I. Giriş
Derin sahte (deepfake), insanların yüz, hareket ve sesini gerçeğe uygun olacak şekilde taklit etmek veya değiştirmek için yapay zekâ teknikleri aracılığıyla fotoğrafların, videoların veya seslerin kullanılmasıdır.[1] Kavram, Kasım 2017'de Reddit isimli sosyal medya platformunda bir kullanıcının derin sahtecilik üretiminde kullanılabilecek kodları paylaşmasının ardından ortaya çıkmış ve kısa sürede geniş kitlelere yayılmıştır.[2] Bu teknoloji, gerçek kişileri aslında hiçbir zaman söylemedikleri sözleri söylemiş ya da yapmadıkları eylemleri yapmış gibi gösteren ses ve video kayıtlarının oluşturulmasını mümkün kılmaktadır. Ceza muhakemesi bakımından meselenin kalbinde ise şu soru yer almaktadır: Bir ses veya görüntü kaydı, hangi koşullar altında gerçekliğin belgesi olarak hükme esas alınabilir?
Görsel ve işitsel medyanın nesnel bir gerçeklik belgesi olarak ele alınması, esasen on dokuzuncu yüzyıl hukukunun bir inşasıdır. Bilim insanı Tal Golan, 1850'lerden itibaren fotografik delillerin mahkemelerde kabul edilebilirliğinin olay bazında değerlendirildiğini ortaya koymuş; tanık anlatıları uzun süre boyunca mahkemelerde delillerin en güvenilir ve kıymetli ispat aracı olarak kabul edilmişken, fotoğraf ve yazılı kayıtlar giderek nesnel gerçekliğin belgesi statüsüne yükselmiştir.[3] İşte bu inşanın ne denli kırılgan olduğuna ilişkin Türk hukuk tarihindeki en erken ve kanaatimizce en dikkat çekici uyarılardan biri, Anayasa Mahkemesi'nin bundan yarım asrı aşkın bir süre önce, 1971 yılında verdiği bir kararda saklıdır. Söz konusu karar, tarihi itibariyle doğal olarak doğrudan derin sahtecilikle ilgili değildir. Fakat kararda, ses kayıtlarında montaj ya da ses taklidi yöntemleriyle, usta kişilerden alınacak yardım ile sahtecilik yapılabileceği hususu değerlendirilmiştir. Bir diğer ifadeyle Yüksek Mahkeme, günümüzde deepfake kavramı içinde değerlendirilen manipülasyon riskini, dijital sentezleme ve yapay zekâ algoritmalarının tahayyül dahi edilemediği bir dönemde delil hukuku düzlemine taşımıştır.
II. Kararın Arka Planı: Ses Bantlarına Dayanan Bir Dokunulmazlık Dosyası
Anayasa Mahkemesi'nin 1971 tarihinde verdiği 1971/41 Esas 1971/67 Karar sayılı ilamı,[4] Cumhuriyet Senatosu'nun Cumhurbaşkanınca seçilmiş üyesi Osman Köksal'ın yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulu kararının iptali istemine ilişkindir. Köksal'a yöneltilen suç isnadı ise; Anayasa'yı tağyir ve tebdil ile Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni iskata veya vazifesini yapmaktan men'e cebren teşebbüs gayesiyle gizlice ittifak kurmaktır.
Dönemin kamuoyunda geniş yankı uyandıran bu soruşturmada isnadın dayanağını ise büyük ölçüde tek bir Millî İstihbarat Teşkilâtı görevlisinin raporları ile bu görevlinin katılmadığı toplantılarda alındığı ileri sürülen ses bantları ve bunların çözümleri oluşturmaktadır.
Mahkeme, yasama dokunulmazlığının kaldırılması kararlarını denetlerken delilleri sübut yönünden değerlendirmeyeceğini, yalnızca isnadın ciddi olarak nitelendirilmesine olanak bulunup bulunmadığı bakımından ve bu yönde aydınlanacak kadar deliller üzerinde duracağını özenle vurgulamıştır. Bu çerçevede yürütülen inceleme, dosyanın omurgasını oluşturan ses bantlarının delillik gücü sorununu kaçınılmaz biçimde gündeme getirmiştir.
III. Kararın Ses Kayıtlarına İlişkin Değerlendirmesi
Kararın konumuz bakımından ilgi çekici kısmı aynen şöyledir:
“Ses alma alanındaki ilerleme ve gelişmeler bugün o evrededir ki bir sesin belirli bir kişiye ilişkin bulunduğunun hala parmak izlerinde olduğu gibi kuşkusuzca ve kesinlikle saptanamamasına karşılık birtakım montaj yollarıyla ve gerekirse ses taklit etmede usta kişilerin yardımlarından da yararlanılarak bantlar istenildiği gibi doldurulabilmektedir. Bir toplantıda hazır bulunanlar, zamanında ve usulünce tutanaklarla saptanarak o toplantıya ilişkin bulunduğu ileri sürülen ses bantlarına böylece destek ve güç kazandırılmadıkça bant çevirilerine hukuk yönünden tam bir güvenle bağlanıp dayanılamayacağı ortadadır.”
Bu paragraf dikkatle okunduğunda, Mahkemenin üç katmanlı bir hukuki şüphecilik geliştirdiği görülmektedir. İlk olarak ses, parmak izi gibi kuşkusuz ve kesin bir aidiyet tespitine elverişli değildir; teknik veri, kişiye aidiyet konusunda tek başına mutlak bir kanıt oluşturmaz. İkinci olarak kayıtlar, montaj ve ustalıklı taklit yöntemleriyle istenildiği gibi doldurulabilir niteliktedir; yani içerik, gerçekliğin pasif bir yansıması değil, aktif bir üretimin konusu olabilir. Üçüncü olarak, teknik verinin hukuk yönünden tam bir güvenle kabul edilebilmesi ancak dışsal ve usulüne uygun destekleyici unsurlarla, bir diğer ifadeyle zamanında ve usulünce düzenlenmiş tutanaklarla tahkim edilmesine bağlıdır.
Kararın devamı, bugünün adli bilişim terminolojisiyle okunduğunda daha da çarpıcıdır. Mahkeme; ses alma araçlarının ilgili ev ve bürolara kimlerce, ne vakit ve nasıl yerleştirildiğinin, nasıl uzun bir zaman korunup çalıştırılabildiğinin, bantların ne zaman ele alınıp nasıl değerlendirildiğinin, konuşanların kimliklerinin ve banda çekilmiş seslerle ilişkilerinin ne yolla saptandığının bilinmemesini, bantların isnada ciddilik verme gücünü gölgeleyen bir husus olarak değerlendirmiştir.[5]
Bu değerlendirme, günümüz ceza muhakemesinde elektronik delilin güvenilirliğinin ön şartı sayılan delil zinciri kavramının neredeyse kelimesi kelimesine tarifidir. Yine Mahkeme, ses bantlarını inceleyen bilirkişilerin kimliklerinin raporda açıklanmamış olması karşısında, incelemelerinde böylesine kesin bir sonuca varabilen bu kimselerin ses alma alanındaki bilimsel ve teknolojik yetenek ve yetkileri üzerinde bir fikir edinilemediğini belirterek, teknik bilirkişiliğin denetlenebilirliğini delil değerlendirmesinin merkezine yerleştirmiştir.[6]
Kararda yer alan bir başka ayrıntı ise adeta günümüz tartışmalarına ışık tutmaktadır. Osman Köksal, ses bantlarıyla saptandığı ileri sürülen 23/11/1970 ve 27/11/1970 tarihli toplantılara ilişkin olarak, ilgili günlerde İstanbul'da bulunduğunu Türk Hava Yolları'ndan aldığı belge ile; evinde konuklarını ağırladığını ise noter tasdikli yazılı ifadelerle ortaya koymuştur. Teknik kayıt ile fiziki gerçeklik arasındaki bu çelişki Mahkeme’nin ses bantlarına duyduğu güvensizliği besleyen somut olgulardan biri olmuştur. Nihayetinde Mahkeme, başkaca inandırıcı ve pekiştirici kanıtlar bulunmadıkça yalnızca ses bantlarının ve gizli ajan raporlarının böylesine ağır bir isnada ciddilik kazandırabilmesinin bir hukuk devletinde düşünülemeyeceği sonucuna ulaşmış ve dokunulmazlığın kaldırılmasına ilişkin Senato kararının Osman Köksal'a ilişkin bölümünü iptal etmiştir.[7]
IV. 1971'den Bugüne: Deepfake Çağında Kararın Anlamı
Söz konusu kararda ses kayıtları üzerinde yapılabilecek montaj ve ustalıklı taklit yöntemlerine yönelik yapılan vurgu, henüz dijital sentezleme ve yapay zekâ algoritmalarının tahayyül dahi edilemediği bir dönemde delilin otantikliği hususunda sağlıklı bir hukuki şüphecilik ortaya koymuştur. 1971'de ses taklit etmede usta kişilerin yardımını gerektiren sahtecilik, bugün Çekişmeli Üretici Ağlar (Generative Adversarial Networks) sayesinde teknik bilgisi sınırlı kişilerin dahi erişebileceği yazılımlarla gerçekleştirilebilmektedir. Değişen şey tehdidin niteliği değil; ölçeği, değişmezliği ve erişilebilirliğidir.
Bu yaklaşım, günümüzün manipülatif yapay zekâ çıktılarına karşı geliştirilen şeffaflık ve etiketleme yükümlülüğü doktrininin tarihsel bir izdüşümü niteliğindedir. Nitekim Avrupa Birliği'nin 2024 tarihli Yapay Zekâ Tüzüğü'nün (EU AI Act) 50/4. maddesi, derin sahtecilik teşkil eden görüntü, ses veya video içeriği üreten ya da manipüle eden yapay zekâ sistemlerinin kullanım sunucularını ilgili içeriğin yapay yöntemlerle oluşturulduğunu veya manipüle edildiğini ifşa etmekle yükümlü kılmaktadır.[8] Anayasa Mahkemesi'nin yarım asır önce aradığı dışsal ve usulüne uygun destekleyici unsurlar, bugün normatif düzlemde etiketleme, teknik işaretleme ve kaynak doğrulama yükümlülükleri biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Mahkeme’nin sesin bir parmak izi kesinliğiyle saptanamayacağı gerçeğinden hareketle geliştirdiği usuli güvence arayışı ile Avrupa Birliği'nin yapay içeriklerin ayırt edilebilir biçimde işaretlenmesini zorunlu kılan tercihi, aynı hukuki kaygının farklı yüzyıllardaki tezahürleridir.
V. Sonuç
Tüm açıklamalar kapsamında denilebilir ki; 1971 tarihli Anayasa Mahkemesi kararında öngörüldüğü üzere, teknik veriye duyulan hukuki güven ancak katı usuli güvencelerle ve teknoloji-hukuk eş güdümüyle korunabilecektir. Suçun soruşturulması evresinde yalnızca yasal düzenlemelerin varlığı yeterli olmayıp elektronik delillerin otantikliğini saptayabilecek gelişmiş yazılımsal altyapıların inşası ve teknik kapasitesi yüksek uzman personelin istihdamı, suçun tespiti ve normların etkin tatbiki açısından stratejik bir zorunluluktur.[9] Yarım asır önce ses bantları için söylenenler, bugün deepfake içerikler için aynen ve daha güçlü biçimde geçerlidir: Delil, ancak doğrulanabildiği ölçüde delildir.
--------------
[1]Deepfake Bilgi Notu, Kişisel Verileri Koruma Kurulu, KVKK Yayınları, No: 75, Ankara, 2025, s. 7.
[2]Yavuz, Can, Deepfake (Derin Sahte): Yapay Zekâ Tarafından Üretilen Yeni Nesil Görsel-İşitsel İçerik, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2022, s. 37.
[3]Paris, B./Donovan, J., Deepfakes And Cheap Fakes: The Manipulation of Audio and Visual Evidence, Data & Society, 2019, s. 17-18.
[4]AYM'nin 17.8.1971 ve 19.8.1971 günlü, 1971/41 E., 1971/67 K. sayılı kararı (RG 15.1.1972, S. 14073). Kararın tam metni için bkz. Anayasa Mahkemesi Kararlar Bilgi Bankası, https://normkararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/?id=e82cdd47-66b9-4b7d-b541-a79d8515c7fe
[5]AYM, 1971/41 E., 1971/67 K.
[6]AYM, 1971/41 E., 1971/67 K.
[7]AYM, 1971/41 E., 1971/67 K.
[8]Regulation (EU) 2024/1689 of the European Parliament and of the Council (EU AI Act), m. 50/4.
[9]Konuya ilişkin ayrıntılı değerlendirmelerimiz için bkz. Genç, Coşkun, Bilişim Suçlarının Soruşturulması ve Koruma Tedbirleri, Yetkin Yayınları, Ankara, 2026, s. 408 vd.