“Söylev” adlı eserinde üç tür tirandan bahseder ünlü Fransız düşünür Etienne De La Boetienne;

1-  Halkın seçimiyle gelen Tiranlık,

2- Silah zoruyla gelen Tiranlık,

3-  Ve bugün hükmü pek kalmayan, soylarının mirası yoluyla elde edilen Tiranlık.

Bu tiranlıkların aralarında bazı farklar bulunmakla birlikte aralarında bir seçenek göremiyorum. Zira bir Yönetim Tiranlık haline gelmişse hangi yolla geldiğinin pek önemi kalmamaktadır. Seçimle gelen Tiranlar kızgın bir boğa gibi gördükleri eylemcileri kendisine oy veren diğer vatandaşlarla tehdit ederken, silahla gelen tiranlar ise yine kızgın bir boğa gibi gördükleri kalabalıkları meydanda toplamayı ve “tepeleme”yi düşünürler. İkisine göre de, kendisine karşı olan ve sivil itaatsizlik yoluna başvuran insanlar “3-5 çapulcu”dur ve anladıkları dilden konuşulması gereken kalabalıklardır.

Görüldüğü üzere bu iki tür Tiran arasındaki fark kötülük seçenekleri arasındaki farktan ibarettir. Esasen “Tiranlığın biçimi ne olursa olsun Tiranı Tiran yapan şey heykel ile kaidenin oluşturduğu bütünlüktür”.

O halde Tiran ile birlikte üzerinde konuşlandığı kaide de yıkılmalıdır. Zira Tiran’ın altındaki otoriter zemin çekip alınmadığı sürece bir Tiran gider bir başka Tiran gelir. İşte demokrasi ve hukuk devleti derken sürekli tekrar ettiğimiz şey budur!

Peki, bir Tiran’a karşı ne yapılabilir? Yegâne meşru cevap; sivil itaatsizliktir. Bir Tiranı yıkmak için hiçbir şey yapmaya gerek yoktur zira, hele şiddete asla başvurulmamalıdır. Ona istediği hiçbir şeyi vermemek yeterli bir eylemdir. “Sivil itaatsizlik”, direnişi haklı ve tek meşru kılacak tek yoldur. Zira bu sayede 3.kişilerin haklarının çiğnenmesinden ve onlara zarar vermekten özenle kaçınılır. Bu eylemi diğer eylemlerden ayıran asıl karakteristik unsur şiddet içermemesi ve barışçıl olmasıdır.

“Dünyada haksızlık kadar hiçbir şey doğaya aykırı değildir”. Bu itibarla, “bir yönetici kötülük yaparken, inananlar buna karışamaz, bu Tanrı ile onun arasındaki bir problemdir demek mümkün değildir”. Bir sözleşmeye(seçime) dayanmayan ve halkın egemenliğini cunta ile gasp eden bir kişiyi nasıl darbeci bir tiran olarak tanımlıyorsak, halkla arasındaki sözleşmeyi çiğneyen, keyfi bir yönetim süren, mahkeme kararı tanımayan, hukuku hiçe sayan, tüm vatandaşlarını 5’den 85’e fişleyen ve bunların üzerine bir de halkına şiddet uygulayan bir yönetici de artık tiran haline gelmiş demektir. İşte tiranlaşan bu yöneticiye karşı sivil bir direnişe geçmek artık haklı ve meşru bir yoldur. Zira biri silah ile insanları tehdit edip karşı çıkanları tepelerken; diğeri halkın bir kısmını diğer bir kısma karşı sokağa çıkartmakla tehdit etmekte, karşı çıkanları ise gaz bombası, biber gazı, plastik mermi ve “gerekirse anladıkları dilden konuşuruz” diyerek belki de gerçek mermi kullanabileceğini ima etmektedir.

Seçimle gelen bir yöneticinin bu tehdidi bize 1572 yılı Fransa’sında yaşanan ‘Saint-Barthélemy Kıyımı’nı hatırlatmaktadır. Bizzat Kral IX Charles’in onayıyla başlayan kıyım neticesinde 30 ila 70 bin eylemci öldürülmüştür. Sebebi her ne olursa olsun, “%50’yi evde zor tutuyorum, gerekirse anladıkları dilden de konuşuruz” diyerek tarihin bu ibret verici olayını bize hatırlatan bir yöneticinin siyasal tarih açısından tanımı açıktır..!

Bu itibarla Sayın Erdoğan acilen Sayın Abdullah Gül’ün üslubuna dönmeli ve “demokrasinin sadece seçimden ibaret olmadığını, eylemcilerin mesajının alındığını ve gereğinin yapılacağını” ifade etmelidir.

Aksi halde, tıpkı Enver Paşa’nın “turan yapacaktık viran olduk” itirafı gibi, “avm yapacaktık viran olduk” itirafına kimsenin ihtiyacı olmayacaktır..!

Ayrıca ifade etmek isterim ki AKP’ye oy verenleri aşağılamak, tıpkı “gezieylemi”ne destek verenleri aşağılamak gibi benzer bir körlüğe sebep olmaktadır. Unutulmasın ki AKP bünyesinde şekillenen koalisyonun en temel argumanı ekonomi, hukuk ve demokrasidir. Halkın bu talebi hala devam etmekte olup, unutanların derhal bunu hatırlaması gerekmektedir..! Halkla arasındaki sözleşmeyi çiğneyen, Hukuku ve demokrasiyi ayaklar altına alan bir iktidarın bu basiretsiz tutumunun devam etmesi halinde olaylar katlanarak artacak ve nihayet hassas dengeler üzerinde seyreden ekonomiyi de elde tutmak kolay olmayacaktır.

Bugün herkes konuşacak ve konuşmalıdır. En başta da bireyin devlet karşısındaki müdafisi, hukukun ve özgürlüğün savunucusu, meşruiyetin vazgeçilmez bir unsuru olan Avukatlar…

Ancak Çağlayan Adliyesinde konuşan ve açıklama yapan avukatların güvenlik(!) görevlileri tarafından yaka-paça tartaklanarak gözaltına alınması affedilir gibi değildir. Türk Hukuk Tarihinin lekelerle dolu tarihine çıkması zor bir leke daha eklenmiştir...Bundan böyle avukatlar yeni baştan kendilerini tanımlamalı ve olayı lanetlemekten öte bir tavır takınmalıdır..!

Hülasa, dün ne diyorsam bu gün de arkasındayım. Hiçbir zaman dün söylediğimden ertesi gün vazgeçmedim, omurgalı ve kaburgalı bir şey söylüyorum; özellikle ve öncelikle yöneticilerin kanunlara uyduğu bir hukuk devleti istiyorum. Ne darbe ile ülke yönetimine el koyan, halkın iradesini gasp eden bir tiran, ne de halkla arasındaki sözleşmeyi çiğneyen, keyfi bir yönetim süren, mahkeme kararı tanımayan, hukuku hiçe sayan, vatandaşlarını 5’den 85’e fişleyen ve bunların üzerine bir de halkına şiddet uygulayan bir tirana yer yok benim dünyamda… Tankın üstüne de çıkarım, şiddete başvurmayan, sivil bir direnişe de katılırım..! Tıpkı Mahatma Gandhi gibi… Ezildikçe büyüyen, büyüdükçe saflaşan, saflaştıkça zafere dönüşen bir direniş..!

Ne diyelim; dün asker devleti idik bugün polis devleti..!

Umarım bir gün Hukuk devleti olmayı başarabiliriz..!


(Bu köşe yazısı, sayın Av. Zafer KAZAN tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısının bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)