İspat hukuku, Medeni Usul Hukuku’nun temelini oluşturmaktadır. Bir hakkın var olup olmadığının ispatı ise deliller aracılığıyla gerçekleştirilmektedir. Bu temelin yapıtaşlarından biri de takdiri delil niteliğinde olan tanık delili olup uygulamada sıklıkla karşılaştığımız bir olgudur. Bu delil çeşidi hukuk yargılamalarında tarafların en çok başvurduğu yöntemlerden biri olmaktadır. Tanık delili her ne kadar takdiri delil niteliğinde olsa da yargılamada vazgeçilemeyen bir unsur olup davanın akıbeti bakımından önemli değişikliklere yol açabilmektedir bu sebeple hakim olabildiğince somut olay nezdinde tanığın açıklamalarının gerçeğe uygun olup olmadığını değerlendirerek karara ulaşması gerekir. Tarafların, son derece önemli bir yere sahip olan tanık delili yoluna başvurabilmesi için izlenmesi gerekli olan yolları bilmesi gerekmektedir. Özellikle irade sakatlığı, boşanma davaları ve işçi alacakları nedeniyle açılan davalarda tanık delili oldukça önemli bir konumdadır. Yargılamada ayrıcalıklı ve geniş bir yere sahip olduğu için doktrin ve diğer öğretideki görüşlerce fikir ayrılıkları olup bu durum güncel tartışmalara yol açmaktadır. Bu çalışmada tanık ve tanıklık kavramlarına değinilmiş olup tanık delilinin HMK 240-266. maddeleri nezdinde düzenleniş şekli ve koşulları yargıtay kararları ışığında aydınlatılmaya çalışılmakta doktrin ve diğer öğretideki görüşlerce karşılaşılan güncel tartışmalar açıklanılmaya çalışılmıştır. Çalışmanın temel amacı medeni usul hukukundaki tanık delili hakkında bilgi sahibi olabilmek ve bu konuyla ilgili güncel tartışmaları özümseyerek bilimin ışığında ilerlemektir.
The law of evidence forms the basis of the Civil Procedural law. The proof of existence of a right realized through evidence. One of the building blocks of this foundation is witness evidence, which is in the nature of discretionary evidence, and is a phenomenon that we frequently encounter in practice. This type of evidence is one of the most frequently used methods by parties in civil cases. Although witness evidence is discretionary evidence, it is an indispensable element in the trial and can lead to significant changes in the outcome of the case. For this reason, the judge must reach a decision by evaluating whether the witness's statements are true to the concrete event as much as possible. Parties should be aware of the procedures to be followed in order to be able to resort to witness evidence, which is of utmost importance. Witness evidence is very important, especially in cases filed due to disability of will, divorce cases and labor claims. Since it has a broad and privileged place in judiciary, there are differences of opinion in doctrine and other doctrinal views, and this situation leads to current debates. In this study, the concepts of witness and testimony are mentioned and the way and conditions of witness evidence under Articles 240-266 of the HMK are tried to be clarified in the light of the decisions of court of cassation and the current discussions encountered by the doctrine and other doctrinal opinions are tried to be explained.
Medeni Usul Hukukunda tarafların ispat faaliyetini gerçekleştirmesine etki eden en önemli araçlardan biri delillerdir. Deliller maddi gerçeklik temelinde hakkın tanınması ve tespiti amacı doğrultusunda tarafların iddia ve savunmalarını ispat etmelerine aracı olmaktadır. Bu kapsamda uyuşmazlıkların çözümü açısından Medeni Usul Hukukunda çok önemli bir yere sahip olan delillerin arasından sayılan takdiri delil kapsamında olan tanık delili uygulamada sıklıkla başvurulan delillerin başında gelmekte olup pek çok davanın aydınlatılıp sonuca kavuşturulması açısından önem taşımaktadır.
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 25. maddesinde düzenlenen taraflarca getirilme ilkesinin söz konusu olabileceği davalarda tarafların ileri sürdükleri delillerin tereddüde yer vermeyecek şekilde belirli olması, delil sunma süresinin sınırlandırılması bakımından tarafların tanık delillerini hangi aşamaya kadar sunabilecekleri bu kapsamda tanık deliline dilekçeler aşamasında değinmemiş olan kişilere mahkemece süre verilmesinin bu durumun çerçevesinde bir anlam ifade etmeyeceği bilinmektedir.
Tanık deliline dayanan kişinin tanık olarak ileri süreceği kişilerin adreslerini ve kimliklerini mahkemeye sunması gerekmekte olup kişinin sunmuş olduğu bu belgeye ise ‘’tanık listesi’’ adı verilmektedir. HMK 240. madde uyarınca ikinci tanık listesi verme yasağı getirilmiş olunup bu yasağın doğrudan kamu düzenine ilişkin olması ve istisnalarının bulunması dolayısıyla doktrinde ve diğer öğretideki görüşlerde farklı fikirler bulunmaktadır. Bu durum da etrafında fikir ayrılıkları ve güncel tartışmalara yol açmaktadır.
Tanık, davanın konusunu oluşturan tanığı olduğu olaya ilişkin bilgilerini mahkemeye aktarırken hakimin somut olay nezdinde öngörü sahibi olmasına ve bilinç altına yerleşerek anlayış, kavrayış gücünü arttırarak olayın yeniden hakim tarafından zihninde canlanmasını sağlamaktadır. Tanığın beyanı, davanın akıbetini değiştirecek nitelikte olduğu için tarafların lehine sonuçlanması bakımından tanık delili hakimin özenli bir tutum sergilemesi gereken bir durumdur ayrıca tanık ile taraf arasındaki ilişkinin menfaat üzerine kurulu olduğu hakim tarafından unutulmaması gerekmektedir.
Tanıklık aslında üçüncü kişinin davanın konusunu oluşturan olaya yönelik bir olgu hakkında duyu organları ile edinmiş olduğu bilgileri mahkemeye aktarmasıdır. Tanığın aktarma eylemini gerçekleştirirken hakimin sorduğu sorulara eksiksiz tam ve doğru bir şekilde cevap vermesi, kendiliğinden bir ekleme yapmaması, olaya yönelik neyi biliyorsa açıkça olanı anlatacak olup bu durum karşısında gerçekliğe uygun bir şekilde tutum sergilemesi gerekmektedir. Bu tutumlu davranışı sergileyecek olan kişi de güvenilir, ahlaklı ve dürüst sıfatlarına haiz olan kimsedir.
Hakim tanığı dinledikten sonra, davanın seyri açısından tanığın davanın konusunu oluşturan olaya yönelik yapmış olduğu açıklamaları değerlendirirken tanığın o anki hal ve hareketlerini, duygularını, tanığın beyanında şüpheye yol açacak herhangi bir durumun var olup olmadığını tanığın görünüşü ile birlikte özümseyip göz önünde bulundurarak bir karara ulaşacaktır. Tanık beyanında tanığın, tereddüde yer verecek ifadelerde veya davranışlarda bulunması durumunda taraflara bunu iddia ve ispat etme imkanı tanınmış olmalıdır ayrıca hakimin de bu varsayımı göz ardı etmemesi gerekmektedir ancak tanığın beyanına dönüt olarak aksi yönde bir durumun olduğunu iddia eden tarafça inandırıcı ve ciddi vakıalarla bu durumun ispat edilmediği takdirde tanığın beyanının doğru olduğu varsayılır.
Tüm bu zayıflık olarak nitelenebilecek durumlara rağmen tanık beyanı önemli bir delil örneği olarak kabul edilmektedir ve bu takdiri delillerden biri olan tanık deliline HMK’da oldukça geniş bir yer verilmiştir. Çalışmanın geneli değerlendirilirken unutulmaması gereken şudur ki aslında tanığın kendisi bir delil olup HMK kapsamında sayılmamaktadır asıl sayılan şey ise tanığın beyanın bir delil örneği olmasıdır. Bu çalışmada davanın taraf lehine sonuçlanması bakımından son derece mühim yollardan biri olan tanık delilini daha iyi anlayabilmek adına zihnimizde bir fikir oluşturabilmesi amacıyla öncelikle ispat ve delil kavramı incelenmiş olup daha sonrasında ispat araçlarından biri olan tanık delilinin sadece Hukuk Muhakemeleri Kanununda izlenebilecek bir yol olmadığını, diğer ilişkisi bulunan hukuk dalları altında nasıl ele alınabileceğini özet bilgiler halinde sunulmaya çalışılmıştır.
Medeni Usul Hukukundaki tanık delili hakkında bilgi sahibi olabilmek tanık ve tanıklık kavramlarının bir bütün halinde benimsenebilmesi ile olmaktadır bu sebeple Medeni Usul Hukukunda tanık ve tanıklık kavramları ile tanık delili bir zincir edasıyla iç içe geçirilerek geçmişten günümüze tarihsel süreçteki hukuki boyutunun ne olduğunu, tanık delilinin hukuk muhakemeleri kanununda nasıl ele alındığını, özellikle bu çalışmanın konusu olan tanık delilinin HMK 240-266. maddeleri nezdinde düzenleniş şekli ve koşulları Yargıtay kararları ışığında aydınlatılmaya çalışılmış olup doktrin ve diğer öğretideki görüşler açısından bazı durumlarda karşılaşılan karşıt düşünceler uğrunda güncel tartışmaların hangi durumlarda olup ne şekilde zıtlıklarla karşılaşıldığı açıklanılmaya çalışılmıştır.
Çalışma metodu olarak benimsediğimiz yöntemde çalışmamızda ilk olarak delil ve delillerin ibrazı ile tanık delili hakkında genel bilgiler verilmiş olunup daha sonrasında tanık delilinin ortaya çıkmasında etkin rol oynayan tanık ile tanıklık kavramları açıklanılmış bulunulmaktadır. İkinci olarak tanık delilinin tarihsel süreçteki oluşumu ile hukuki boyutu bir arada değerlendirilmiş bulunulmakta ayrıca HMK’da kanun koyucunun tanık delilini ele alış şekli incelenmiştir. Tüm bunların kapsamı sonucunda ortaya çıkan güncel tartışmalar da irdelenmiş olunup çalışmaya son verilmiştir.
1. İspat Kavramı ve İspatın Konusu
Bir iddianın doğru ve gerçek olup olmadığına ilişkin muhatabı inandırma ve ikna etme çabası olan ispat, kelime anlamı itibariyle de tespit etme, belirleme anlamına gelir. Hukuki açıdan ispat, davayla ileri sürülen hakkın ve bu hak karşısında gerçekleştirilen savunmanın temelini oluşturur. Bu savunmanın doğru olup olmadığına ilişkin mahkemeye kanaat verilmesi işlemidir. Davaya konu olarak gerçekleştirilen ve olup olmadığı anlaşılmaya çalışılan maddi hukukta söz konusu hakkın doğması ya da sonlanmasının kendisine bağlandığı olayların ve hukuki işlemin doğru olup olmadığının tespitiyle mümkündür. İspat faaliyetindeki amaç, esas itibariyle hakimin dışındaki ve davanın açılmadan önceki oluşan uyuşmazlığa ilişkin vakıaların gerçekliğine ilişkin yargılama sırasında hakimde kanaat oluşmasını sağlamaktır[1].
Hakimin geçmiş zaman içinde bilgisinin dışında oluşan vakıanın oluş şekline yönelik bugün kanaat getirme hakkına sahip olur. Bu sebeple de davacının ileri sürmüş olduğu iddialarda doğru kabul edildiği davanın kazanılması veya davalının savunma şeklinde ileri sürmüş olduğu olayların doğru kabul edilmesiyle davanın reddiyle iddianın ve savunmanın dayanağı maddi olayın ispatlanmasına bağlı olduğu söylenebilir. Vakıanın ispatı bakımından gerçekleştirilen işlemlerde ispat faaliyeti olarak isimlendirilir. İspat faaliyetinde soyut vakıalardan hareket edilerek talep sonucunu haklı çıkan somut vakıaların doğru olduğuna ilişkin hakim kanı oluşturmasını sağlamayı amaçlar[2].
İspatın konusuna bakıldığında HMK md. 187/1’de düzenlenmiştir. Bu düzenleme uyarınca tarafların anlaşamadığı ve davanın çözümüne yönelik etki eden çekişmeli tartışmalı vakıalardır. İspatın ilk konusu tarafların iddia ve savunmalarına dayanak olan maddi vakıalardır. Hem hukukun geneli hem de ispat hukuku açısından içeriğinde birden çok anlamı barındıran kavram olan vakıa, ispat hukuku açısından kendisine hukuki sonuç bağlanan olgulardır. Bazı hukuk kurallarının uygulanmasında o hukuk kuralının uygulanmasında öngörülen olumlu ya da olumsuz koşul vakıaların somut olayın durumu uyarınca gerçekleştirilmesiyle etkisi bulunmaktadır. Bu sebeple de vakıaların mahkemenin uyguladığı hukuk kuralına ait olan maddi unsuru gösteren ya da maddi unsurun tanınmasına imkan sunan iddialardır[3].
Yalnızca taraflarca ileri sürülen ve aynı zamanda da tarafların dayanmış olduğu vakıalar ispat konusunu oluşturur. Bu durum taraflarca getirilme ilkesinin sonucudur. HMK md. 25/1 uyarınca hakimin kural olarak taraflarca ileri sürülmemiş vakıaları araştırması mümkün değildir ve bunların taraflarca ispatlanmasının talep edilmesi de mümkün değildir. Bu durumda tarafların ilk olarak iddia ve savunmalarını haklı çıkaracak maddi vakıaları açıklaması gerekir. Daha sonra da dayanmış oldukları vakıaları doğrulayan delilleri göstermeleri gerekir[4].
HMK md. 187/2 uyarınca herkesin bildiği vakıalarda ikrar edilen vakıaların çekişmeli sayılmayacağı düzenlenmiştir. Bu hüküm uyarınca uyuşmazlığın taraflarının arasında çekişmeye konu olmayan vakıaların taraflarca uyuşmazlık içinde olmaması, anlaşmaları halinde çekişmeli olmayan vakıaların ispat edilmesine gerek bulunmamaktadır. Yine de herkesin bildiği ve doğruluğundan şüphe edilmeyen ve aynı zamanda da kolay bir şekilde herkesin öğrenebildiği vakıalar da çekişmeli sayılmamaktadır. Bu durumda delille ispata da gerek yoktur[5].
İspatın gerekmediği hallerden biri de ikrardır. İkrar dar ve geniş anlamı ile iki şekilde tanımlanması mümkündür. Uyuşmazlığın taraflardan birinin aleyhine uyuşmazlığın konusu vakıanın doğruluğunu beyan etmesi geniş anlamda ikrardır. İkrarın türlerinden biri de mahkeme dışı ikrar da bu tanım kapsamındadır. Dar anlamda ikrar da derdest davada davanın taraflarından birinin diğer tarafça ileri sürülmüş olan ve aynı zamanda aleyhe hüküm doğurma ihtimali olan olayın doğruluğunun kabul edilmesidir. Mahkeme önünde dar ve teknik anlamdaki ikrarın yapılması gerekmesi nedeniyle söz konusu tanımın kapsamında yalnızca mahkeme içi ikrar girer[6].
Tek taraflı irade açıklaması olan ikrar, bu durumun sonucu itibariyle ikrarın geçerli şekilde hüküm doğurması diğer yanın iznine bağlı değildir. Diğer yandan da ikrar iradesinin ikrar eden tarafın herhangi şarta bağlanmadan kuşkuya yer verilmeden net biçimde açıklanması gerekir. Bu nedenle de sükutun ikrar olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Fakat belirtmek gerekir ki belirli bir vakıanın karşısında sükut edilmesi ikrar sayıldığı durumlarda sükutun ikrar şeklinde kabul edilmediğinin öngörüldüğü ilkenin işlemediği söylenebilir. Sükutun ikrar sayıldığı durumlardan bir tanesi de HMK md. 171/1 kapsamında düzenlenmiştir. Bu düzenleme uyarınca isticvap davetiyesine karşın duruşmaya gelinmemiş olması ya da duruşmaya gelerek sorulara cevap verilmemiş olması halinde isticvap konusu olan vakıaların ikrar edildiği anlamını taşır[7].
Karşı tarafı ispat yükünden kurtaran ikrar ile birlikte çekişmeli vakıa, çekişmesiz hale getirir. Fakat tarafların serbest bir şekilde tasarrufta bulunduğu davaların olması da mümkündür. Buna karşın hizmet tespiti, boşanma ve nüfus kaydının düzeltilmesi gibi tarafların üzerinde serbest bir şekilde tasarrufta bulunmasının mümkün olmadığı davalarda ise ikrarın çekişmeli vakıayı çekişmesi hale getiremeyeceği söylenebilir. İkrarın konusu ise tarafların iddia ve savunmaların dayandığı maddi vakıalardan oluşur. Diğer yanın dayandığı hukuki nedenler de ikrarın konusunu oluşturmamaktadır[8].
HMK’nın sistematiği incelendiğinde ikrarın deliller arasında incelenmediği görülür. HMK md. 187/2’ye bakıldığında ikrar edilen vakıanın çekişmeli vakıa sayılamaması hüküm altına alınması nedeniyle çekişmesiz vakıaların ispatının gerekmemesi uyarınca ve ispatın gerekmediği durumlarda delilden söz edilmemesine göre ikrar delil türü değildir. İspata olan gerekliliğin ortadan kaldırılması amacıyla tek taraflı usuli işlemden ibaret olduğu söylenebilir[9].
Herkesçe bilinen vakıaların hereksin özel uzmanlığına gereksinim duyulmaksızın bilgi sahibi olmasının mümkün olduğu ve aynı zamanda da doğruluğundan şüphe duyulmayan gazete, radyo, televizyon gibi vasıtalar ile rahat bir şekilde öğrenildiği kabul edilen vakıalardandır. Söz konusu vakıalar ülke geneli yapılan seçim sonuçları, belirli gün ve tarihler ve tarihi olaylar olarak gösterilmesi mümkündür. Doğa olaylarının yanı sıra halkın doğruluğuna güvendiği kaynaklar da herkesin bilgi sahibi olduğu kaynaklar arasında değerlendirilir. Bilginin belirli insan grupları arasında sınırlı olmasına karşın yine de herkesçe bilinen bilgi olarak değerlendirilmesi mümkündür[10].
Hakimin mesleği sebebiyle bilgi sahibi olduğu vakıalar da ispatlanmasına gerek yoktur. Ancak hakimin özel yaşamı sırasında öğrendiği vakıalar da herkes tarafından bilinen ünlü vakıalar kapsamında değerlendirilmez. Hakimin de bu şekilde öğrenmiş olduğu vakıayı baktığı dosya kapsamında kullanması mümkün değildir. HMK md. 36/1-c uyarınca hakimin davada tanık olarak dinlenmesi halinde hakimin reddi nedenleri düzenlenir. Bu durumda hakimin, yargılamanın taraflarından biri olarak tanık olarak bildirmesi halinde davadan çekilerek sahip olduğu bilgiyi tanık sıfatı ile mahkemeye aktarması beklenir[11].
Çekişmesiz olan ve uyuşmazlığın çözümü açısından etkisi bulunmayan vakıalar da ispatı gerekmeyen vakıalar arasındadır. Hukuki sonuç açısından uyuşmazlığın çözümüne etki eden çekişmeli vakıalar olduğu söylenebilir. İspatına gerek olmayan ve uyuşmazlığın çözümü açısından önemli olan vakıaların hakimin verdiği karara etki eden ve hakimin karar verilirken dikkate aldığı vakıalardır. Uyuşmazlığın çözümü açısından doğrudan etkisi olan vakıalar da hukuki haklar ve ilişkilerin değişmesi, doğması ve işlemez hale gelmesi aynı zamanda da doğumunun engellenmesi ya da doğmasından sonra düşmesi sonucunu bağladığı vakıalar olduğu söylenebilir. Uyuşmazlığın çözümü açısından dolaylı biçimde etkisi olan vakıalara uygulanan hukuk kuralları ise koşul vakıasının gerçekleşmesi sonucunda ortaya konulan elverişli komşu vakıa olduğu söylenebilir[12].
Komşu vakıalar aynı zamanda da emare vakıalar olarak da isimlendirilir. Davada taraflarca ileri sürülen vakıalarda kanunun doğrudan ya da dolaylı biçimde sonuç bağlaması halinde veya kanunun ileri sürdüğü talep ile ilişkili şekilde sonuç öngörmemesi halinde söz konusu vakıaların ispatı gerekmez. Bu nedenle de bu gibi vakıalara ilişkin delil gösterilmesi açısından ihtiyaç bulunmamaktadır. Vakıanın uyuşmazlığı ilgilendirip ilgilendirmemesi ise uygulanacak hukuk kuraları uyarınca tespiti sağlanır. Örneğin haksız fiile ilişkin sorumluluğun belirlenmesi halinde zarar verenin kusurlu olup olmadığı uyuşmazlıklara yönelik değerlendirme yapılırken kusursuz sorumluluk hallerinden biri olan araç işletenin sorumluluğu değerlendirildiğinde araç sahibi kimsenin kusurunun uyuşmazlığa ilişkin konu olmadığını söylemek mümkündür. Bunun gibi uyuşmazlıkla ilgisi olmayan vakıaların ispatının aranmaması davalarında gereksiz şekilde uzamasının engellenmesi amaçlanır. Aynı şekilde tarafların arasında çekişmenin olmadığı tarafların anlaştığı vakıaların da ispatına gerek yoktur[13].
Karinelerin de ispat edilmesine gerek yoktur. Vasıtalı deliller ile ispatı sağlanan ve bilinen olaydan ispat edilmesinin mümkün olmadığı başkaca olay ya da hukuksal durum açısından çıkarılan sonuç karinedir. İspat hukuku açısından karineye dayalı tarafın bir ölçüde artık söz konusu hususu ispat etme zorunluluğu bulunmamaktadır. Ancak karinenin var olmasına ilişkin ileri süren tarafça ispat yükünden tam anlamıyla kurtulmuş olduğunu söylemek mümkün değildir. Taraflardan biri tarafından kanuni karineye dayanması halinde ispat yükünün karşı tarafa geçtiği de söylenemez. Karinelerin ispat yükünü değil de ispat yükünün konusunu değiştirir. Karineye dayalı tarafın dava açısından uygulanan hukuk kuraları uyarınca koşul vakılarının yerine karine dayanağı olan vakıaların ispatı gerekir. Çünkü HMK md. 190 uyarınca söz konusu durum ifade edilmiştir. Karinelerin kanuni ve fiili karineler olarak iki ayrı başlık ile değerlendirilmektedir[14].
Hukuk kuralına dayanmaksızın taraflarca sunulan vakıaların doğruluğu ya da delilin değeri açısından hakimin kişiler ve hayata ilişkin deneyimlerinden yararlanmak suretiyle kanaat sahibi olmasına yardımcı olan yaşam deneyimine dayalı değer yargıları fiili karinelerdir. Fiili karinelerin vakıaların ispatını kolay hale getirmekte ve hakimce delillerin değerlendirilmesi açısından dikkate alınır. Kanuni karinelere ilişkin olarak HMK md. 190/2 uyarınca düzenlenmiş olmasına karşın fiili karinelerin hem Hukuk Usulü Muhakemeler Kanunu hem de HMK’da düzenlenmiştir[15].
Kanuni karinelere bakıldığında doğrudan kanunda yer almaktadır. Varlığı bilinen olaydan bilinmeyen olay için sonucun çıkarılmasıdır. Karineye dayanan tarafın yalnızca karineye temel niteliğindeki vakıayı ispatla mükelleftir. Bu nedenle HMK md. 190/2 uyarınca kanuni karinelerin ispat yükünün istisnası niteliğindedir. Kanuni karinelerde hukuki durumun açıklanmış olması, güvenin korunuyor olması ve delil ikamesiyle ispat gücünün hafifletmesini sağlaması ya da ortadan kaldırıyor olması gibi işlevleri de bulunur[16].
Kanuni karineler ise kesin ve kesin olmayan karineler olmakla birlikte ikiye ayrılır. Kesin kanuni karinelere bakıldığında aksinin iddia ve ispat edilmesinin mümkün olmadığı karinelerdir. Buna karşın kesin olmayan kanuni karineler ise aksinin ispat edilmesinin mümkün olduğu karinelerdir. Örnek vermek gerekirse, Türk Medeni Kanunu md. 1020 uyarınca tapu siciline kaydedilen hususların bilinmemiş olması ileri sürülemez. Ancak md. 985’e bakıldığında taşınır malın zilyedinin aksi ispat edilinceye kadar onun mailiki olarak kabul edilmektedir. Adli kanuni karinelerde ise aksinin ispat edilmesinin mümkün olması ve söz konusu karinlerin kanun koyucu tarafından yaşam tecrübesininin sonucu olması ve ihtimal hesabından kaynaklanır[17].
Adli kanuni karinelere bakıldığında kanun koyucunun karineden hareket edilmesiyle birlikte öngörülen sonucun meydana gelmesinde yüksek ihtimal olarak değerlendirilir. Ancak aynı zamanda da sonucun aksinin de meydana gelmesi söz konusu olur. Kesin kanuni karinelerin karşı tarafın aksini ispat hakkını ortadan kaldırması nedeniyle kanunda düzenlenen karinenin kesin kanuni karine olması da kanun maddesinden açık bir biçimde anlaşılır. Açık bir şekilde kanuni karina olduğunun anlaşılmadığı kanuni karine ise mutlak biçimde adi karine olarak kabul edilmesi gerekir. Söz konusu durumda ispat hakkının kuralları sınırlandırmasının istisnasıdır[18].
Hukuk kuralları da aynı şekilde bu kapsamda değerlendirilmesi gerekir. Türk hukukunda re’sen uygulama açısından HMK md. 33’e göre ispatı gereken konulardan değildir. Kanun maddesi uyarınca ifade edilmesi gerekli hukuk pozitif hukuk olup yabancı hukukunun hukuk olarak kabul edilmiş olduğu uygulamalar uyarınca hakim tarafından yabancı hukuku da bilme zorunluluğu olması teorik şekilde iddia edilmesi mümkündür. Ancak yabancı hukuku hem vakıa hem de hukuk şeklinde kabul edilmiş uygulamalara bakıldığında hakimin yabancı hukuku bilme zorunluluğu bulunmamaktadır. Ancak hakimin yerel örf ve adet hukukunu bilme zorunluluğu da yoktur. bu bağlamda hakimin hukuku bilmesi gerektiğine ilşikin söz konusu kural sadece milli hukuk açısından bulunmaktadır[19].
Örf adet hukuku açısından değerlendirme yapıldığında ise pozitif hukukun parçasını oluşturması nedeniyle örf ve adet hukuku kuralları uyarınca söz konusu kuralların varlığının ispatı açısından mükellef değildir. Çünkü HMK md. 33 uyarınca ülkenin taraf olduğu uluslararası sözleşmeleri de kapsar. Bu durumda örf ve adet madde metni içinde bahsedilen hukuk kavramı kapsamı bağlamında değerlendirilerek hakimin re’sen uygulamadan kaçındığını söylemek mümkündür. Ancak hakimin her yörede kendine özgü örf ve adeti bilmesi de mümkün olmaması nedeniyle hakimin varlığını ileri sürdüğü örf ve adet kurallarının belirlenmesi yargılamada taraflardan yardım alarak taraflarca talep edilmese bile bilirkişiye başvurulması mümkündür[20].
HMK md. 25 uyarınca taraflarca yerine getirilme ilkesinin sonucu olarak yargılama için gereken vakıa ve delillerin anlaşılması gerekir. mahkemeye taşınmış olan uyuşmazlıkta en iyi bilen kişilerin söz konusu uyuşmazlığın tarafları olması nedeniyle lehine sonucun çıkmasını isteyen vakıalarla birlikte delilleri mahkemeye sunmaları gerekir. Çünkü HMK md. 119/e.,f ve md. 129/d,e uyarınca bu tespit açısından değerlendirilmesi gerekir. dilekçeler teatisiyle yargılamanın konusu edilmiş olan söz konusu vakıa ve delillerin sunulmasının ardından bu durumda hakimin uyuşmazlığa ilişkin uygulaması gerekli hukuk kurallarını tespit etmeleri ve faaliyet yürütülmesi halinde olur. Yargılamanın taraflarının malzeme açısından delil ve vakıaların sunularak uygulanması söz konusu kuralları tespit ederek taraflarla hakimin arasında işbirliği ilkesinden söz edilir[21].
Hakimin tarafların arasındaki söz konusu ihtilafa konu olan vakıalar açısından re’sen araştırma yapması söz konusu değildir. Aynı zamanda da delil toplamaz. Söz konusu vakıanın gerçekte meydana gelip gelmediğinin taraflarca ispatı gerekir. ispat faaliyetinin yürütülmesine ilişkin yükümlülüğü olan tarafların ispatın gerçekleşmemesi ile ilgili olarak ispat yüküne yönelik kuralları tayin ederler. İspat yüküne ilişkin kuralların somu olay iddiasının ispatlanaması veya belirsiz olması durumunda hakimin uyuşmazlığa konu olan vakıanın varlığına ilişkin kanaat sahibi olması halinde hangi tarafın aleyhine hükmün verilmesine ilişkin belirsizliğe yönelik durumun ortadan kaldırılmasını sağlayan ve bu nedenle maddi vakıadaki belirsizliğe karşın hukuki meseleye ilişkin hakime bu açıdan karar verme imkanının sağlandığı maddi hukuka yönelik kurallardır[22].
Medeni yargılama kapsamında hakimin belirli hususun ispatlanamaması ya da delillerin yetersiz olması halinde uyuşmazlığa ilişkin karar vermekten kaçınılması mümkün değildir. İspat yükü yerine getirmeyen tarafın maddi hukukta olduğu şekilde ifaya zorlanması ya da tazminat gibi yükümlülük yüklediği söylenemez. İspat yükünün yerine getirilememesinin yaptırımı da aleyhe olan sonuca katlanılmasıdır. Davanın kazanılması açısından belirleyici olan unsurun hakimi ikna etme açısından talep sonucuna dayanılarak vakıaların ispatlanmasıdır. Hakimin bu açıdan iddia ya da savunmaya dayanak olan vakıanın gerçekte olup olmaması re’sen incelenmesi de söz konusu değildir. Dava malzemesi taraflarca getirilmesi ilkesi uyarınca taraflarca somut iddialar ve ispat aracının mahkemeye sunulması halinde ispat külfeti de hangi taraf üzerinde olduğunun tespit edilmesine de gerek yoktur. Çünkü bu halde hakimin her iki tarafın sunduğu delilleri incelemesi söz konusu olur. Getirilen delillerle birlikte hakimin de tarafları dinledikten sonra haklılık hallerine göre kararını vericektir. Bu durumda ispat yükünün kimde olduğuna ilişkin başka bir soru ortaya çıkar. Söz konusu sorunun aşılması da taraflarca ispatın sağlanması açısından değerlendirilecektir[23].
Bir yargılamada ispat yükünün kimse olduğuna ilişkin husus Türk Medeni Kanunu md. 6 kapsamında düzenlenmiştir. Bu düzenleme uyarınca taraflardan birinin hakkını dayandırmış olduğu olguların varlığını ispat yükümlülüğü bulunmaktadır. HMK md. 190’a bakıldığında ise ispat yükü vakıayı iddia eden ve vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan lehine hak çıkaran tarafa ait olduğu ifade edilir. Kanuni karineye dayanan tarafın yalnızca karinenin temelini meydana getiren vakıaya yönelik ispat yükü bulunmaktadır. Kanunda öngörülmüş istisnaların dışında karşı tarafın kanuni karinenin aksini ispat etmesi gereklidir[24].
TMK md. 6’da yer verilen düzenlemenin aksine bir vakıanın hangi tarafça ileri sürüldüğü değil, söz konusu vakıanın hangi tarafın lehine hak çıkarmış olduğu önemli olması nedeniyle HMK’da buna ilişkin düzenlemenin öngörüldüğü söylenebilir. HMK md. 190 uyarınca maddenin gerekçesine bakıldığında TMK’da ispat yüküne yönelik kuralın düzenlenmesine karşın HMK’da ise yeniden düzenleme nedeninin ispat yükü kuralları maddi hukukun temelini oluşturmasına karşın usul hukuku kurumu olması şeklinde açıklanır. İspat yükü objektif ve subjektif olarak iki başlıkta incelenir. Objektif ispat yüküne bakıldığında çekişmeli vakıanın ispatının mümkün olmaması durumunda belirsizliğin taraflarda hangisinin maruz kalacağını ifade eder. İleri sürülen iddianın ispat edilmesinin mümkün olmadığı hallerde meydana gelen sonuçların açıklanması gerekir. Objektif ispat yükünde tarafların üzerinde serbest bir şekilde tasarruf edebildiği davalar ve aynı zamanda da kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı davalarda mevcut olduğu söylenebilir[25].
Belirsizlik hali doğurabilen ve söz konusu belirsizliğin hangi tarafça aleyhine sonuç doğuracağına ilişkin ispat yüküne dayanan hüküm verilir. Objektif ispat yüküne bakıldığında hakinin uyuşmazlığa ilişkin karar verme yükümlülüğü bulunur. Taraflarca sunulmuş olan delillerin değerlendirilmesi aşamasının sonlanmasıyla birlikte ispat faliyetine konu vakıa ve aynı zamanda da hukuki işlemlerin doğruluğuna ilişkin karar verme yetisinin olmaması halinde objektif ispat yükünün devreye girdiği söylenebilir. Tarafın taleplerine dayanılarak davada ispat aracı olarak kullanılan vakıalara yönelik iddialarda uygulanan hukuk kuralının koşul vakıalarının karşılamaya yeterli olan deredece aydınlanmaması halinde somut olaya yönelik ilgili hukuk kurallarının gerçeklemiş olduğu tespit edilmemesi halinde söz konusu belirsizliğin de devam ettiği söylenebilir[26].
Hakimin ispat yükünü belirleyici olan hukuk kurallarından yola çıkılarak objektif ispat yükünün kimde olduğunun tespiti yapılarak söz konusu tespitle birlikte hüküm kurulması söz konusu olacaktır. Verilen hükümde objektif ispat yükünün kimde ise aleyhine hüküm kurulur. Subjektif ispat yükünde ise çekişmeli vakıalarda delil gösterilmesi gerekli taraflı belirler. Subjektif ispat yükünde ise ispat faaliyetinin yerine getirildiği sırada izlenen şekil ve yöntemin belirlenmesi ve davanın taraflarından birinin ileri sürmüş olduğu vakıaya ilişkin iddasının doğru olmasına yönelik ikna etme amacıyla faaliyet yürütülmesidir. Delil ikamesine bakıldığında ise taraflarca bir uyuşmazlığın ileri sürülen çekişmeli vakıalara ilişkin iddiaların doğru olması ya da diğer tarafın söz konusu iddiaların doğru olmadığına ilişkin ispat sonucuna ulaşılması ve lehine hüküm alabilmesi amacıyla davaya konu olan durumun çekişmeli vakıalara yönelik deliller sunarak gerçekleştirilen usuli faaliyet olarak kendini gösterir[27].
Delil ikame yükü açısından değerlendirme yapıldığında ise hakimin aleyhe karar verme riskini bertaraf etmek isteyen tarafın delil ikame etme faaliyeti içinde ileri sürülen vakıaların meydana getirmiş olduğu ya da karşı tarafça söz konusu iddiaların gerçeği yansıtmamasına yönelik hakimi ikna yükü şeklinde kendini gösterir. Subjektif ispat yüküne bakıldığında ise yalnızca taraflar üzerinde tasarrufta bulunmasının mümkün olduğu davalarda geçerli olduğu söylenebilir. Çünkü bu gibi dava türlerinde söz konusu uyuşmazlığa konu olan çekişmeli vakıalar taraflarca dosyanın sunulmasını gerektirir. Mahkemenin ilk olarak subjektif ispat yükünü belirlemesi ile birlikte objektif ispat yükünü belirlemeleri gerekir[28].
HMK md. 190/1’e bakıldığında açık bir şekilde düzenlenmiş olan kanunda özel düzenlemenin olmaması halinde ispat yükünün iddia edilen vakıaya bağlanmış olduğu hukuki sonuçta kendi lehine hak çıkaran tarafa ait olduğu belirtilmektedir. Madde metninde bahsedilen özel düzenlemenin varlığı halinde ispat yükünün kimde olacağına ilişkin mahkeme tarafından yeniden araştırma yapılmayacaktır. Maddenin metninde bahsedilen düzenlemelere başkaca örnekler verilmesi de mümkündür. Bu bağlamda ispat yüküne ilişkin ilgili kanunlarda bazı düzenlemelerin olduğu da görülür. Söz konusu düzenlemelerde kanun koyucunun ispat yükünün taraflardan hangisinde olduğunu kendisini tayin eder[29].
Hayatın olağan akışına aykırılıktaşıyan vakıaların ispatına bakıldığında ise ispat yüküne yönelik genel kuraların istisnalarından biri de taraflarca biri tarafından yaşamın olağan akışına aykırı vakıanın ileri sürülmesidir. Bu gibi vakıanın ileri sürüldüğü tarafın bu iddiasının ispat yükümlülüğü bulunmaktadır. Bunun gibi yargı kararlarının da olağan durumun aksinin gerçekleştiğini iddia eden tarafça iddianın ispat edilmesiyle yükümlülüğünün olduğu kabul edilir. İspat hakkının somut vakıalardaki iddiasına ilişkin olarak hukuka uygun delilin elde edilmiş olması ya da ikamesiyle dikkate alınan talep hakkı olduğu söylenebilir. İspat hakkının kanuni kavram açısından usul hukukunda ilk kez HMK md. 189’da yer verilmiştir. İspat hakkı diğer yargısal haklarda olduğu gibi Anayasa md 36’da ve AİHS md. 6’da düzenlenmiştir[30].
HMK md. 27’de düzenlenen hukuki dinlenilme hakkının bir sonucu olan ispat hakkıyla birlikte kanun koyucunun söz konusu maddenin 2. fıkrasında hukuki dinlenilme hakkını adil yargılanma hakkının unsuru olarak düzenlemiştir. Yargılamaya yönelik bilgi sahibi olma, açıklama ve ispat hakkı mahkemenin açıklamalarını da dikkate alarak değerlendirir. Kararların açık ve somut şekilde gerekçelendirilmesini de söz konusu düzenleme içerir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi md. 6’da yer verilen silahların eşitliği ilkesi uyarınca yargılamada taraflarda birinin diğer tarafa göre zayıf ya da aşağıda olmaması ve ayni usuli haklara sahip olmasını garanti eder[31].
İspat hakkının sınırlandırılmasına ilişkin olarak her hakta olduğu şekilde ispat hakkının sınırlandırılmasında da bazı sınırlamaların olduğunu söylemek mümkündür. Sınırları olmayan hakkın mevcut olduğunun ifade edilmesi zordur. Her hakkın kullanılması açısından bazı evrensel ortak değerlerle bazı sınırların varlığı kabul edilmektedir. Bunun yanı sıra bazı anayasal temel hakların tabi olduğu sınırlama rejiminden bahsedilir. Söz konusu sınırların da anayasal temel hakların sınırlandırılması sonucunu ortaya koyan hakkın kullanılmasına müdahale niteliğindeki kuralları teşkil etmektedir. Tarafların usuli işlemlerinden kaynaklanmakta olan ispat hakkının sınırlamalarının yargılamanın öncesinde ve yargılama sırasında gerçekleştirilmiş bazı hukuki işlemlerin yargılama sırasında ispat hakkının ihlal edilmesi olarak ortaya çıkabileceği gibi bununla birlikte tarafların yargılama sırasında bazı hataları ve kusurlarından da kaynaklanması mümkündür. Bu gibi hallerde yargılama öncesinde ispat hakkını sınırlandıran bazı hukuki işlemlere verilen örnek ise delil sözleşmelerinin olması mümkündür[32].
Yargılama esnasında taraf usuli işlemleriden doğan ispat hakkı ihlalleri de tarafların delilleri ileri sürme zamanı, delillerin sunulmasında haksız kaçınma nedenlerinin ileri sürülmesi ve aynı zamanda da dürüstlük kuralarına aykırı delil sunulması talepleri ve somutlaştırma ve delil ikame yükünün hatalı şekilde yerine getirilmesine değin farklı biçimlerde meydana gelmsi mümkündür. Kanunlarda da ispat hakkına ilişkin bazı sınırlamalardan bahsedilmiştir. Delil sunulmasına ilişkin maddi ve şekli sınırlamaların teksif ilkesi uyarınca delil ile ispat zorunluluğunda delillerin sunulması mecburiyetinde tanınmış istisnalar ve bazı sınırlamaların kanunlarca yerine getirilen ispat hakkına müdahale niteliğindedir. HMK md. 189 uyarınca düzenlenen hukuka aykırı biçimde geçirilen delillerin vakıanın ispatın ilişkin kullanılmasının mümkün olmadığı düzenlemede ise ispat hakkını sınırlandıran hususlardan biri olduğu söylenebilir[33].
İspatın ölçüsüne bakıldığında ise uyuşmazlığa konu olan çekişmeli vakıalarda hakimce ne zaman ispatlandığı kabul edilerek söz konusu vakıaya dayanılarak karar verileceğini ifade etmektedir. İspatın ölçüsü ispatın ne zaman başarılı olduğunu belirtir. Hukukumuzda ise HMK md. 200’le birlikte getirilmiş olan senetle ispat kuralına ilişkin olarak ispatın ölçüsünün objektifleştirildiği söylenebilir. Hakim tarafından delillerin takdir yetkisinin kısıtlanarak kesin delillere dayanılması halinde ise kesin delillerle ispatlanmış olan vakıanın iddiasının gerçekleşmesine ilikin hakimde şüphenin oluşmaması nedeniyle bu bağlamda ispat ölçüsünün tam ispat olduğu söylenebilir. HMK md. 200’de kanunda açık bir şekilde belirlenmiş hallerin haricinde md. 198’de hakimin delilleri serbest şekilde değerlendirilerek takdir etmektedir[34].
Taraflar arasındaki söz konusu uyuşmazlığa ilişkin olarak uyuşmazlığın çözülmesinde etkisi olan çekişmeli vakıaların ispatında taraflarca sunulan araçlar delildir. İspat faaliyeti için başvurulan deliller, dava tarihinden önce mahkemenin dışında oluşan vakıaların yargılamaya aktırılmasını sağlayan çekişmeli vakıayı temsile veya yansıtmaya imkan sağlanan ikna etme araçları olarak da belirlenir. Delil ile birlikte geçmişteki ve mahkemenin dışında oluşan olaylara ayna tutar. Bu gibi olaylara ilişkin olarak hakimde kanaat oluşturur. Geçmişte gerçekleşen vakıa yeniden canlandırılır ve deliller ispat faaliyetinin gerçekleştirilmesi açısından başvurulan vakıanın doğruluğuna ilişkin hakimi inandırmak amacıyla kullanılan vasıtalardır[35].
Delil sistemlerine bakıldığında ise delil sistemlerinin genelde iki sistem olduğunu kabul etmek gerekir. katı delil sistemi, davada kullanılan delillerin ayrıca belirtilmesiyle delil sistemde kanunda belirlenmiş delillerin haricinde başkaca deliller kabul edilmez. Delillerin değerlendirilmesi açısından hakimin delilleri değerlendirmeden serbestliği bulunmaktadır ya da kanunda belirtilmiş sınırlamalara bağlı şekilde değerlendirdiği sistem bulunur. Delil değerlendirme sisteminde ise ikisinin de hukukumuzda benimsendiğini söylemek mümkündür. HMK md. 198 uyarınca hakim delilleri serbestçe takdir etmektedir. Söz konusu kuralın istisnası da HMK md. 200’de hükün altına alınan ispat kuralı uyarınca md. 225’te düzenlenen temin ve md. 303’te yer verilen kesin hükümdür. Hakim tarafından kesin delillerin doğruluğu tartışılmamaktadır. Söz konusu delillerin doğruyu temsil etmesi de gerekir. bu açıklamalar bağlamında medeni usul hukukunda delillerin değerlendirilmesi bağlamında HMK md. 200’de düzenlemenin gösterilmesine ilişkin olarak kanunda belirlenmiş parasal sınırı aşan hukuki işlemlerde kanuni delil sisteminin bunun dışında delillerden biri olması halinde hakim tarafından delilleri serbest şekilde takdir etmesini kabul eden karma yapısı bulunmaktadır[36].
Kanuni delil çeşitleri şeklinde ifade edilen kesin delillerin doğrudan kanun tarafından şartlarının hüküm ve sonuçlarının tayin edildiği hakimin olduğu değerlendirme açısından takdir yetkisinin olmadığı delillerdendir. Kanunda söz konusu vakıanın ispatı bakımından kesin delil tayin edilmesi halinde hakim tarafından başkaca delil incelemesi yapılmaz. Kesin delillere ilişkin olarak HMK md. 200’de düzenlenmiş olan senede ilişkin md. 225’te düzenlenen yemin ve md. 303’te yer verilen kesin hükümlerdendir. Ticari defterlere bakıldığında HMK kapsamında senet ve belge başlığı altında düzenlenmiştir. Ticari defterlerin kesin delil niteliğinde olup olmadığına ilişkin netlik kazandırılması gerekir. kanunda ticari defterlerin kesin delil niteliğinde olup olmadığı düzenlenmese de md. 226/3 uyarınca usulüne uygun biçimde tutulan defterlerdeki kayıtların aksinin yalnızca senet ya da diğer kesin deliller ile ispat edilmesinin mümkün olduğu hüküm altına alınması nedeniyle ticari defterlerin kesin delil olarak kabulü gerekir[37].
Takdiri delillerin de hakim tarafından serbest biçimde takdir edilmesi hüküm ve koşulların kanun tarafından belirlenmemiş olduğu delillerden sayılır. Takdiri delillerin de HMK md. 240-256’da düzenlenen tanık, 266-287 de düzenlenen bilirkişi ve 288-292’de düzenlenmiş keşiftir.
HMK md 199’da yer verilen düzenleme uyarınca belge kavramının ne olduğu hususuna ilişkin açıklık getirilmiştir. Bu düzenlemede belgenin tanımı hukuk sistemimizde bütünlüğün korunması ve belge kavramında farklı biçimlerde anlaşmasının önüne geçmek için belgenin tanımından faydalanıldığı söylenebilir. Bu kanun maddesi uyarınca kanun koyucunun belge kavramını üst kavram olarak kabul ettiği anlaşılır. Bununla birlikte HMK’da yer verilen düzenleme uyarınca belgenin yazılı olmasının gerekli olduğu da ifade edilmiştir. İradeye dış dünya nazarında varlık kazandıran şeyin belge olarak nitelendirilmesi ve her senedin belge niteliğinin olması sadece HMK md. 200’de belirtilen unsurları taşımayan belgelerin senet niteliğinin olmaması ve bu bağlamda belge kavramının HMK md. 199’da yer verilen çizim, fotoğraf gibi yazılı metinlerin hem de senedin kapsamındaki üst kavram olduğu ifade edilir. Kanundaki tanıma bakıldığında belgenin bilgi taşıma işlevinin olduğu anlaşılır[38].
Senet hakkında yapılan tanım ise işleme ilişkin tam bilgi içermekte olan ve bir kimsenin aleyhine olan vakıanın ilerde delili oluşmak amacıyla yazdığı ya da yazdırıp imzalamış olduğu belgedir. Bir belgenin senet olması için senet üzerindeki ifadelerin hukuki şileme ilişkin bilgi içermesi ve aleyhine kullanılan tarafça imza atılmış olması gerekir. Söz konusu unsurları barındırmayan belgeler senet olarak nitelendirilemez. Bununla birlikte belge üzerindeki metnin mutlak olarak onu düzenleyen tarafın aleyhine delil teşkil etmesine ilişkin durumu da ifade etmesi beklenmez. Belgenin delil olma amacına ilişkin yönelmeksizin tamamiyle tesadüfen de düzenlenmesi mümkündür[39].
Uygulamada karşılaşılan kesin delilin senet olması nedeniyle çoğu zaman kesin delil ile ispatın yerine senetle ispat ifadesi kullanılır. Belgenin senet vasfı ile nitelendirilmesi amacıyla dış dünyaya yansıyacak biçimde vücut bulması ve aynı zamanda da yazılı biçimde düzenlenmesi hukuki işleme ilişkin irade beyanı taşıması ve imzalanması gerekir. Söz konusu unsurlardan birinin eksik olması halinde söz konusu belgenin senet olarak değerlendirilmesi mümkün olmaz. Senetlerin resmi senet ve adi senet şeklinde iki ayrı türü bulunur. Resmi senetler bir makam ya da memurun katılımı ile düzenlenen senetler olmakla birlikte Noterlik Kanunu md. 60 uyarınca işletmenin resmiyet verme yetkisinin kanun ile başkaca mercie verilmediği sürece noterler bu yetkiye haizdir. Adi senet de resmi makalım veya memurun katılımı olmadan senet metninin taraflarca imzalanması yeterli olup metnin taraflarca yazılma şartının olmadığı senetlerdir[40].
Senetle ispat kuralında yalnızca hukuki işlemlere ilişkin geçerli olmakla birlikte hukuki işlemin dışındaki hususlara yönelik senetle ispat zorunluluğu yoktur. Hukuki işlemlerde bir ya da birden çok kimsenin hukuk düzenin öngörüldüğü sınırlar dahilinde gerekmesi halinde diğer unsurlarla birlikte hukuki sonucun doğmasına yönelen irade açıklamasından oluşmakta olan hukuki olgudur. Hukuki işlemler bu bağlamda iki ana unsurdan oluşmaktadır. İlk unsur irade beyanının olması, ikinci unsur da irade beyanına hukuk düzenince bağlanmış olan sonucun olmasıdır. Hukuki işlem benzeri fiillerde de hukuki işlemlerde olduğu şekilde irade beyanı olmakla birlikte irade beyanı ile birlikte ortaya çıkan sonuçlarda hukuki işlemlerde olduğu şekilde iradi olmadığı söylenebilir. Genel olarak hukuk düzenince irade beyanı açısından tayin edilen sonuca bakıldığında irade beyanını içermesi ve irade beyanının konusunu oluşturmaz[41].
II. HMK’DA TANIK DELİLİ VE GÜNCEL TARTIŞMALAR
1. Tanık Kavramı ve Tanıklığa Dair Düzenlemeler
Yargılamanın taraflarının dışında uyuşmazlığın konusu yapılmış olan bir vakıa ile bilgi sahibi olan ve algı ve bilgisini mahkemeye aktaran üçüncü kişi olan tanık, vakıaya ilişkin gördüğü ve duyduğu bilgileri yorum katmaksızın doğrudan aktarmaktadır. Davanın tarafların dışında herkesin tanıklık yapması mümkündür. Taraflardan birinin vekilinin de taraflara göre üçüncü konumda olması nedeniyle tanık olarak dinlenmesi de mümkündür. Yaş küçüklüğü açısından değerlendirme yapıldığında ise tanık olmayan engel değildir. Fiziksel ve ruhsal açısında ispat edilmesi gerekli olayı anlayıp aktarabielcek ayırma gücüne sahip olması gerekir. Örnek vermek gerekirse işitme engelli olan kişinin davaya konu olan patlama olayına ilişkin tanıklık yapması mümkün değildir. Tüm hukuki eylemlerde HMK md. 200’de ifade edilen sınırın altındaki hukuki şilemlerde senetle ispat kuralının istisnai bulunması halinde uyuşmazlığa konu olan tanık deliliyle ispat mümkündür[42].
2. Tanık Olabilecek Kişiler ve Tanıkların Gösterilmesi
Tanık olabilecek kimselerin temyiz kudretinin yerinde olması gerekir. Bununla birlikte olaya ilişkin bilgi ve tecrübesini aktarabilecek düzeyde fiziksel ve ruhsal durumunun da yerinde olması gerekir. HMK md. 240/2’ye bakıldığında tanık gösteren tarafın tanık olarak dinletmek istediği vakıayanın dinlenilmesini istediği tanıkların adı soyadı ve adresini mahkemeye iletir. Tanık listesinin ayrı bir liste şeklinde sunulmasına gerek yoktur. Tarafların dilekçeler teatisi aşamasında dilekçelerden herhangi bini de tanıkların ad ve soyadını yazmaları mümkündür. Taraflarca getirilme ilkesinin sonucu olarak sadece tarafların tanık olarak gösterildiği kimselerin tanık olarak dinlenmesi mümkün olmakla birlikte mahkeme tarafından tanık gösterilmeyen kimsenin de re’sen dinlenmesi mümkün olmayacaktır. Fakat hakimin davayı aydınlatma ödevi bağlamında dava dosyasına giren belgelerde adı geçen kimselerin tanık olarak gösterilmemesine karşın tanık olarak dinlenebileceği kabul edilebilir[43].
Tanık olarak bildirilen tanık sayısını sınırlandıran düzenlemenin olmaması nedeniyle tarafların ispat hakkı bağlamında dilediği kadar tanık bildirme imkanları bulunmaktadır. İkinci tanık listesi yasağına bakıldığında kamu düzenine yönelik olması ve hakimin söz konusu kuralı kendiliğinden dikkate alması gerekir. Söz konusu kuralın aynı zamanda da davaların makul sürede bitirilmesi bakımından usul ekonomisine hizmet eder. Davanın karşı tarafı ile tanık listesinin verilmesine izin vermesi halinde söz konusu listede tanıkların dinlenmesi mümkün değildir. Çünkü bu kuralın amacına bakıldığında mahkemelerin iş yükünün azaltılması ve yargılamanın sürüncemede kalmasının engellenmesi amaçlanır. İkinci tanık listesi verme yasağının da taraflarca yerine getirme ilkesinin uygulanmakta olduğu davalarda geçerli olmakla birlikte re’sen araştırma ilkesinin geçerli olduğu davalar bakımından söz konusu yasak uygulanmamaktadır[44].
HMK md. 145 uyarınca ikinci tanık listesi yasağı kuralının istisnası sayılıp sayılmayacağına ilişkin yapılan değerlendirme uzayınca teati aşamasının tamamlanması ile birlikte yeni delilin ileri sürülmesi mümkün değildir. Fakat delilin teati aşamasından sonra sunulmasının yargılamanın gecikmesi amacına ilişkin olmaması halinde ya da delilin yasal süresinde ileri sürülememesi tarafın kusuruna dayanmadığı hallerde söz konusu delilin sonradan ileri sürülmesine mahkeme tarafından izin verilebilir. Yeni delilin ileri sürülmesindeki amacın davayı uzatma amacına yönelik olması veya tarafların kendi kusurları sebebiyle yasal süresinden sonra delili göstermesi halinde yeni delili gösterilmesine izin verilmez. Hakim tarafından md. 145’in uygulandığı sırada denetimi ve yeni tanık bildirilmesi durumunda da bu madde hükmünün uygulanmasını sınırlandıran herhangi bir engel söz konusu değildir[45].
Taraflardan birinin tanık listesinde yer verilmeyen tanıdığı dinletmesi de hakimin söz konusu tanığın sonradan bildirilmesinin yargılamayı uzatma amacının olup olmadığı ya da listede yer almamasının taraf kusurundan kaynaklanır kaynaklanmadığının değerlendirilmesi söz konusu istemi karara bağlar. Bu denetimle birlikte ikinci tanık listesinin sunulması yasağına ilişkin amaç da korunur. Tanık listesine dayanılması ve tanık listesinin sunulmasına karşın söz konusu maddeye ilişkin ikinci tanık listesinin sunulması mümkün olmaz. HMK md. 240/2 uyarınca kuralara yönelik istisnanın olmaması ve kanun koyucunun da bu duruma ilişkin iradesinin olmaması nedeniyle madde kapsamında herhangi bir istisnadan bahsedilemez[46].
Tanık deliline dayanan tarafın tanıkların hangi vakıa ile ya da hangi hususa ilişkin dinletileceğine yönelik HMK md. 194 uyarınca düzenlenmiş somutlaştırma yükü bağlamında belirlenmesi gerekir. Somutlaştırma yükünün yerine getirilmemiş olması durumunda yükümlülüğün yaptırımına ilişkin düzenleme yoktur. taraflardan birinin dayandığı vakıları ispata elverişli biçimde somutlaştırılması ve hangi delilin ve vakıanın ispatı açısından gösterilmesine yönelik açıkça belirlenmemiş olması durumunda somutlaştırma yükümlülüğünün yerine getirilmesi açısından ilgili tarafa süre verilmesi gerekir. verilen sürede delillerinin somutlaştırmamış tarafın söz konusu yükün olumsuz sonuçlarına katlanır. Buradaki olumsuz sonuç ise somutlaştırma yüküne uygun biçimde gösterilmemiş delil göz önünde bulundurulmadan karar verilmesidir[47].
Madde metnine bakıldığında tanık gösteren tarafın iddia edilen vakıalarda hangi delil ile ispat edileceği ifade edilir. HMK md. 136/2 uyarınca yazılı yargılama usulünde cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçelerinde dava ve cevap dilekçelerine ilişkin hükümlerin niteliğine aykırı düşmemesi halinde kıyasen uygulanmaktadır. Bu durumda davacı açısından yazılı yargılama usulünde tanık deliline dava ve cevaba cevap dilekçesinde davalı bakımından cevap dilekçesine dayanılması gerekir. basit yargılama usulünde ise cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçelerinin olmaması nedeniyle bu usule tabi olan davaların dava dilekçesinde ise davalının cevap dilekçesinde tanık deliline dayanması gerekir. Dilekçeler teatisi aşamasında ise tanık deliline dayanmamış olan tarafın HMK md. 141 uyarınca karşı tarafın açık izni ya da ıslahın haricinde iddia ve savunmanın genişletilmesi mümkün olmayacağından tanık göstermesi de mümkün değildir[48].
Tanık bildiren taraf, tanık listesinde adres bildirmemesi ya da bildiren adreste tanığın olmaması halinde ilgili tarafa tebliğe elverişli olan adresine bildirilerek makul biçimde kesin süre verilmektedir. Kesin sürede tanığın adresinin bildirilmemesi ya da bildiren adresin doğru olmaması halinde de tanığın dinlenilmesinden vazgeçilmektedir. Kanunda tanık listesinin hangi aşamada sunulacağına yönelik düzenleme bulunmamaktadır. HMK md. 140/5 uyarınca, tanık listesinin belge niteliğinde olmaması nedeniyle söz konusu düzenlemenin tanık listesine ilişkin uygulamanın olması da söz konusu olamaz. Kanunda tanık listesinin sunulması için verilen süreye dair düzenleme bulunmaması nedeniyle söz konusu sürenin hakim tarafından takdir edilen yargılamanın uzamasını önlemek için sürenin kesin süre olması gerekir[49].
HMK md. 243/1 uyarınca, tanık listesini sunmayan tarafın tanıkların dinlenme günü açısından tayin edilen günde tanıkların hazır edilmesi halinde söz konusu tanıkların dinlenilmesi gerektiğine yönelik kural, dilekçeler aşamasında tanık deliline dayanan taraf için geçerlidir. Dilekçeler aşamasında tanık deliline dayanmayan tarafın hazır etmiş olduğu tanıklar karşısında açık izinin olmaması halinde dinlemezler. HMK md. 255 uyarınca taraflardan birinin karşı tarafın tanığının doğru söylediğine dair şüphenin olması halinde iddia ve ispat edileceği düzenlenmiştir. Bu durum uyarınca iddia ve ispat hakkının kullanılmasına yönelik karşı tarafın dinletmek istediği tanığın önceden bildirilmesi gerekmektedir[50].
Belirtmek gerekir ki kanunda md. 243/1 hükmünde bakıldığında bir tarafın tanık dinletmek istemesi halinde diğer tarafın da bu tanıkları ilk kez duruşma sırasında öğrenir ve md. 255 kapsamında itiraz hakkını kullanması ve söz konusu iddiaların ispatlanması da zorlaşır. Söz konusu sakıncanın giderilmesi amacıyla hakimin duruşmada hazır edilmiş olan tanıkların kimlik bilgileri ve hangi hususlarda dinleneceği ise duruşma zaptında belirtildikten sonra diğer tarafça söz konusu tanıkların dinlenmesinde HMK md. 255 bağlamında itirazların olup olmadığının sorulması ve diğer tarafın da talebi olması halinde tanıkların sonraki celsede dinlenmesine karar verilmesi gerekir. Taraflardan birinin göstermiş olduğu tanığın dinlenmesinden vazgeçmesi durumunda karşı tarafın izninin gerekip gerekmediği hususuna ilişkin tartışmalar bulunmaktadır. Bir görüş uyarınca HMK md. 196’ya göre karşı tarafın açık muvafakati olmaksızın tanığın dinlenmesinden vazgeçileceği ifade edilirken diğer görüş ise karşı tarafın iznine gerek olmadan tanığın dinlenmesinden vazgeçilebilir[51].
Tanık deliline dayanmaktan vazgeçilmesi sadece tarafların üzerinde serbest şekilde tasarrufta bulunduğu davalarda mümkündür. Çünkü re’sen araştırma ilkesinin geçerli olduğu davalar açısından hakimin tarafların gösterdiği delillerle bağlılığı bulunmamaktadır. Bu davalarda hakimin bütün deliller ile re’sen başvurma yetkisine sahip olması nedeniyle tarafların delillere ilişkin tasarruf yetkisi de bulunmamaktadır. Hakim tarafından dinlenmesinden vazgeçilmek istenen tanık beyanının uyuşmazlığın çözümüne ilişkin etkisi olması halinde tanık re’sen dinlenebilir[52].
3. Tanıkların Mahkemeye Davet Edilmesi ve Davete Uyma
HMK md. 243/1 uyarınca tanık davetiye ile çağrılmaktadır. Tanığa gönderilen davetiye ise md. 244 uyarınca tanıkla ilgili bilgilerin yer alması ve hangi olaya tanıklık edeceği, nerede ve kaçta hazır olması gerektiği gibi hususlar yer alır. Tanığa gönderilen davetiye duruşma gününden en az bir hafta önce tebliğ edilmesi gerekir. Fakat acele durumlarda ise söz konusu sürenin kısaltılmasına karar verilmesi mümkündür. Tanığın gerekli gördüğü durumlarda faks, telefon ve elektronik posta gibi araçlardan faydalanarak davet edilmesi de mümkündür. Ancak HMK md. 245 bağlamında davete karşın gelmemeye ilişkin yaptırımların bu halde uygulanmayacağı da ifade edilir. Tanığa davetiyenin çıkarılmamasına karşın taraflarca hazır bulundurulması halinde mahkeme tarafından bu tanıkların dinlenmesi de mümkündür[53].
Hakimin gerekli durumlarda tanığı duruşmada dinlemesinin yerine tanığa soru kağıdı gönderilmesine de karar verilmesi mümkündür. Soru kağıdında sürenin belirlenmesi ile birilkte tanıktan sorulara ilişkin cevaplarını yazılı şekilde bildirilmesi istenmektedir. Hakimin yazılı şekilde bildirilen cevaplarını da yeterli görmemesi halinde tanığa duruşmada dinlenmek amacıyla davet edilir. Tanığın duruşma da dinlenmesiyle tanığa doğruyu söylemeye teşviki sağlanır. İstisnai bir yol olan tanığa soru kağıdının gönderilmesi ise tanık ifadesinin alınmasının şartlarının oluşmaksızın bu yöntem ile elde edilmiş olan tanık beyanında duruşma sırasına ifadenin alınmış olması halinde ifadenin içeriğinin değişmesine neden olacak niteliktedir[54]. Tanığın soru kağıdıyla çağrılmasına yönelik hükme ilişkin hükmün uygulanması koşulu açısından somut koşula yer verilmemiştir[55].
Davete uyma yükümlülüğü olan tanığın bu durumu ihlal etmesi halinde HMK md. 245 uyarınca kural olarak tanıklık için çağrılan herkesin duruşmaya katılma zorunluluğu ihlal edilmiş olur. Mazerete dayanmadan söz konusu zorunluluğa aykırı davranılması halinde de tanığın zorla getirilmesi ve gelmemesine neden olan giderlerin tanı sıra para cezası ve disiplin para cezasına çarptırılması mümkündür. Zorla getirilen tanığın davete uymamasında haklı gösterilecek nedenlerin bildirilmesi halinde hükmolunan giderler de para cezasının kaldırılmasına karar verilmesi mümkündür. Davete uyma yükümlülüğünde ise uyuşmazlığa konu olan özel hukuk açısından olsa da bu durumun kamusal nitelikte olduğu söylenebilir[56].
Kanunda tanıklık yükümlülük olarak ifade edilmiştir. Genellikle çekişmeli vakıanın tanığın dışında aydınlatılması için başkaca ispat aracı bulunmamaktadır. Bu durumda tanığın yargılamanın tarafı bulunmaya üçüncü kişi açısından genellikle yorucu ve zaman kaybına sebebiyet verir. Kimi zamanlarda da tanığın beyanı nedeniyle aleyhine karar verilen taraf ile tanığın arasında husumetin doğması nedeniyle tanıkların tanıklıktan kaçınması ya da doğruyu söylememe içinde olabilirler. Tanıklık kanunda yükümlülük olarak ifade edilmesinin nedeni, yargılamanın tarafı olmayan üçüncü kişi açısından genellikle yorucu ve zaman kaybına neden olan iştir. Kimi durumlarda da tanığın beyanı nedeniyle aleyhine karar verilen taraf ile tanığın arasında husumetin doğması mümkün olmasından olayı tanıklıktan kaçınma ya da doğruyu söylememe söz konusu olabilir[57].
Tanıklık yapma mecburiyetine ilişkin düzenleme Türk yargısına tabi olan kimseler için düzenlenmiş olması nedeniyle Türk yargısına tabi olmayan kimselerin yabancı ülke temsilciliklerinde mahkemeye tanık olarak çağrılmaları mümkün değildir. HMK md. 242 uyarınca kamu görevlilerinin görevlerinden ayrılsalar da görevleri gereğince sır olarak saklamakla yükümlü oldukları sırları saklamaya ilişkin hususlar açısından sırrın ait bulunduğu resmi makamca yazılı izin verilmediği sürece tanık olarak dinlenmesi mümkün değildir. HMK md. 245/1’de yer verilen düzenleme uyarınca bu kişilerin yazılın izin olmadan tanıklık yapamayacağından dolayı yaptırım uygulanması da mümkün olmaz[58].
4. Tanıklıktan Çekinme ve İstisnaları
HMK md. 247 ve devamındaki düzenlemeler uyarınca kanunda açık bir şekilde belirlenen durumlarda tanıklığın yapılması için çağrılan kimselerin tanıklık yapılmaksızın çekinebilmesi düzenlenmiştir. İlk durumda kişisel sebeplerle tanıklıktan çekinme hakkı düzenlenmiştir. Bu durumda taraflardan birinin kendisi, eşi ya da eşinin altsoy ya da üstsoyu ve taraflardan biriyle arasında evlatlık bağı olanların üçüncü derece de dahil olmakla birlikte kan ya da evlilik bağının ortadan kalktığı kayın hısımlarıyla koruyucu ailenin ve çocuklarıyla koruma altına alınan çocukların kişisel durumlar nedeniyle tanıklıktan çekinebilmeleri mümkündür. İkinci durumda ise sır sebebiyle tanıklıktan çekinme hakkına ilişkindir. Avukatlık Kanunu md. 36 uyarınca kendilerine tevdi edilmiş ya da avukatlık görevine ilişkin olarak öğrendikleri bilgileri açığa vurmaları yasaktır[59].
Diğer durumda ise menfaat ihlaini tehlikesi sebebiyle çekinem hakkı düzenlenmiştir. Bu durumda tanığın beyanının kendisine ya da md. 248 uyarınca yazılı kişilerden birine doğrudan maddi zarar vermesi halinde kendisi ya da ilgili maddede yazılı olan kimselerden birinin şeref ya da itibarını ihlal eden veya ceza soruşturulması ya da kovuşturmasına neden olması halinde ya da meslek ya da sanatına ilişkin sırların meydana çıkmasına neden olması halinde tanıklıktan çekinme hakkı bulunmaktadır.
Tanıklıktan çekinme hakkının istisnalarına bakıldığında ise HMK’da yer verilen düzenlemelerin mutlak surette çekinme için söz konusu olmaz. HMK md. 251 uyarınca hukuki işlemin yapılması esnasında tanık olarak bulundurulan kimsenin söz konusu işlemin essası ve içeriğine ilişkin aile bireylerinin ölüm, doğum ya da evlenmelerinden kaynaklı olaylara ilişkin aile bireylerinin arasındaki ailevi ilişkiden kaynaklı mali uyuşmazlıklara yönelik vakıalara ilişkin taraflardan birinin hukuki durumu ya da temsilcisi niteliğinde yapmış olduğu işlere ilişkin tanıklıktan çekinmesi mümkün değildir[60].
5. Tanıklıktan Çekinme Usulü ve Tanıkların Dinlenilmesi ve Tanık Deliline İlişkin Güncel Tartışmalar
HMK md. 252 uyarınca tanıklıktan çekinmek isteyen kişinin dinleneceği günden önce çekinme nedenlerinin ve bu konuya ilişkin delillerini yazılı şekilde mahkemeye bildirmesi mümkün olabileceği gibi aynı zamanda da duruşma sırasında sözlü şekilde çekinme talebi ve delillerini sözlü olarak sunması da mümkündür. Tanıklardan birinin çekinme istediğinde olması halinde hakim tarafından taraflara çekinme talebine ilişkin beyanı kabulü halinde tanığın dinlenilmesinden vazgeçilmektedir. Bu durumda mahkemenin çekine talebine ilişkin karar vermesine de gerek yoktur. Kanuni neden gösterilmeden tanıklık yapmaktan çekinen ve yemin etmeyen veya mahkemeye karşı ileri sürülen talebin kabul edilmemesine karşın tanıklık yapmayan kimseye karşı disiplin para cezası ve bu sebepten kaynaklanan giderlerin ödenmesine hükmedilir[61].
Kural olarak tanıkların yargılamayı yürüten mahkeme tarafından dinlenilmesi gerekir. Hasta ya da engelli olması nedeniyle tanığın duruşmaya gelememesi halinde bulunduğu yere gidilerek dinlenilir. Mahkemenin yargı çevresinin dışındaki tanığın dinlenmesi amacıyla istinabe yoluyla talepte bulunulması mümkündür. Uygulamaya bakıldığında ise mahkemenin yargı çevresinin dışındaki tanıkların bulunduğu yer mahkemesine talimat yazılarak dinlenilmesi gerekir. Tanığın talimat ile dinlenilmesi durumunda yargılamanın tarafların talebi olması halinde tanığın dinleneceği gün, yer ve saatin taraflara davetiyle bildirilmesi gerekir. Bununla birlikte HMK md. 149/2 uyarınca mahkemenin re’sen veya talep üzerine tanığı ses ve görüntü nakledilerek bulunduğu yerden dinlenilmesi mümkündür[62].
Mahkemenin gerekli gördüğü durumlarda tanık beyanları, olayın ne şekilde meydana geldiği veya olayın olduğu yerde alınması da mümkündür. Uygulamaya bakıldığında ise el atmanın önlenmesi davasında tanıkların yer göstermesi beklenir ve davada da tanıkların keşif mahallinde dinlenmesi söz konusu olur. Duruşma salonunda hazır olan tanıkların dinlenmesinden önce kişisel bilgileri alınarak daha sonra beyanları tutanağa geçirilir. Kişisel sebeplerle tanıklıktan çekinme hakkı bulunanların tanıklara dinlenilmeden önce çekinme hakkına ilişkin hatırlatmada bulunulur. Daha sonra tanığa yemin teklif ettirilmesi ile birlikte dinlenilmeye başlar. Ancak dinlendiği esnada 15 yaşını doldurmamış kişilerin yeminin niteliği ve önemini kavramayacak nitelikte ayırt etme gücüne sahip olmayan kimselerin yeminsiz dinlenmesi mümkündür[63].
Kanuni bir neden olmaksızın yeminden çekinen tanığın disiplin para cezası ve bu sebeple doğan giderleri ödemesine hükmedilir. Yeniden dinlenilmek için yargılama da başka güne bırakılmasının sonucunda tanığın yemin etmemek için direnmesi halinde mahkeme tarafından iki haftayı geçmemekle birlikte disiplin hapsine mahkum etmesi mümkündür. Hakimin tanığa yemin verdirmesinden sonra tanıklık yapacağına ilişkin olaya yönelik bilgi vererek bildiklerini anlatması istenir. Tanığın sözü kesilmeksizin bildiklerini anlatmaya başlar. Tanıkların birbirinden ayrı şekilde dinlenmesi gerekir. Bir tanığın beyanının alınırken dinlenmeyen tanıklar duruşma salonu dışında beklerler. Tanık beyanlarının arasında çelişkilerin olması halinde de mahkeme tarafından tanıkların yüzleştirilmesine karar verilmesi de mümkündür[64].
Olaya ilişkin bildiklerini anlatan tanığın sonradan hakimce tanığa beyan etmiş olduğu hususların açıklanması ya da eksikliklerin tamamlanması için soru yöneltmesi mümkündür. Tanığın beyanlarının duruşma zaptına yazılması ve okunur şekilde belirtilir. Zaptın altına tanığın imzası alınarak tanıklığa ilişkin durum tamamlanır. Tanığın beyanda bulunduğu sırada taraflardan birinin tanığın sözünü kesmesi, tanığa söz veya eylemlerine ilişkin övgüde bulunması veya tanığa hakaret etmesi de yasak olup taraf vekillerinin bu duruma uymaması halinde HMK md. 79/1 uyarınca, davanın taraflarınca uyulmaması halinde HMK md. 79/2 uyarınca işlem yapılmaktadır. Bununla birlikte HMK md. 151 uyarınca işlemin yapılması da söz konusu olabilir[65].
Tanık beyanlarının değerlendirilmesi takdiri delil niteliği taşır. Bu nedenle de tanığın beyanları hakim için bağlayıcı değildir. Hakimin tanık beyanının doğru olmadığı dosyada deliler ve emarelerle tespit etmesi halinde tanık beyanlarına itibar etmediğini gerekçesi ile birlikte ortaya koyması gerekir. Tanığın söz konusu uyuşmazlığın tarafları ile yakınlığının ve menfaat ilişkisinin olması halinde işittiği ve görmüş olduğu şeyleri zamanla unutma ihtimalinin de olması nedeniyle tanık beyanının delil olma vasfının olumsuz şekilde etkilenmesi halinde tanık beyanının dışında başkaca delilin olmadığı durumlarda tanık beyanlarıyla uyuşmazlığın çözümünün dışında çare kalmaz. Tanık beyanlarıyla uyuşmazlığa konu olan olayın ne zaman, nerede ve ne şekilde gerçekleştiğini açığa çıkarılması için hakim tarafınadn çözüme ulaşılmaya çalışılır. Bu nedenle de hakim tarafından tanık beyanlarının titiz şekilde araştırılması ve olması halinde çelişkilerin giderilmesi halinde tanıkların yüzleştirilerek bu çelişkinin giderilmesi beklenir[66].
Hakimin verdiği karar ile birlikte tanık beyanlarına itibar edilmediği ve tanığın beyanına üstünlüğün verilmesi halinde bu durumun da somut gerekçeleri ile birlikte açıklanması beklenir. Tanığın taraflardan birinin yakını olması halinde bu durum beyanlarına itibar edilmemesi için başlıca neden olamaz. Yargıtay’ın güncel uygulamasına bakıldığında da yakın akrabalıkta sadece tanık beyanına itibar edilmemesine yönelik gerekçeyi oluşturmaması ve aksinin ispat edilene değin asıl olanın da tanığın söylemiş oldukları kabul edilir. Tanıklığın yapıldığı olayda doğrudan olayın görüşmesi ya da duyulmasına gerek olmayan hallerde doğrudan görğüye dayanan ve bilgi sahibi olan tanığın beyanının duyuma dayanan tanık beyanına göre kuvvetli delil niteliği taşır[67].
Tanık deliline ilişkin güncel tartışmalara bakıldığında öğretide dilekçeler aşamasında tanık deliline dayanılması halinde yalnızca bu durumun belirtilmesinin yeterli olduğu tanık listesinin sonradan tanıkların dinlenmesi aşamasına gelindiğinde verilmesi gerektiği belirtilebilir. Delillerin sunulması ve delillerin gösterilmesi bağlamında açık bir şekilde ortaya konulduğunda tanık gösterilmesiyle birlikte tanık dinletmek isteyenlerin vakıayı dinlenilmek istenen tanıkların isimleriyle birlikte tebliğe elverişli adreslerine gönderilmeleri beklenir. Yargıtay 1 HD’nin 2016 tarihli verdiği kararında da tanıklara dava konusu binaların kim tarafından yapıldığının sorulması halinde davalının mı başkasının mı yaptığına ilişkin sorunun sorulması gerekirken sorulmaması nedeniyle verilen kararı doğru bulmamıştır[68].
Yargıtah HGK’nın başka bir kararında ise re’sen araştırma ilkesinin uygulanmakta olduğu bir davada mahkeme tarafından tahkikat duruşmasına gelindiğinde ilk celseye kadarki tanık isimlerinin bildirilmemiş olması ve duruşmada da hazır edilmemesi nedeniyle davalının tanık dinletme talebinin de reddine karar verilmesine ilişkin karar doğru bulunmamıştır. Öğretideki bu konuya ilişkin görüşe bakıldığında ise mahkemenin tarafların tanık olarak göstermediği kimseye re’sen tanık şeklinde dinlenmesinin mümkün olmadığı da belirtilmiştir. Öğretideki diğer görüş de hakim tarafından davanın aydınlatma ödevi gereğince hakimin dava dosyasına usulüne uygun şekilde girdiği belgelerdeki isimleri yazılı olan kimselere re’sen tanık olarak dinlemesi de mümkün değildir.
Uyuşmazlığa konu olan vakıa veya hukuki işlemin mahkemeye taşınması durumunda davacının lehine çıkarmış olduğu maddi vakıa veya hukuki işlemin meydana getirmiş olduğu ve davalının da maddi vakıa ya da hukuki işlemi gerçekleştirmeyen ya da bunların varlığını kabul etmesinin yanı sıra borcu sonlandıran nedenleri bulunduğunu savunur. Tarafların iddia ve savunmalarının doğruluna ilişkin olarak hakimi ikna etme çabasına girilir. Bu anlamda ispat kavramı açısından davada delillerin sunulması önem arz eder. Uyuşmazlığa ilişkin olarak karar vermekle yükümlülüğü olan hakimin ilk olarak ispat faaliyetinin taraflardan hangisinin yerine getirdiğini tespit etmesi gerekir. Bu bağlamda ispat yükü ifadesi karşımıza çıkmaktadır. HMK md. 190 ve TMK md. 6’da yer verilen ispat yüküne ilişkin hükümlerde kural olarak varlığı iddia edilen vakıadan lehine hak çıkaran tarafa ait olması düzenlenmiştir.
Menfi tespit davalarında olduğu şekilde olumsuz sonucun hüküm altına alınmasına yönelik davaların dışında hukuk yargılamalarında davacının talep sonucunun genellikle olumlu sonuca yönlendiğini söylemek mümkündür. Bu bağlamda olumlu talep sonucunun genelde davacının varlığı ileri sürmüş olduğu maddi vakıa veya hukuki işleme dayanır. Bu nedenle de hukuk yargılamasında ispat yükü genellikle davacıda olduğunu söylemek mümkündür. İspat yükünün üzerinde olduğu tarafın ispat faaliyetini gerçekleştirmesi amacıyla başvurduğu araçların delil olarak tanımlanması mümkündür.
Usul hukukunda benimsenen serbest delil sistemiyle ispat vasıtasının olacak her şeyin delil olarak değerlendirilmesi mümkündür. Hakimin delilleri kural olarak serbestçe takdir etmesi mümkün olduğu gibi yazılı delil ile ispat kuralı açısından yemin delilin ve kesin hüküm hallerinin olması halinde de hakim tarafından delilleri serbest şekilde takdir etme imkanı ortadan kalkabilir. İspat faaliyetinin kanuni ve takdiri delillerle gerçekleştirilmesi mümkündür. Yemin, senet ve kesin hüküm kanuni delil niteliği taşırken bilirkişi, tanık ve keşif ise takdiri delil niteliği bulunmaktadır. HMK md. 200’de yer verilen düzenleme uyarınca senetle ispat kuralına ilişkin her sene yeniden değerleme oranı uyarınca tespit edilen sınırı aşan hukuki işlemlerin kesin delil ile ispat edilmesi gerekir. madde metninde ise işlemin kullanılması ve esas olarak maddi olgularda senet alınmasının mümkün olmadığı hallerde senetle ispat kuralı sadece hukuki işlemlerde uygulama alanı olması sonucuna ulaşılır. Senetle ispat zorunluluğu altındaki hukuki işlemlerle maddi vakıaların takdiri deliller ile ispatlanması da mümkündür.
Takdiri delillerden en önemlisi niteliğine sahip ve en çok başvurulan yöntem olan tanık delili, davaya konu olan vakıaya ilişkin bilgilerini mahkemeye aktaran üçüncü kişi konumunda yer alır. Tanığın bilgi sahibi olduğu vakıaya ilişkin yaşanan olayın üzerinden zaman geçmesi sebebiyle olaya ilişkin tam hatırlayamıyor olması ve davanın tarafları ile akrabalık ya da menfaat ilişkisinin olması sebebiyle doğruyu aktaramaması gibi sebeplerle tank beyanlarının doğruluğu genellikle sorgulanması gerekliliğinin ortaya çıkması halinde tanık beyanlarının takdiri delillerin arasında önemli delil olarak kabul edilir.
Akcan, Recep: Tanıklardan Bir Kısmının Dinlenilmesi İle Karar Verilmesi, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 20, S. 2, 2012.
Akil, Cenk: Hâkimin Hukuku Kendiliğinden Uygulaması İlkesi, AÜHFD, C. 3, S. 57, 2008.
Akil, Cenk: Yargıtay Kararları Işığında Medeni Muhakeme Hukukunda Tanık Listesi, TBB Dergisi, S. 149, 2020.
Akil Cenk, Ercan Özler Meltem: Tanıklık Beyanının Delil Değerinin Değerlendirilmesi Hakkında Bir İnceleme, TAAD, S. 34, 2018.
Akkan, Mine: Medenî Usûl Hukukunda Tanığa Soru Kâğıdı Gönderilmesi, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 16, Özel Sayı, 2014.
Aras, Aslı: Cevap Dilekçesi Verilmemesinin Hukuki Sonuçları, D.E.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 19, Özel Sayı, 2017.
Arısoy, A. Selman: Medeni Yargılama Hukukunda Hâkimin Türk Hukukunu Resen Uygulamasının Temeli: Vakıalar, Vakıaların Önemi, Vakıaların Çeşitli Yönlerden Sınıflandırılması ve Vakıaların Tespiti, İstanbul Hukuk Dergisi, C. 1, S. 77, 2019.
Arslan Ramazan, Ejder Yılmaz, Taşpınar Ayvaz Sema, Hanağası Emel: Medeni Usul Hukuku, 4. Baskı, Ankara, 2018.
Başözen, Ahmet: Güncel Yargıtay Kararları Işığında İhtiyati Tedbirlerde “Yaklaşık İspat” ve “İhtimal” Kavramı, DEÜHFD, C. 16, Özel Sayı, 2014.
Bolayır, Nur: Hukuk Yargılamasında Delillerin Toplanmasında Tarafların ve Hakimin Rolü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul, 2013.
Erdönmez, Güray: Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na Göre Delillerin Gösterilmesi ve İbrazı, İstanbul Barosu Dergisi, C. 87, S. 5, 2013.
Göksu, Mustafa: 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Çerçevesinde Senetle İspat Kuralları ve Bunların İstisnaları, Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 1, S. 1,, 2011.
Kar, Bektaş: İş Yargılaması Usulü, Yetkin Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2018.
Kuru Baki, Aydın Burak: Medeni Usul Hukuku El Kitabı, Yetkin Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2021.
Köroğlu Anıl, Tahiroğlu Fatih: Medenî Usûl Hukukunda Tanık Delilinden Vazgeçme, TAÜHFD, C. 2, S. 1, 2020.
Özekes, Muhammet: HMK Bakımından Dava Dilekçesinde Eksiklik Halinde Yapılması Gereken İşlemler, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 16, Özel Sayı, 2015.
Özmumcu, Seda: Türk Hukukunda Yargıtay Kararları Işığında Re’sen Araştırma İlkesi, S.D.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, S .4, C. 2, 2016.
Pekcanıtez Hakan, Atalay Oğuz, Özekes Muhammet: Medeni Usul Hukuku, 6. Bası, Ankara, 2018.
Sarıgül Ata, Bersun: Belge ve Belgenin Delil Kuvveti, Ankara Barosu Dergisi, C. 1, 2020.
Tanrıver, Süha: Medeni Usul Hukuku, C. I, Temel Kavramlar ve İlk Derece Yargılaması, Yetkin Yayınları, 2. Bası, Ankara, 2018.
Taşpolat Tuğsavul, Melis: Medenî Usul Hukukunda Tanık Gösterilmesi ve Tanık Beyanının Değerlendirilmesine İlişkin Esaslar, 8. Uluslararası Hukuk Sempozyumu, 2022.
Toraman, Barış: Usul Hukukunda İspat Hakkına Dair Bazı Tespit ve Değerlendirmeler, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 16, Özel Sayı, 2014.
Yavaş, Murat: Medeni Yargılamanın Amacı Bağlamında İspat Yükü Kavramı, MÜHFD, C. 21, S. 2, 2015.
ELEKTRONİK KAYNAKÇA
https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuatmetin/1.5.6100.pdf
https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuatmetin/1.5.4721.pdf
www.kazanci.com.tr
---------------
[1] Akil, Cenk: Yargıtay Kararları Işığında Medeni Muhakeme Hukukunda Tanık Listesi, TBB Dergisi, S. 149, 2020.
[2] Akil, 2020.
[3] Akil, 2020.
[4] Aras, Aslı: Cevap Dilekçesi Verilmemesinin Hukuki Sonuçları, D.E.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 19, Özel Sayı, 2017.
[5] Arslan Ramazan, Ejder Yılmaz, Taşpınar Ayvaz Sema, Hanağası Emel: Medeni Usul Hukuku, 4. Baskı, Ankara, 2018.
[6] Bolayır, Nur: Hukuk Yargılamasında Delillerin Toplanmasında Tarafların ve Hakimin Rolü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul, 2013.
[7] Bolayır, 2013.
[8] Göksu, Mustafa: 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Çerçevesinde Senetle İspat Kuralları ve Bunların İstisnaları, Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 1, S. 1, 2011.
[9] Özmumcu, Seda: Türk Hukukunda Yargıtay Kararları Işığında Re’sen Araştırma İlkesi, S.D.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, S .4, C. 2, 2016.
[10] Toraman, Barış: Usul Hukukunda İspat Hakkına Dair Bazı Tespit ve Değerlendirmeler, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 16, Özel Sayı, 2014.
[11] Arısoy, A. Selman: Medeni Yargılama Hukukunda Hâkimin Türk Hukukunu Resen Uygulamasının Temeli: Vakıalar, Vakıaların Önemi, Vakıaların Çeşitli Yönlerden Sınıflandırılması ve Vakıaların Tespiti, İstanbul Hukuk Dergisi, C. 1, S. 77, 2019.
[12] Kuru Baki, Aydın Burak: Medeni Usul Hukuku El Kitabı, Yetkin Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2021.
[13] Başözen, Ahmet: Güncel Yargıtay Kararları Işığında İhtiyati Tedbirlerde “Yaklaşık İspat” ve “İhtimal” Kavramı, DEÜHFD, C. 16, Özel Sayı, 2014.
[14] Akil Cenk, Ercan Özler Meltem: Tanıklık Beyanının Delil Değerinin Değerlendirilmesi Hakkında Bir İnceleme, TAAD, S. 34, 2018.
[15] Aras, 2017.
[16] Aras, 2017.
[17] Başözen, 2014.
[18] Akkan, Mine: Medenî Usûl Hukukunda Tanığa Soru Kâğıdı Gönderilmesi, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 16, Özel Sayı, 2014.
[19] Kar, Bektaş: İş Yargılaması Usulü, Yetkin Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2018.
[20] Özekes, Muhammet: HMK Bakımından Dava Dilekçesinde Eksiklik Halinde Yapılması Gereken İşlemler, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 16, Özel Sayı, 2015.
[21] Özekes, 2015.
[22] Özekes, 2015.
[23] Köroğlu Anıl, Tahiroğlu Fatih: Medenî Usûl Hukukunda Tanık Delilinden Vazgeçme, TAÜHFD, C. 2, S. 1, 2020.
[24] Köroğlu, Tahiroğlu, 2020.
[25] Erdönmez, Güray: Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na Göre Delillerin Gösterilmesi ve İbrazı, İstanbul Barosu Dergisi, C. 87, S. 5, 2013.
[26] Erdönmez, 2013.
[27] Tanrıver, Süha: Medeni Usul Hukuku, C. I, Temel Kavramlar ve İlk Derece Yargılaması, Yetkin Yayınları, 2. Bası, Ankara, 2018.
[28] Tanrıver, 2018.
[29] Tanrıver, 2018.
[30] Yavaş, Murat: Medeni Yargılamanın Amacı Bağlamında İspat Yükü Kavramı, MÜHFD, C. 21, S. 2, 2015.
[31] Yavaş, 2015.
[32] Taşpolat Tuğsavul, Melis: Medenî Usul Hukukunda Tanık Gösterilmesi ve Tanık Beyanının Değerlendirilmesine İlişkin Esaslar, 8. Uluslararası Hukuk Sempozyumu, 2022.
[33] Taşpolat, 2022.
[34] Pekcanıtez Hakan, Atalay Oğuz, Özekes Muhammet: Medeni Usul Hukuku, 6. Bası, Ankara, 2018.
[35] Özekes, 2015.
[36] Akil, Cenk: Hâkimin Hukuku Kendiliğinden Uygulaması İlkesi, AÜHFD, C. 3, S. 57, 2008.
[37] Akil, 2008.
[38] Akcan, Recep: Tanıklardan Bir Kısmının Dinlenilmesi İle Karar Verilmesi, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 20, S. 2, 2012.
[39] Akcan, 2012.
[40] Sarıgül Ata, Bersun: Belge ve Belgenin Delil Kuvveti, Ankara Barosu Dergisi, C. 1, 2020.
[41] Sarıgül Ata, 2020.
[42] Özekes, 2015.
[43] Özekes, 2015.
[44] Özekes, 2015.
[45] Bolayır, 2013.
[46] Akil, Ercan, 2018.
[47] Akil, Ercan, 2018.
[48] Akil, 2020.
[49] Akil, 2020.
[50] Özekes, 2015.
[51] Özekes, 2015.
[52] Kuru, Aydın, 2021.
[53] Akkan, 2014.
[54] Akkan, 2014.
[55] Sarıgül Ata, 2020.
[56] Sarıgül Ata, 2020.
[57] Akil, Ercan, 2018.
[58] Akil, Ercan, 2018.
[59] Arslan, Ejder, Taşpınar, 2018.
[60] Akil, Ercan, 2018.
[61] Akil, Ercan, 2018.
[62] Göksu, 2011.
[63] Özmumcu, 2016.
[64] Özmumcu, 2016.
[65] Bolayır, 2013.
[66] Bolayır, 2013.
[67] Taşpolat, 2022.
[68] Y. 1. HD. 25.04.2016, 2014/16825 E.–2016/5011 K , www.kazanci.com.tr, E.T. 20.05.2024