Son yıllarda Türkiye’de yargı sisteminin etkinliğini artırmak, yargılamaların hızlandırılmasını sağlamak, temel hak ve özgürlükler bakımından uluslararası standartlara uyumu güçlendirmek ve yargıya duyulan güveni artırmak amacıyla çok sayıda reform çalışması yapılmıştır. Yargı alanında gerçekleştirilen değişiklikler, kimi zaman kapsamlı kanun reformları, kimi zaman anayasa değişiklikleri, kimi zaman da kamuoyunda “yargı paketi” olarak adlandırılan torba düzenlemeler şeklinde yürürlüğe konulmuştur.

Bu süreçte Ceza Muhakemesi Kanunu ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu başta olmak üzere temel mevzuatta köklü değişiklikler yapılmış, 2010 ve 2017 anayasa değişiklikleri ile yargı teşkilatının yapısına ilişkin önemli düzenlemeler gerçekleştirilmiş, ayrıca farklı dönemlerde açıklanan Yargı Reformu Strateji Belgeleri ile yargı alanında izlenecek politikalar ortaya konulmuştur. Bu strateji belgeleri doğrultusunda özellikle son yıllarda reform çalışmaları daha çok “yargı paketleri” şeklinde hazırlanmış ve art arda kanun değişiklikleri yapılmıştır.

Kamuoyunda numaralandırılarak anılan yargı paketleri kapsamında bugüne kadar on iki ayrı düzenleme yürürlüğe girmiş; ceza adaleti sistemi, infaz rejimi, hukuk yargılaması, icra ve iflas hukuku, alternatif uyuşmazlık çözüm yolları ile avukatlık ve noterlik mevzuatı başta olmak üzere birçok alanda değişiklik yapılmıştır. 31 Temmuz 2026 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan ve kamuoyunda on ikinci yargı paketi olarak anılan Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun da, önceki düzenlemelerde olduğu gibi yargılamaların daha hızlı, daha öngörülebilir ve daha etkin hâle getirilmesi amacıyla hazırlandığı belirtilen çeşitli değişiklikler içermektedir.

Ancak bütün bu reformlara, strateji belgelerine ve art arda çıkarılan yargı paketlerine rağmen, bugün gelinen noktada yargı sisteminin temel sorunlarının çözülebildiğini söylemek mümkün değildir. Aksine, uygulamaya bakıldığında, yapılan düzenlemelerin önemli bir kısmının kalıcı iyileşme sağlamadığı, sorunları ortadan kaldırmak yerine çoğu zaman sadece ertelediği veya şekil değiştirmesine neden olduğu görülmektedir.

Her yargı reformu paketi, kısa süreli bir beklenti ve iyileşme umudu doğurmakta, ancak çok geçmeden benzer sorunlar yeniden ortaya çıkmaktadır. Daha önce de benzer şekilde, eski usul kanunlarının yerine yeni kanunların yürürlüğe girmesiyle sorunların çözüleceği düşünülmüş; HMUK ve CMUK döneminde eleştirilen pek çok husus, HMK ve CMK ile kâğıt üzerinde giderilmiş görünmüştür. Buna rağmen sistem, aradan geçen kısa süre içinde yeniden aynı sorunları üretmeye başlamış, hatta bazı alanlarda problemler daha da ağırlaşmıştır. Bu durum, sorunun yalnızca kanun metinlerinden veya teknik düzenlemelerden kaynaklanmadığını, çok daha derin ve yapısal bir nitelik taşıdığını göstermektedir.

Bugün yargı sisteminin içinde bulunduğu durum, münferit aksaklıklarla açıklanabilecek bir tablo olmaktan çıkmış, yapısal bir bozulma niteliği kazanmıştır. Hukuk eğitiminden başlayarak hâkim ve savcıların yetiştirilme biçimine, mesleğe kabul ve terfi sisteminden yargı teşkilatının işleyişine, ilk derece yargısından yüksek yargıya, ceza yargısından hukuk yargısına, usul hukukundan infaz sistemine kadar hemen her alanda biriken sorunlar, yargıyı kendi içinde ağır aksak işleyen, öngörülemez ve güven vermeyen bir mekanizmaya dönüştürmüştür. Yargıya yolu düşen bir kimsenin, sürecin hiçbir aşamasında -avukatlık hizmetleri de dahil olmak üzere- tam anlamıyla güven duyabileceği, öngörülebilir ve tatmin edici bir adalet hizmetiyle karşılaşması giderek zorlaşmaktadır.

Liyakatin arka plana itildiği bir ortamda nitelikli bir yargı teşkilatının ortaya çıkmasını beklemek gerçekçi değildir. Mesleğe kabulden itibaren objektif ölçütlerin zayıfladığı, tayin ve terfilerde mesleki yeterlilikten ziyade başka kriterlerin etkili olduğu bir sistem, zaman içinde kaçınılmaz olarak nitelik sorunu üretir. Nitelik sorunu ise sadece belirli siyasi davalarda ortaya çıkan bir problem olarak kalmaz; hukuk yargısından ceza yargısına, basit alacak-verecek uyuşmazlıklarından kapsamlı ticari davalara kadar bütün alanlara sirayet eder.

Bugün uygulamada sıkça karşılaşılan öngörülemez kararlar, yerleşik içtihatlara aykırı uygulamalar, dosya incelemeden verilen hükümler, gerekçesiz veya yetersiz gerekçeli kararlar, uzun süren yargılamalar, ölçüsüz tutuklama ve koruma tedbirleri gibi sorunlar, yalnızca iş yükü veya mevzuat eksikliği ile açıklanamaz. Adaletsiz veya en azından adil olduğu konusunda güven vermeyen bir tayin ve terfi sisteminin, zaman içinde adil olmayan sonuçlar üreten bir yargı düzenine dönüşmesi şaşırtıcı değildir.

Öte yandan yargı sisteminin sağlıklı işlemesi bakımından vazgeçilmez unsurlardan biri olan savunma makamının, özellikle son yıllarda giderek zayıflayan bir konuma itilmesi de, sistemin bütününü olumsuz etkileyen önemli bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır. Mesleki itibarı aşınmış, yetki alanı daraltılmış ve karar süreçleri üzerindeki etkisi azaltılmış bir avukatlık kurumu ile güçlü, dengeli ve güven veren bir yargı düzeninin kurulması mümkün değildir.

Bu nedenle bugün yargı sisteminde yaşanan sorunları yalnızca kanunlar veya uygulama hataları ile açıklamak yeterli değildir. Sorunun kökü, yargının tarihsel süreç içinde siyasal iktidardan kurumsal bağımsızlığını tam olarak tesis edememiş olmasında, liyakat esaslı bir meslek ve kariyer sisteminin yerleşememiş olmasında ve bunun sonucunda ortaya çıkan nitelik erozyonunda aranmalıdır. Bu yapısal sorunlar giderilmeden, çıkarılan her yeni yargı paketi, ancak geçici bir düzenleme olarak kalacak, yargının temel problemlerini ortadan kaldırmaya yetmeyecektir.

Yargı sisteminin içinde bulunduğu durum, parçalı düzenlemelerle giderilebilecek bir aksaklık değil, bütüncül bir yeniden yapılanma ihtiyacına işaret etmektedir. Böyle bir yeniden yapılanmanın sağlanabilmesi için hukuk eğitiminden başlayarak, liyakat esaslı mesleğe kabul ve kariyer sistemine, savunma makamının kurumsal olarak güçlendirilmesine, yargı teşkilatının yapısından usul kurallarına kadar bütün alanları kapsayan köklü ve kararlı bir dönüşüm gerekmektedir.

Bu dönüşümün, alışılmış reform anlayışıyla değil, mevcut sorunların büyüklüğünü ve derinliğini kabul eden, bütüncül ve radikal bir yaklaşım ile mümkün olabileceği açıktır. Aksi halde, sıra numarası giderek artan yeni yargı paketlerinin yürürlüğe girmesi, yargı sisteminin kronikleşmiş sorunlarını ertelemekten başka bir sonuç doğurmayacaktır.