte söz konusu durumlara ilişkin bulunmayan başka bir sonuçta ortaya çıkmış ise, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 22. maddesinin 6. fıkrasının uygulanması mümkün değildir.

Özet olarak belirtmek gerekir ki, taksirli davranışı nedeniyle ortaya çıkan sonucun, sadece bu nedenle failin şahsi ve ailevi durumu açısından artık bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açması hâlinde faile ceza verilmeyecektir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 22. maddesinin 6. fıkrasında, taksirli suçlar açısından kendine özgü bir "şahsi cezasızlık hâli" hüküm altına alınmıştır.

Şahsi cezasızlık hâlinin varlığı halinde aslında ortada bir suçun varlığı da söz konusudur. Fakat yasa koyucu takip ettiği suç siyaseti nedeniyle bu durumu cezasızlık sebebi olarak kabul etmiştir.

Bu durumda da ayrıca 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 223. maddesinin 4. fıkrasının (a) bendine göre, "ceza verilmesine yer olmadığına" karar verilecektir.[43]

Yasal düzenlemeye göre, bu şahsi cezasızlık nedeninin uygulanabilmesi için iki temel şartın varlığı gerekir. Bu şartlar şunladır:

Birinci şart; Taksirle işlenmiş bir suç bulunmalıdır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 22. Maddesinin, altıncı fıkrasının ilk cümlesinde; taksirli davranış nedeniyle ortaya çıkan bir sonuçtan bahsedilmektedir. Bu yasal düzenlemeye göre, anılan şahsi cezasızlık nedeni sadece taksirle işlenen suçlarda uygulanabilecektir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 22. maddesinin 6. Fıkrası, doğrudan kast, olası kast ile işlenen suçlarda uygulanamaz.

Bilinçli taksirle işlenen suçlarda, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 22. maddesinin 6. Fıkrasının bu duruma ilişkin hükmü uygulanabilir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 22. maddesinin 6. Fıkrasında yer alan, "bilinçli taksir hâlinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir" şeklindeki son cümlesi bilinçli taksirle gerçekleştirilen davranışlarda uygulanabilecektir.

Yani bilinçli taksir halinde "cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebep" söz konusu olmaktadır.

İkinci şart; Meydana gelen netice "münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından" etkili olmalıdır.

Burada failin taksirli davranışı ile neden olduğu sonucun hem kendisine acı ve ızdırap vermesi, hem de cezalandırılmasına karar verilmesinin kendisi ve ailesi bakımından artık bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağduriyetine yol açması gerekir.

Başka bir söylemle bu şart, kendi içerisinde üç ayrı hususu gündeme getirmektedir. Bu hususlar şunlardır:

1. Failin Taksirli Eyleminden Ağır Düzeyde Etkilenmiş Olması

Failin taksirli davranışı nedeniyle ağır düzeyde etkilenmiş olması, başka bir söylemle failin kendi davranışının mağduru durumuna düşmesi halinde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 22. maddesinin 6. Fıkrası hükmünün uygulanması mümkündür.

Failin uğradığı mağduriyetin, maddi veya manevi olması arasında bir fark yoktur. İki halde kabul edilebilir. Fakat burada hangi mağduriyetin bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacağı hususu her somut olaya göre tespit edilmelidir.[44]

2. Failin Taksirli Eyleminden "Ailevi Durumu" İtibarıyla Etkilenmesi

Burada fail ile taksirli suçun mağduru arasında belli derecede yakınlığın bulunması şartı aranmaktadır. Yani burada akrabalığın derecesinden çok "aile" kavramı tartışmaya açılmalıdır.

Burada aile kavramı neden devreye girdiği hususu şu şekilde izah edilebilir:

Zira yasa koyucu belli derecede akrabalığı ifade eden herhangi bir kavramı değil özellikle "aile" kavramını yasal düzenlemede zikretmiştir. Yani yasa koyucu faille mağdur arasında "aynı aileden olma ilişkisini" şart olarak aramaktadır.[45]

Aile kavramının yasal düzenlemelerde tüm yönleriyle tanımlanmadığını görmekteyiz.

Öğretide, aile kavramının üst soy, alt soy ve evlilik ilişkisini kapsayacak bir şekilde yorumlanması gerektiği yönünde görüşler ileri sürülmektedir. Buna karşın, aile kavramının varlığı değerlendirilirken, biyolojik gerçekten çok, toplumsal gerçekliğe ağırlık veren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarının da dikkate alınması gerekir.[46]

3. Münhasıran Failin Kişisel Ve Ailevi Durumunun Etkilenmiş Olması

Bu şartın varlığı için, taksirli suçtan "münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu"nun etkilenmiş olması yani taksirli davranış sonucunda ailesinden birisinin zarar görmesi nedeniyle failin ziyadesiyle etkilenmesi gerekir. Yani fail ile ailevi ilişkisi bulunmayan başka bir kişinin daha zarar görmemesi şarttır.

Fail ve ailesi dışında bir kişinin de zarar gördüğü olaylarda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 22. maddesinin 6. Fıkrası hükmünün uygulanması mümkün değildir.

Burada başkalarının zarar görmesinden kastedilen, fail ve ailesi dışındaki üçüncü kişilerin dolaylı olarak etkilenmesi değil, olaydan bizzat zarar görmesi halidir.

Örneğin, olay sırasında eşinin yanında, akrabası olmayan bir kişinin de öldüğü ya da yaralandığı hâllerde fail, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 22. maddesinin 6. Fıkrası hükmünden yararlanamayacaktır.

Buna karşılık sadece eşinin öldüğü hâllerde, eşinin akrabalarının olay nedeniyle üzülecek olmaları failin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 22. maddesinin 6. Fıkrası hükmünden faydalanmasına engel olmayacaktır.

Yasal düzenlemede "münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu"ndan bahsedilerek, "kişisel" ile "ailevi" kelimeleri arasına "ve" bağlacının koyulmuş olması, ikinci şartın gerçekleşebilmesi için, her üç hususun da birlikte bulunmasının zorunlu olduğunu işaret etmektedir.[47]

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 22. maddesinin 6. fıkrasında "münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu" ibaresinin kullanılmış olması nedeniyle, taksirli davranışı nedeniyle failin kendisi veya ailesinden birisi dışında başkalarının da zarar görmüş olması halinde; örneğin, failin bir yakınının ölmesi veya yaralanması ile birlikte başkalarının da mağduriyeti veya zarar görmesine neden olunmuşsa altıncı fıkra hükmünün uygulanması mümkün olmayacaktır.[48] Nitekim öğretideki görüşler de bu doğrultudadır.[49]

Taksirle ölüme neden olma suçunun nitelikli hali

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 85. maddesinin ikinci fıkrasında birden ziyade kişinin ölümü ya da bir kişinin ölümüyle birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına sebebiyet verilmesi, taksirle ölüme neden olma suçunun daha fazla cezayı gerektiren nitelikli hâli olarak hüküm altına alınmıştır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 85. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen suçta, taksirli fiil tek olmakla birlikte, birden fazla kişinin ölümü veya bir kişinin ölümüyle, en az biri şikâyetçi olmak koşuluyla bir veya daha fazla kişinin yaralanması şeklinde meydana gelen iki sonuç yaptırıma tabi tutulmuştur.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 85. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen suç açısından, neticelerin ikiye bölünmesi suretiyle ölenin ya da ölenlerden birinin veya bir kısmının faille ailevi yakınlığı nedeniyle fail hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 22. maddesinin altıncı fıkrası gereğince uygulama yapılması, faille ailevi yakınlığı olmayan kişi ya da kişilerin ölümü veya şikâyetin olduğu yaralanmalar yönünden ise mahkûmiyet, beraat veya hükmün açıklanmasının geri bırakılması gibi ayrı bir karar verilmesi mümkün değildir.

Ancak, ölen ya da ölenlerden biri veya bir kısmı ile failin ailevi yakınlığı temel cezanın tespit edilmesi sırasında gözetilebilecek bir husustur.[50]

CEZANIN BELİRLENMESİ

Türk Ceza Kanununun üçüncü bölümünde yer alan "cezanın belirlenmesi" başlıklı 61. maddesinin birinci fıkrasında, temel cezanın belirlenmesinde göz önüne alınması gereken unsurlar hüküm altına alınmıştır.

Temel cezanın belirlenmesinde göz önüne alınması gereken unsurlar şunlardır:[51]

1) Suçun işleniş biçimi,

2) Suç işlenmesinde kullanılan araçlar,

3) Suçun işlendiği zaman ve yer,

4) Suç konusunun önem ve değeri,

5) Meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı,

6) Failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı,

7) Failin güttüğü amaç ve saik.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun "adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi" başlıklı üçüncü maddesinin birinci fıkrasında, suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmedileceği ifade edilmektedir.

Bu yasal düzenlemede, gerçekleştirilen eylemle hükmolunan ceza ve güvenlik tedbiri arasında "orantı" bulunması zorunluluğuna işaret edilmiştir.

Söz konusu ölçütler genel niteliklidir. Bu unsurlardan her biri tüm suçlara uymayabilir. Bu yüzden her suç için bütün ölçütlerin değil sadece ilgili suça uyan hükümlerin dikkate alınması gerekir.

Örneğin, taksirli suçlar açısından "failin güttüğü amaç ve saik" ölçütünün uygulanması mümkün değildir.

Yasal düzenleme ile cezanın kişiselleştirilmesi açısından hâkime, somut olayın özellikleri ve fiilin ağırlığıyla orantılı bir biçimde gerekçelerini de göstererek, iki sınır arasında temel cezayı belirleme yetki ve görevi verilmiştir.

Ancak hâkimin temel cezayı tayin ederken dayandığı gerekçe, yukarıda belirtilen hükümlere uygun olarak; suçun işleniş biçimi, suçun işlenmesinde kullanılan araçlar, suçun işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri, meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı, güttüğü amaç ve saik ile dosya muhtevasına yansıyan bilgi ve belgelerin isabetli bir şekilde değerlendirildiğini gösterir biçimde yasal ve yeterli olması gerekir.[52]

Burada hakimin herhangi bir suç nedeniyle alt ve üst sınırlar arasında ceza tespit ederken dikkate alması gereken ölçütler, kanunda açıkça; "suçun işleniş biçimi, suç işlenmesinde kullanılan araçlar, suçun işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı, failin güttüğü amaç ve saik" şeklinde sırayla ifade edilmiştir.

Taksirle işlenen suçlar açısından kanun koyucu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 22. maddesinin dördüncü fıkrası ile; "taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir" şeklinde bir başka ölçüt daha ilave etmiştir.

Bu durum karşısında, taksirle işlenen suçlarda alt ve üst sınır arasında ceza belirlenirken, tüm bu hususların birlikte dikkate alınması gerekecektir.

Taksirle ölüme neden olma suçu açısından temel cezanın belirlenmesi aşamasında, failin kusurunun yanında, suçun işleniş biçimi, suçun işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri ile meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı dikkate alınacaktır.

Belirtmek gerekir ki, Türk Ceza Kanununda, daha önceden olduğu gibi taksirli suçlarda matematiksel kusur hesabına dayalı cezalandırma sisteminden vazgeçilmiştir.

Bugün için yapılan uygulamada, alt ve üst sınır arasındaki cezanın, suç konusunun önem ve değeri ile meydana gelen zarar ya da tehlikenin ağırlığı gözetilerek, fakat ağırlıklı olarak kusura göre belirlenmesi yoluna gidilmektedir. Yasa koyucu bu şekildeki bir tespitin hakkaniyete ve kanuna daha uygun olacağını düşünmektedir.

Buradan hareketle, cezanın yasal düzenlemelerde yer alan objektif ölçütleri terk edilerek, tamamen sübjektif olan hak ve nasafet gereğince tayin edilebileceğinin kabul edilmesi halinde, kişilere göre değişkenlik gösterecek olmasının adaletsiz uygulamaların doğmasına neden olabileceğini ifade edebiliriz.

Bu yüzden, taksire dayalı kusurun ağır olduğu ahvalde, alt sınırdan uzaklaşılarak, hafif bulunduğu durumlarda ise alt hadden veya asgari hadde yaklaşılarak temel cezanın tayin edilmesi isabetli bir uygulama olarak görülmektedir.

Burada herhalde ağır veya tam kusurlu olan fail hakkında en üst veya azami hadde yakın, hafif veya tali kusurlu fail hakkında ise alt hadden ceza belirlenmesi gerektiği gibi bir yargıya da varılmamalıdır.

Somut olaya uygun diğer ölçütlerle birlikte "orantılılık ilkesi" de göz önünde bulundurularak temel ceza belirlenmelidir.[53]

Bu konuda Yargıtay uygulamasından bahsetmek faydalı olacaktır.

YARGITAY UYGULAMASI

Tam kusurlu olan sanığın taksirle bir kişinin ölümüne neden olması

Yargıtay, tam kusurlu olan sanık hakkında temel cezanın tayininde bu durum da nazara alınarak alt hadden makul bir ölçüde uzaklaşılarak hüküm kurulması gerektiği kabul etmektedir.[54]

Yargıtay, tam kusurlu olan sanığın taksirle bir kişinin ölümüne neden olması suçundan sanık hakkındaki temel cezanın dosya kapsamına, adalet, hak ve nasafet kuralları ile orantılılık ilkesine uygun bulunmayacak şekilde beş yıl olarak tayin edilmesini hukuka aykırı bulmuştur.[55]

Sanığın aşırı alkollü ve asli kusurlu şekilde, yol üzerinde yürümekte olan maktul çarptığı ve ölümüne neden olduğu olay

Yargıtay bu olayda, sanık hakkında bilinçli taksirle ölüme neden olma suçundan kurulan hükümde alt sınırdan uygulama yapılması suretiyle eksik ceza tayinini bozma nedeni yapmıştır.[56]

Aşırı hızla yayaya çarpma ve öldürme

Yargıtay bu olayda, sanığın taksire dayalı kusurunun yoğunluğu, meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığına göre üst sınırdan ceza tayini yerine, yazılı şekilde 4 yıl hapis cezasına hükmolunması suretiyle eksik ceza tayinini hukuka aykırı bulmuştur.[57]

Sanığın sehpanın üzerine bıraktığı silahı alan maktulün intihar etmeye teşebbüs etmek istemesini engellemeye çalışan sanığın müdahalesi ile silahın patlaması ve kişinin ölmesi olayı

Bu olayda Yargıtay, suçun bilinçli taksirle işlenmesi nedeniyle aynı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 22/3. maddesi uyarınca yapılan 1/3 oranında artırım ile sonuç cezanın 5 yıl 4 ay hapis yerine hatalı hesaplama yapılması suretiyle 6 yıl hapis olarak belirlenmesini bozma nedeni yapmıştır.[58]

Sanığın ağaçtaki bir kuşa ateş etmek amacıyla tüfeği omuzundan indirmesi esnasında tetiğe basmak suretiyle bir kişinin ölümüne neden olması

Yargıtay bu olayda, sanığın taksire dayalı kusurunun yoğunluğunun dikkate alınarak, üst sınıra yakın makul bir ceza tayini yerine, 3 yıl hapis cezası belirlenmesi suretiyle eksik ceza tayinini hukuka aykırı bulmuştur.[59]

Zayıflama merkezinde tedavi gören kişinin zayıflamasına ve buna bağlı olarak, tedavi görende mevcut kronik kalp damar hastalığının aktif hale geçmesi sonucu ölümüne neden olunduğu olay

Bu olayda Yargıtay, sanığın tecrübesine dayanarak zararlı bir sonucun meydana gelmeyeceğine duyduğu güvenle kayıtsız kaldığını ve eyleminin bilinçli taksirle öldürme suçu kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirterek hükmü bozmuştur.[60]

Trafik kazasında üç kişinin öldüğü ve iki kişinin yaralandığı olay

Yargıtay bu olayda, yerel mahkemece, kazada ölenin de tali kusurlu bulunduğu, sanığın kusur durumu, ölen ve yaralanan kişi sayısı gözetilerek, iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasını gerektiren taksirle ölüme ve yaralamaya neden olma suçunda temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak yedi yıl olarak tayin ve takdir edilmesinde herhangi bir isabetsizlik olmadığına hükmetmiştir.[61]

Kamyonetle motosiklete çarparak motosiklet sürücüsünün ölümüne neden olma

Bu olayda Yargıtay, tam kusurlu olan sanık hakkında üst sınıra yakın bir biçimde beş yıl olarak cezanın belirlenmesini orantılılık ilkesine aykırı bulmuştur.[62]

Sanığın münibüs ile yol içinde yürüyen 6 yaşındaki çocuğa aracın açık kapısı ile çarparak ölümüne neden olması

Bu olayda sanığın asli kusurlu ölenin ise tali kusurlu olduğu tespit edilmiştir. Bu olayda sanık hakkındaki cezanın alt hadden makul ölçüde uzaklaşılarak belirlenmesi gerekirken üst hadde yakın olacak şekilde 5 yıl olarak tayin edilmesi hukuka aykırı bulunmuştur.[63]

Beş kişinin öldüğü, bir kişinin basit bir tıbbi müdahale ile giderilecek şekilde yaralandığı trafik kazası

Bu olayda soruşturma aşamasında tanzim olunan bilirkişi raporu ve trafik kazası tespit tutanağında; kazanın oluşumunda sanığın tam kusurlu olduğu, diğer sürücülerin ise kusurlarının bulunmadığı ifade edilmiştir.

Bu olayda Yargıtay, temel cezanın alt sınırdan makul bir oranda uzaklaşılarak on yıl olarak tayin ve takdir edilmesinde herhangi bir isabetsizlik olmadığına hükmetmiştir.[64]

Sanığın minibüsle kaldırımda yürümekte olan yayaya çarparak ölümüne aynı minibüste bulunan iki kişinin de basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralanmasına neden olduğu olay

Bu olayda yaralananlar şikâyetçi olmamıştır. Sanık asli kusurlu olarak tespit edilmiştir.

Yargıtay bu olayda, sanığın trafik kazasında asli kusurlu olduğunu ve temel cezanın belirlenmesinde bu durumun dikkate alınarak alt hadden makul bir ölçüde uzaklaşılarak hüküm kurulması gerektiğini, temel cezanın iki sene olarak takdir edilmesinin dosya içeriği ile uyumlu olmadığını ifade ederek yerel mahkeme kararını bozmuştur.[65]

(Bu köşe yazısı, sayın Dr. Suat ÇALIŞKAN tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısının bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)

-------------------------------------

[1] https://kelimeler.gen.tr/taksir-nedir-ne-demek-292369; taksir Ar. a. (taksiri) esk. 1. Kısaltma, kısma. 2. Kusurda bulunma. 3. huk. Dikkatsizlik, tedbirsizlik, meslekte acemilik veya düzene, buyruklara ve talimata uymazlıktan doğan kusurlu olma durumu: “Elbette bir taksirimiz varmış ki çekiyoruz. Bugünleri de görmek mukaddermiş.”-M. Ş. Esendal.; ET: 17.03.2020.

[2] Kayıhan İçel, Ceza Hukukunda Taksirden Doğan Sübjektif Sorumluluk, Cezaevi Matbaası, İstanbul 1967, s. 22)

[3] Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökçen-Ahmet Caner Yenidünya, Türk Ceza Kanunu Şerhi, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 2. Baskı, c. 1, s. 590.

[4] Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökçen-Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 8. Baskı, s. 318; Ayhan Önder, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınevi, İstanbul 1992, c. 2, s. 336; Turan Tufan Yüce, Türk Ceza Hukuku Temel Kavramları, Turhan Kitapevi, Ankara 1984, s. 59; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2015, 8. Baskı, s. 172-173; Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınevi, İstanbul 2015, 4. Baskı, s. 254; Hakan Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2015, 18. Baskı, s. 251; Faruk Erem, Türk Ceza Kanunu Şerhi, Seçkin Yayınevi, Ankara 1993, c. 1, s. 508.

[5] YCGK, E:2017/12-436, K:2018/527,Teb:2014/129797, KT: 13.11.2018. Ayrıca benzer yönde kararlar için bkz.; YCGK’nun 12.05.2015 gün ve 771-150; 18.11.2014 gün ve 179-499; 18.02.2014 gün ve 10-80; 25.03.2008 gün ve 43-62; 01.02.2005 gün ve 213-3; 23.03.2004 gün ve 12-68; 09.10.2001 gün ve 181-204 ile 21.10.1997 gün ve 99-202 sayılı kararları.

[6] YCGK, E:2017/12-436, K:2018/527,Teb:2014/129797, KT: 13.11.2018.

[7] Bir varlığı veya olayı etkileyen, oluşturan, doğuran şey, sebep, illet. Bkz.; https://sozluk.gov.tr/, ET:15.02.2020.

[8] bir şeyin olmasına veya ortaya çıkmasına yol açmak, sebep olmak: Bkz.; https://sozluk.gov.tr/, ET:15.02.2020.

[9] Türk Ceza Kanunu tarafından esas alınan suç teorisinde nedensellik bağı, "kanunda tanımlanmış bir haksızlık" olarak öngörülen suçtan failin sorumlu tutulabilmesi için gerekli olan "maddi, manevi ve hukuka aykırılık" unsurlarından "maddi unsur" içerisinde yer almaktadır. Bkz.; YCGK, E:2017/12-436, K:2018/527,Teb:2014/129797, KT: 13.11.2018.

[10] YCGK, E:2017/12-436, K:2018/527,Teb:2014/129797, KT: 13.11.2018.

[11] Bazı yazarlar objektif isnadiyet teorisinin nedensellik teorisi olmadığını, bir değerlendirme teorisi olduğunu ifade etmektedirler. Bkz.; Veli Özer Özbek, Türk Ceza Kanunu İzmir Şerhi, Yeni Türk Ceza Kanunun Anlamı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2006, 3. Baskı, s. 321.

[12] Nur Centel-Hamide Zafer-Özlem Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi, İstanbul 2014, 8. Baskı, s. 256-268; Berrin Akbulut, Tıp Ceza Hukukunda Nedensellik Bağı, Tıp Ceza Hukukunun Güncel Sorunları Türk-Alman Tıp Hukuku Sempozyumu, Türkiye Barolar Birliği Yayınları, 2008, s. 222-234; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 7. Baskı, s. 123-131; Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökcen-Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 8. Baskı, s. 250-258, 262-267.

[13] YCGK, E:2017/12-436, K:2018/527,Teb:2014/129797, KT: 13.11.2018.

[14] Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 7. Baskı, s. 128-131.; Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökcen-A. Caner Yenidünya, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 8. Baskı, s. 262-267.; Berrin Akbulut, Türk Ceza Kanunu İle Kabahatler Kanununun Genel Hükümlerinin Yaptırım Hükümleri Dışında Karşılaştırmalı Olarak İncelenmesi, Adalet Yayınevi, Ankara 2010, s. 237.; Nebahat Kayaer, Ceza Hukukunda Hekimin Tıbbi Müdahalesi Çerçevesinde İşlenen Taksirle Öldürme Suçu, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Kamu Hukuku Anabilim Dalı, İzmir 2012, s. 111-112.)

[15] Nur Centel-Hamide Zafer-Özlem Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi, İstanbul 2014, 8. Baskı, s. 255.; İzzet Özgenç, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2014, 10. Baskı, s. 171-173.)

[16] YCGK, E:2017/12-436, K:2018/527,Teb:2014/129797, KT: 13.11.2018.

[17] Mehmet Emin Artuk/Ahmet Gökcen/A. Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 8. Baskı, Ankara 2014, s. 249.

[18] YCGK, E:2017/12-436, K:2018/527,Teb:2014/129797, KT: 13.11.2018.

[19] Cengiz Apaydın, Taksirle Öldürme Suçu, Suç ve Ceza 2011, S. 1, ss. 1-84; s. 22.

[20] Cengiz Apaydın, Taksirle Öldürme Suçu, Suç ve Ceza 2011, S. 1, ss. 1-84; s. 23.

[21] Cengiz Apaydın, Taksirle Öldürme Suçu, s. 23.

[22] Ersin Şare, “Türk Hukukunda Düzenlenen Taksir Üzerine Bir İnceleme”, İstanbul Barosu Dergisi, Cilt 90, Sayı 2016/1, Ocak-Şubat 2016, s. 94; Ersin Şare, Türk Ceza Hukukunda Suça Teşebbüs, TBB Dergisi 2017 (130), ss. 119-156, s. 124.

[23] Suat Çalışkan, https://www.hukukihaber.net/taksirli-suclarda-haksiz-tahrik-hukumlerinin-uygulanabilme-yetenegi-makale,6821.html; ET: 17.03.2020.

[24] Y.1.CD, E. 2014/6588, K. 2015/2773, KT. 29.04.2015: “…Ancak; Sanık babası ve sanık büyükbabası olan , 15.01.2013 tarihinde mağdur aracı ile taksirle çarparak ölümüne neden olması eyleminin, sanıklar yönünden haksız tahrik oluşturmayacağı gözetilmeyerek, haksız tahrik hükümleri uygulanmak suretiyle eksik ceza tayini,…”

[25] Cengiz APAYDIN, Taksirle Yaralama Suçu, Ankara Barosu Dergisi, 2011 / 1, ss. 59-114, s. 101.

[26] Cengiz Apaydın, Taksirle Öldürme Suçu, s. 23.

[27] Cengiz Apaydın, Taksirle Öldürme Suçu, s. 67.

[28] YCGK, E:2017/12-436, K:2018/527,Teb:2014/129797, KT: 13.11.2018.

[29] YCGK, E:2017/12-436, K:2018/527,Teb:2014/129797, KT: 13.11.2018.

[30] Nur Centel/Hamide Zafer/Özlem Çakmut, Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi, 8. Baskı, İstanbul, 2014, s. 366.

[31] Nur Centel/Hamide Zafer/Özlem Çakmut, Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi, 8. Baskı, İstanbul, 2014, s. 366.

[32] Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınevi, 4. Baskı, İstanbul, 2015, s. 254.

[33] Mehmet Emin Artuk/Ahmet Gökçen/Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 8. Baskı, Ankara, 2014, s. 341.

[34] Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 7. Baskı, Ankara, 2014, s. 214.

[35] Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 7. Baskı, Ankara, 2014, s. 214.

[36] Hakan Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 17. Baskı, Ankara, 2014, s. 249.

[37] (Hakan Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 17. Baskı, Ankara, 2014, s. 249.

[38] (Hakan Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 17. Baskı, Ankara, 2014, s. 249.

[39] YCGK, E:2017/12-436, K:2018/527,Teb:2014/129797, KT: 13.11.2018.

[40] Mahmut Koca - İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınları, 6. Bası, Ankara, 2013, s.219; Timur Demirbaş, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınları, 8. Bası, İstanbul, 2012, s. 358 vd.; Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayımcılık, 3. Bası, İstanbul, 2013, s. 277.

[41] YCGK, E:2017/12-436, K:2018/527,Teb:2014/129797, KT: 13.11.2018.

[42] Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayımcılık, 3. Bası, İstanbul, 2013, s. 277; Timur Demirbaş, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınları, 8. Bası, İstanbul, 2012, s. 358 vd.; Mahmut Koca - İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınları, 6. Bası, Ankara, 2013, s.219.)

[43] YCGK, E:2017/12-436, K:2018/527,Teb:2014/129797, KT: 13.11.2018.

[44] Veli Özer Özbek, Türk Ceza Kanunu İzmir Şerhi, Türk Ceza Kanununun Anlamı, Seçkin Yayınevi, Ankara, c. 1, 4. Baskı, s. 284.

[45] YCGK, E:2017/12-436, K:2018/527,Teb:2014/129797, KT: 13.11.2018.

[46] Zeki Hafızoğulları, Türk Ceza Kanununda Taksir, Polis Dergisi Yıl:11, S. 44, Nisan-Mayıs-Haziran 2005, s. 87.; Ursula Kilkelly, Özel Hayata ve Aile Hayatına Saygı Gösterilmesi Hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 8. Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Kılavuz İnsan Hakları El Kitapları, No: 1, Avrupa Konseyi İnsan Hakları ve Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü, Eylül 2007, s. 15.)

[47] YCGK, E:2017/12-436, K:2018/527,Teb:2014/129797, KT: 13.11.2018.

[48] Nitekim yasal düzenlemenin gerekçesinde de, “böyle bir netice ile birlikte söz konusu durumlara ilişkin bulunmayan başka bir netice de meydana gelmişse fıkra uygulanmayacaktır" denilmek suretiyle bu husus açıklanmıştır.

[49] .; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Kanunu Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, s. 154.; Veli Özer Özbek-Mehmet Nihat Kanbur- Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler, 4. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, s. 188, 511; Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökcen-Ahmet Caner Yenidünya, Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler, 8. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, s. 357.; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler, 6. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, s. 230Mustafa Özen, Ceza Hukukunda Taksir, Adalet Yayınevi, Ankara 2011, s. 215; Aytekin Özanlı, Failin Ailevi ve Kişisel Durumunun Taksirli Suçlar Bakımından Değerlendirilmesi, Terazi Hukuk Dergisi, Nisan 2009, s. 32.;

[50] YCGK, E:2017/12-436, K:2018/527,Teb:2014/129797, KT: 13.11.2018.

[51] YCGK, E: 2014/202, K: 2015/271, T: 15.09.2015.

[52] YCGK, E: 2014/202, K: 2015/271, T: 15.09.2015.

[53] YCGK, E: 2014/202, K: 2015/271, T: 15.09.2015.

[54] YCGK, E: 2014/202, K: 2015/271, T: 15.09.2015.

[55] YCGK, E: 2014/202, K: 2015/271, T: 15.09.2015: “….Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Sevk ve idaresindeki kamyonetiyle, akşam saatlerinde, meskûn mahalde, onbir metre genişliğinde, hafif virajlı, eğimsiz, çift yönlü, aydınlatması mevcut, zemini kuru ve asfalt kaplama olan, ancak herhangi bir şerit izi veya trafik işaret ya da levhası bulunmayan yolda seyir halinde olan sanığın, önündeki bir kamyonu solladığı sırada, karşı yönden gelen araçlara ayrılan bölüme yaklaşık birbuçuk metre taşıp, kendi şeridinde seyretmekte olan motosiklete çarparak motosiklet sürücüsünün ölümüne neden olduğu, bilirkişi raporları doğrultusunda tam kusurlu olduğu ve temel cezanın tayininde bu durum da nazara alınarak alt hadden makul bir ölçüde uzaklaşılarak hüküm kurulması gerektiği kabul edilebilir ise de, motosiklet sürücüsü ölenin, kapatılan yol bölümü haricinde sağ tarafta geçebileceği geniş bir alanın bulunduğu, sabıkasız olan sanığın kazadan sonra ambulans çağırıp yaralı vaziyetteki motosiklet sürücüsünün hastaneye kaldırılmasını sağladığı ve dosyaya herhangi bir olumsuz kişiliğinin de yansımadığı hususları birlikte değerlendirildiğinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezasını gerektiren suçtan temel cezanın, üst sınıra yakın bir biçimde beş yıl olarak belirlenmesi, dosya muhtevasına, adalet, hak ve nasafet kuralları ile orantılılık ilkesine uygun bulunmamaktadır. Bu itibarla, yerel mahkeme hükmünün, iki seneden altı seneye kadar hapis cezasını gerektiren taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçundan sanık hakkındaki temel cezanın dosya kapsamına, adalet, hak ve nasafet kuralları ile orantılılık ilkesine uygun bulunmayacak şekilde beş yıl olarak tayin edilmesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir….

[56] Y.1.CD, E: 2013/6217, K: 2015/2207, T: 09.04.2015: “…Sanığın olay günü sevk ve idaresindeki aracıyla aşırı alkollü ve asli kusurlu şekilde, yol üzerinde yürümekte olan maktul çarptığı ve ölümüne neden olduğu olayda; sanık hakkında bilinçli taksirle ölüme neden olma suçundan kurulan hükümde, suçun işleniş şekli, suçun işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri ile failin taksire dayalı kusurunun ağırlığına göre TCK'nun 85/1. maddesi uyarınca aynı Kanunun 61. maddesindeki ilkeler gözetilerek makul bir temel ceza belirlenmesi gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde alt sınırdan uygulama yapılması suretiyle eksik ceza tayini, Bozmayı geretirmiş olup, katılanlar vekilinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden, hükmün tebliğnamedeki düşünceye uygun olarak (BOZULMASINA), 09/04/2015 tarihinde oybirliği ile karar verildi…”

[57] Y.1.CD, E: 2013/5272, K: 2014/310, T: 28.01.2014: “…Oluşa ve dosya kapsamına göre, sanığın ticari minibüste şoför olarak çalıştığı, olay günü sevk ve idaresinde bulunan minibüs ile aşağı doğru % 8 eğimli olan Ortaköy varyantı üzerine aşırı hızlı bir şekilde girerek aracın direksiyon hakimiyetini kaybettiği ve Ortaköy istikametine doğru gitmesi gerekirken maktulün bulunduğu yaya kaldırımına geçerek maktule çarptığı ve ölümüne neden olduğu olayda; Sanık hakkında bilinçli taksirle ölüme neden olma suçundan kurulan hükümde, 2 yıldan 6 yıla kadar hapis cezası öngören 5237 sayılı TCK'nun 85/1 maddesi uyarınca temel cezanın belirlenmesi sırasında, sanığın taksire dayalı kusurunun yoğunluğu, meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığına göre üst sınırdan ceza tayini yerine, yazılı şekilde 4 yıl hapis cezasına hükmolunması suretiyle eksik ceza tayini,…”

[58] Y.1.CD, E: 2013/5059, K: 2015/219, T: 26.01.2015: “….Oluşa ve dosya içeriğine göre, aralarında duygusal birliktelik bulunan sanık Harun ile maktül Berrin'in olay gecesi maktülün evinde alkol aldıkları, bu sırada sanığın kendisine rahatsızlık veren tabancasını belinden çıkartıp odada bulunan sehpanın üzerine bıraktığı, bir süre sonra sanığın lavaboya gittiği, sorunları nedeniyle intihara eğilimli olan maktülün de sanığa ait tabancayı bulunduğu yerden aldığı ve alnına dayadığı, odaya giren sanığın bu durumu görmesi üzerine ani bir hareketle maktulü eyleminden vazgeçirmeye yeltendiği ve bu kapsamda maktülün elinde bulunan tabancaya iki eliyle asıldığı, sanığın bu müdahalesinin de etkisiyle maktülün tetikte bulunan parmağına kuvvet uygulanması nedeniyle, tabancanın ateş aldığı ve başından isabet alan maktülün öldüğü olayda; sanığın içinde bulunduğu o an ki şartlar uyarınca yapmış olduğu müdahale ile tabancanın ateş alacağını ve maktülün ölebileceğini öngörebileceğine ilişkin her türlü şüpheden uzak kesin ve yeterli delil bulunmadığı, dolayısıyla eylemine uyan TCK'nın 22/2. maddesi delaletiyle 85/1. maddesi uyarınca taksirle öldürme suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde aynı kanunun 22/3. maddesi delaletiyle 85/1. maddesi uyarınca bilinçli taksirle ölüme neden olma suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi, Kabule ve uygulamaya göre de; Sanık hakkında maktüle yönelik bilinçli taksirle ölüme neden olma suçundan kurulan hükümde, TCK’nın 85/1. maddesi ile tayin olunan 4 yıl hapis cezası üzerinden, suçun bilinçli taksirle işlenmesi nedeniyle aynı kanunun 22/3. maddesi uyarınca yapılan 1/3 oranında artırım ile sonuç cezanın 5 yıl 4 ay hapis yerine yazılı şekilde hatalı hesaplama yapılması suretiyle 6 yıl hapis olarak belirlenmesi, Bozmayı gerektirmiş olup, …(BOZULMASINA), 26/01/2015 gününde oybirliği ile karar verildi…”

[59] Y.1.CD, E: 2014/1775, K: 2015/2291, T: 14.04.2015: “….sanığın, akrabası maktülle birlikte ava gittiği, maktülün yardımı ile av tüfeğinin namlusuna fişek sürdüğü, ateş etmediği halde tüfeğin emniyetini kapatmadığı, daha sonra maktülün süt alacağı tanık ait evin önüne gittikleri sırada sanığın, ağaçta gördüğü kuşa ateş etmek amacı ile omuzundan indirmesi esnasında tetiğine bastığı tüfeğin ateş almasıyla maktülün ölümüne neden olduğu olayda; 2 yıl ile 6 yıl aralığında hapis cezası öngören ve taksirle öldürme suçunu düzenleyen, TCK.nun 85/1.maddesinin uygulanması sırasında, sanığın taksire dayalı kusurunun yoğunluğu dikkate alınarak, üst sınıra yakın makul bir ceza tayini yerine, yazılı şekilde 3 yıl hapis cezası belirlenmesi suretiyle eksik ceza tayini,…”

[60] Y.12.CD, E: 2013/11225, K: 2013/15909, T: 11.06.2013: “…İnceleme konusu somut olayda; ruhsatı iptal edilmiş bulunan sağlık kuruluşunu, yataklı konaklama tesisi olarak ruhsatlandıran genel cerrahi uzmanı Opt. Dr. Sanığın, zayıflama merkezinde tedavi gören D. K.’nın, 44 günlük süreçte 13,8 kg. zayıflamasına ve buna bağlı olarak, tedavi görende mevcut kronik kalp damar hastalığının aktif hale geçmesi sonucu ölümüne neden olduğu olayda, sanığın uyguladığı tedavi yönteminin tıbbi standartlara uymadığı, Adli Tıp Kurumu Genel Kurulunca düzenlenen 09.02.2012 tarihli raporda da belirtildiği üzere, fizyolojik kilo verme hızının ayda 2-4 kilogram olması gerektiği, obez kişilerde hızlı kilo vermenin kronik kalp rahatsızlığını aktif hale geçirebileceğinin tıbben bilindiği, ölende hızlı kilo kaybı tespit edilmiş olmasına rağmen, diyet egzersiz programlarının yeniden değerlendirilmemesi ve tetkiklerin eksik yaptırılması nedeniyle, sanığın kusurlu bulunduğu ve bu kusurlu davranışın ölüme etkisinin olduğu ve ölümle sanığın eylemi arasında illiyet bağının bulunduğu, uygulanan yöntemin bilinen tıbbi standartlara uymaması nedeniyle, ölümün komplikasyon olarak da değerlendirilemeyeceği, meydana gelen ölüm sonucunun sanık tarafından da öngörülmesinin mümkün olduğu ancak, buna rağmen tedavi yönteminin değerlendirilmemesi ve yeni tetkiklerin yapılmaması nedeniyle, sanığın tecrübesine dayanarak zararlı bir sonucun meydana gelmeyeceğine duyduğu güvenle kayıtsız kaldığı ve eyleminin bilinçli taksirle öldürme suçu kapsamında değerlendirilmesi gerektiği gözetilmeksizin, yazılı şekilde basit taksirle öldürmeden sorumlu tutulması,…”

[61] YCGK, E: 2014/33, K: 2015/422, T: 24.11.2015: “….Olay günü ölenin sevk ve idaresindeki içerisinde kendisi de dahil olmak üzere yedi kişi bulunan otomobil ile meskûn mahalde, aydınlatması bulunmayan, yedi metre genişliğinde, iki yönlü, düz ve eğimsiz, iki tarafında banket bulunan yolda seyrederken, olay mahalline, geldiğinde kendi seyrine göre yolun sol tarafındaki bankete düşmüş olan otomobili çekmek için, seyir şeridi üzerinde yolu dik bir şekilde kapatacak şekilde duran sanığın yönetimindeki tepe lambası bulunmayan traktörün sağ arka tekerine çarpması neticesinde, kendisiyle birlikte üç kişinin öldüğü, iki kişinin vücutlarında kemik kırığı oluşacak, bir kişinin basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek, bir kişinin de geçici rapora göre kemik kırığı oluşacak, kesin raporuna göre ise basit bir tıbbi müdahale ile iyileşebilecek şekilde yaralandığı sabit bulunan olayda, yargılama süreci boyunca maddi gerçeğe ulaşma ve adaleti sağlama yolunda çaba harcayan ve dosyaya herhangi bir olumsuz tavır veya davranışı yansımayan sanığı birebir gözlemleyen yerel mahkemece, kazada ölenin de tali kusurlu bulunduğu, sanığın kusur durumu, ölen ve yaralanan kişi sayısı gözetilerek, iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasını gerektiren taksirle ölüme ve yaralamaya neden olma suçunda temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak yedi yıl olarak tayin ve takdir edilmesinde herhangi bir isabetsizlik bulunmamakta olup, bu uygulama TCK'nun 3/1. maddesinde düzenlenen "orantılılık" ilkesine aykırılık da oluşturmamaktadır. Bu itibarla, taksirle ölüme ve yaralamaya neden olma suçundan sanık hakkında temel cezayı yedi yıl olarak tayin eden yerel mahkeme direnme hükmü isabetli olup onanmasına karar verilmelidir….”

[62] YCGK, E: 2014/202, K: 2015/271, T: 15.09.2015: “…Sevk ve idaresindeki kamyonetiyle, akşam saatlerinde, meskûn mahalde, onbir metre genişliğinde, hafif virajlı, eğimsiz, çift yönlü, aydınlatması mevcut, zemini kuru ve asfalt kaplama olan, ancak herhangi bir şerit izi veya trafik işaret ya da levhası bulunmayan yolda seyir halinde olan sanığın, önündeki bir kamyonu solladığı sırada, karşı yönden gelen araçlara ayrılan bölüme yaklaşık birbuçuk metre taşıp, kendi şeridinde seyretmekte olan motosiklete çarparak motosiklet sürücüsünün ölümüne neden olduğu, bilirkişi raporları doğrultusunda tam kusurlu olduğu ve temel cezanın tayininde bu durum da nazara alınarak alt hadden makul bir ölçüde uzaklaşılarak hüküm kurulması gerektiği kabul edilebilir ise de, motosiklet sürücüsü ölenin, kapatılan yol bölümü haricinde sağ tarafta geçebileceği geniş bir alanın bulunduğu, sabıkasız olan sanığın kazadan sonra ambulans çağırıp yaralı vaziyetteki motosiklet sürücüsünün hastaneye kaldırılmasını sağladığı ve dosyaya herhangi bir olumsuz kişiliğinin de yansımadığı hususları birlikte değerlendirildiğinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezasını gerektiren suçtan temel cezanın, üst sınıra yakın bir biçimde beş yıl olarak belirlenmesi, dosya muhtevasına, adalet, hak ve nasafet kuralları ile orantılılık ilkesine uygun bulunmamaktadır. Bu itibarla, yerel mahkeme hükmünün, iki seneden altı seneye kadar hapis cezasını gerektiren taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçundan sanık hakkındaki temel cezanın dosya kapsamına, adalet, hak ve nasafet kuralları ile orantılılık ilkesine uygun bulunmayacak şekilde beş yıl olarak tayin edilmesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir…”

[63] YCGK, E: 2017/697, K: 2017/548, T: 19.12.2017: “…Olay tarihinde saat 14.40 sıralarında, sanığın sevk ve idaresindeki minibüs ile meskun mahaldeki 6,5 metre genişliğinde, bölünmemiş iki yönlü, kenarlarında 190 santimetre genişliğinde yaya kaldırımı bulunan yolda seyir halinde iken, yaya kaldırımında park halinde araç bulunması nedeniyle yol içinde yürüyen altı yaşındaki ...'a aracının açık olan kapısı ile çarpıp sürükleyerek ölümüne neden olduğu, olay sonrasında suçun, sanığın oğlu olan tanık ... tarafından üstlenildiği, ancak soruşturma sırasında aracı kullanan kişinin sanık olduğunun anlaşıldığı olayda; sanığın asli, ölenin ise tali derecede kusurlu olmaları karşısında, 2 yıldan 6 yıla kadar hapis cezasını gerektiren taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçundan dolayı sanık hakkında temel cezanın, TCK'nun 22/4 ve 61/1. maddelerindeki ölçütler ile aynı Kanunun 3. maddesinde yer alan "orantılılık" ilkesi bir bütün halinde değerlendirilip alt hadden makul ölçüde uzaklaşılarak belirlenmesi gerekirken, TCK'nun 61. maddesinde sayılan ölçütler arasında yer almayan sanığın fiilden sonraki davranışlarının da esas alınması suretiyle üst hadde yakın olacak şekilde 5 yıl olarak tayin edilmesinde isabet bulunmamaktadır…”

[64] YCGK, E: 2015/35, K: 2015/516, T: 15.12.2015: “….Olay tarihinde açık havada, sabah saat yedi kırk sıralarında meskûn mahal sınırları dışında, görüşe engel herhangi bir durumun bulunmadığı, orta refüjle bölünmüş iki gidiş ve gelişli iken yol çalışması nedeniyle bir şeridi kapatılarak bir yönü gidiş ve geliş olarak kullanılan, düz ve eğimsiz yolda, sanığın sevk ve idaresindeki kamyonet ile seyri sırasında şerit ihlalinde bulunarak karşı istikametten gelen araçlara ayrılan şeride girip kendi şeridinde seyreden ölen ... yönetimindeki otomobil ile çarpıştığı, ardından savrularak aynı şeritte önünde seyreden bir başka aracın sol yan ve arkasına çarptığı, çarpma neticesinde ölenin aracında bulunan kendisi dahil beş kişinin öldüğü, bir kişinin basit bir tıbbi müdahale ile giderilecek şekilde yaralandığı sabit bulunan olayda, yargılama süreci boyunca maddi gerçeğe ulaşma ve adaleti sağlama yolunda çaba harcayan ve dosyaya herhangi bir olumsuz tavır ya da davranışı yansımayan sanığı da birebir gözlemleyen yerel mahkemece, cezanın alt ve üst sınırı, sanığın kusur durumu ile ölen ve yaralı sayısı gözetilerek, iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasını gerektiren taksirle ölüme ve yaralamaya neden olma suçunda temel cezanın alt sınırdan makul bir oranda uzaklaşılarak on yıl olarak tayin ve takdir edilmesinde herhangi bir isabetsizlik bulunmamakta olup, bu uygulama TCK'nun 3/1. maddesinde düzenlenen "orantılılık" ilkesine de aykırılık oluşturmamaktadır….”

[65] YCGK, E: 2013/771, K: 2015/150, T: 12.05.2015: “…Sevk ve idaresindeki ondört yolcu kapasiteli ticari minibüs ile gündüz vakti, meskun mahalde, tek yönlü, oniki metre genişliğinde, orta refüjle bölünmüş, inişe eğimli, zemini kuru ve asfalt kaplama yolda seyir halinde olan sanığın, arka frenlerinin arıza yapması neticesinde direksiyon hakimiyetini kaybederek karşı kaldırıma geçip, yolun kenarındaki demir korkuluklara ve ardından kaldırımda yürümekte olan yayaya çarparak ölümüne neden olduğu, kazada aynı minibüste bulunan iki kişinin de basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralandığı, ancak şikayetçi olmadıkları sabit bulunan olayda; makine mühendisi bilirkişi, minibüsün arka tekerlerine giden fren hidrolik deposunun boşaldığını, arka tekerlere taksimatla dağıtılan fren hidroliğinin sol arka tekere giden metal borudaki delinmeden aktığını ve arka fren sistemini çalıştıracak hidrolik yağın fren teker merkezine gitmemesi sonucunda fren yapılamayacağını, hava sistemi, ön düzen, direksiyon ile ön teker fren sisteminin çalıştığını, arka fren sisteminin ise devre dışı kaldığını, sol arka fren hidrolik borusunun delinmesi nedeniyle arka tekerlere giden fren hidroliğinin tamamen boşalması ve arka frenlerinin tutmaması nedeniyle kazanın sürücü hatasından değil, teknik arızadan ileri geldiğini ifade etmiş, kovuşturma aşamasında Adli Tıp Kurumu Ankara Grup Başkanlığınca düzenlenen raporda; aynı gerekçelerle sanığın tali derecede kusurlu olduğu belirtilmiş ise de, meskun mahalde, iniş eğimli ve trafiğin yoğun olduğu yolda seyir halinde iken, aracın fren sistemindeki teknik arızanın etkisiyle direksiyon hakimiyetini kaybedip karşı şeride geçerek, önce kaldırıma, bir metre yüksekliğinde muhkem demir korkuluğa, yaya kaldırımında yürümekte olan yayaya, ardından bir ağaca ve dükkanlara çarparak durabilmesi, kaza mahallinde hidrolik yağı akıntısı bulunduğuna ilişkin herhangi bir tespite yer verilmemesi nazara alındığında, hızının mahal şartlarına göre fazla olduğu, aracını aktif olan diğer sistemlerini kullanarak durdurabilmek yerine, karşı kaldırıma geçip yol kenarında bulunan demir bariyerlere çarparak durmayı denediği, bir metre yüksekliğinde ve muhkem nitelikteki söz konusu bariyerlere, ağaca ve dükkanlara vurarak durabildiği, kazadan bir hafta önce aracın bakımını yaptırdığını beyan etmesine karşın bu konuya ilişkin herhangi bir belge ibraz etmediği, mesleği şoförlük olmasına rağmen, toplu taşıma aracı olarak kullanılan ve her gün trafikte seyir halinde bulunan aracın bakımlarına gereken dikkat ve özeni göstermediği, olay sabahı da hidrolik yağ borusunu kontrol etmeden yola çıktığı hususları birlikte nazara alındığında, bir kişinin ölümü ve şikayetçi olmayan iki kişinin de basit bir tıbbi müdahale ile giderilecek şekilde yaralanmasıyla sonuçlanan trafik kazasında asli kusurlu olduğu ve temel cezanın belirlenmesinde bu durum nazara alınarak alt hadden makul bir ölçüde uzaklaşılarak hüküm kurulması gerekirken, mahalli mahkemece tali derecede kusurlu olduğu kabul edilip, TCK'nun 85/1. maddesinde iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası öngörülen taksirle ölüme neden olma suçundan temel cezanın iki sene olarak takdir edilmesi dosya muhtevasına uygun bulunmamaktadır….”

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.