Arabuluculuk uygulamasında anlaşma belgesine büyük bir değer atfedilmektedir. Şüphesiz olması gereken de budur. Taraflar uyuşmazlığı masada çözmüş, mahkeme yoluna gitmeden ortak bir paydada buluşmuşsa, hukuk düzeninin bu iradeye güven duyması gerekir.

Fakat son yıllarda yargı önüne gelen dosyalar, madalyonun diğer yüzünü de göstermiştir:

Her imza, her zaman serbest bir iradenin ürünü olmayabiliyor.

Özellikle işçilik alacakları, iş kazaları, sigorta tazminatları ve bedensel zararlara ilişkin dosyalarda arabuluculuk anlaşma belgesi, gerçek bir çözüm aracı olmaktan çıkabilmektedir. Güçlü tarafın dava riskini ucuz yoldan kapattığı, zayıf tarafın ise acil para ihtiyacı nedeniyle haklarından feragat ettiği bir "tasfiye" mekanizmasına dönüşebilmektedir.

Son dönemde yargının müdahale ettiği nokta da tam olarak burasıdır.

Hukuk düzeni, sözleşme serbestisini ve taraf iradesini elbette önemser. Ancak iradenin varlığını denetlemek için metnin imzalanmış olmasını yeterli görmez. İmzaların hangi ortamda, hangi bilgi düzeyiyle, nasıl bir baskı altında ve hangi ekonomik zorunluluklar içinde atıldığını da dikkate alır.

Yargıtay'ın son dönemde ortaya koyduğu içtihat çizgisi giderek netleşmektedir:

Arabuluculuk anlaşma belgesi dokunulmaz değildir.

Söz konusu belge, usul hukuku bakımından güçlü sonuçlar doğurur. Taraflar, kural olarak anlaştıkları uyuşmazlık konusu hakkında yeniden dava açamazlar. Bu, arabuluculuğun en temel hukuki sonucudur. Ancak aynı belge, maddi hukuk bakımından bir sözleşme niteliğindedir.

Bu nedenle Türk Borçlar Kanunu’nun sözleşmeler için öngördüğü genel denetim mekanizmalarından muaf tutulamaz. TBK m. 28’de düzenlenen aşırı yararlanma (gabin), arabuluculuk anlaşma belgesi için de ileri sürülebilir. Hata, hile ve korkutma gibi irade sakatlığı hâlleri de bu belgeler yönünden pekâlâ gündeme gelebilir.

Daha yalın bir ifadeyle; arabuluculuk anlaşma belgesi uyuşmazlığı görünüşte bitirebilir fakat hâkim yine de şu sorunun peşine düşer: Bu uyuşmazlık gerçekten özgür iradeyle mi çözüldü?

Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin iş kazasına ilişkin 11.11.2024 tarihli kararında bu konu açıkça masaya yatırılmıştır. Daire; iş kazasından kaynaklanan tazminat davasında ihtiyari arabuluculuk tutanağı bulunsa bile, işçinin gabin ve irade fesadı iddialarının bir ön sorun olarak incelenmesi gerektiğini kabul etmiştir. Yerel mahkemenin kusur ve zarar hesabı yapmadan, yalnızca “anlaşma var” gerekçesiyle davayı reddetmesi hukuka uygun bulunmamıştır.

Bu kararın gösterdiği yalın gerçek şudur: Arabuluculuk tutanağı; gerçek zararı, zayıf tarafın çaresizliğini ve edimler arasındaki açık dengesizliği görünmez kılan bir perde değildir.

Gabin Nerede Başlar?

Gabin, uygulamada çoğunlukla yalnızca “olması gerekenden düşük bir bedelle anlaşmak” şeklinde eksik yorumlanmaktadır.

Aşırı yararlanmanın varlığı için sadece ödenen ile ödenmesi gereken bedel arasında fahiş bir farkın bulunması yetmez. Bu farkın; taraflardan birinin zor durumundan, düşüncesizliğinden veya deneyimsizliğinden yararlanılarak ortaya çıkarılması gerekir.

İş kazası geçiren bir işçi, işten yeni çıkarılan bir çalışan veya trafik kazasında malul kalan bir vatandaş, çoğu zaman yalnızca alacağını elde etmek için girişimde bulunmaz. Kirasını, biriken borçlarını, tedavi masraflarını veya evinin geçimini düşünür. Önüne bir teklif getirildiğinde, bu durum zayıf taraf için “Bu benim hakkım olan miktar mı?” sorusundan önce “Bu para bugünü kurtarır mı?” çaresizliğine dönüşür.

Karşı tarafta ise kurumsal bir işveren, bir holding veya bir sigorta şirketi yer alır. Bu taraflar için zaman bir baskı unsuru değildir; bekleyebilirler. Davanın uzamasını bilançolarına yazar, risk hesabı yapar, bilirkişi raporunu bekler ve istinaf sürecini göze alırlar.

Bir tarafın zamana direnme gücü varken, diğer tarafın yoktur. Bir taraf davayı stratejik ve kârlı bir süreç olarak yürütürken, diğer taraf hayatını toparlamaya çalışmaktadır. İşte arabuluculuk masasındaki asıl eşitsizlik bu noktada başlar.

Bu nedenle gabin denetimi, yalnızca “Ne kadar ödendi?” sorusundan ibaret değildir. “Bu tutar hangi şartlar altında kabul ettirildi?” sorusu da en az ilki kadar hayatidir.

İş Kazalarında Atılan İmza ve Gerçek Zarar İlişkisi

İş kazası ve bedensel zarar davalarında mesele çok daha hassastır. Çünkü ortaya çıkan zarar, masada hemen hesaplanabilecek tek boyutlu bir meblağ değildir.

Kusur oranının tespiti, maluliyet derecesinin belirlenmesi, geçici ve sürekli iş göremezlik sürelerinin hesaplanması gerekir. Meslekte kazanma gücü kaybı, aktüeryal kriterler, gelecekteki olası zararlar ve manevi tazminat dengesi ancak uzmanlık gerektiren bir incelemeyle netleşir.

Bu teknik süreçler işletilmeden, iş kazası geçirmiş bir işçiye alelacele düşük meblağlı bir anlaşma belgesi imzalatılması sıradan bir anlaşma olarak kabul edilemez.

Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin E. 2023/11638, K. 2024/10791 sayılı kararında davacı işçi, sırtına asit dökülmesi sonucu meydana gelen iş kazasından doğan zararını talep etmiştir. İşveren ise ihtiyari arabuluculuk tutanağına dayanarak davanın reddini istemiştir. Yargıtay, arabuluculuk anlaşma belgesinin dava engeli doğurabileceğini kabul etmekle birlikte, bunun özünde bir sulh sözleşmesi olduğunu; TBK m. 28 ve TBK m. 30-39 çerçevesinde iptalinin istenebileceğini net bir şekilde vurgulamıştır.

Bu karar, iş kazasından kaynaklanan uyuşmazlıklar için önemli bir emsaldir. Arabuluculuk yolu, iş kazalarında “hızlı ibraname” üretme mekanizması değildir. İşçinin gerçek zararı nesnel biçimde ortaya konulmadan, yalnızca sembolik bir ödeme yapılarak uyuşmazlık çözülmüş sayılamaz. Eğer ödenen bedel ile gerçek zarar arasında ciddi bir uçurum olduğu ileri sürülüyorsa, mahkemenin bu farkı esastan araştırması zorunludur.

Fesih Günü Yapılan Arabuluculuk: Çözüm mü, Tasfiye mi?

İş hukukunun en gri alanlarından biri, fesih günü veya hemen sonrasında yapılan ihtiyari arabuluculuk anlaşmalarıdır.

Kâğıt üzerinde her şey kusursuz görünür: İşçi ve işveren arabulucu önüne gelmiş, alacak kalemleri tek tek yazılmış, ödeme kararlaştırılmış ve anlaşma imza altına alınmıştır. Ancak arka plandaki gerçek tablo bazen bambaşkadır.

İşçi aynı gün işten çıkarılmakta, hemen ardından arabulucuya yönlendirilmekte ve önceden hazırlanmış matbu metinler önüne konulmaktadır. Kıdem, ihbar, fazla mesai veya yıllık izin gibi alacaklarının gerçek tutarını bilmeden, bir tür bilinçsizlik anında, sadece parmakla gösterilen yere isminin altına imza atmaktadır. Görünürde bir arabuluculuk faaliyeti vardır; fakat gerçekte işveren organizasyonu içinde yürüyen hızlı bir işten çıkış prosedürü işletilmektedir.

Burada sorulması gereken asıl soru şudur: Bu süreç gerçekten bir uyuşmazlığın çözümü müdür, yoksa fesih anının getirdiği kırılganlıktan yararlanarak hakların bir an önce tasfiye edilmesi girişimi midir?

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, E. 2025/1656, K. 2025/4292 sayılı kararında bu gri alanı netleştirmiştir. İş sözleşmesi kâğıt üzerinde feshedilen fakat hemen ertesi gün fiilen çalışmaya devam eden işçinin imzaladığı arabuluculuk tutanağının serbest iradeye dayanmadığı kabul edilmiştir. Tutanakta işçinin istifa ettiği yazılı olmasına rağmen kendisine kıdem ve ihbar tazminatı ödenmesinin kararlaştırılması da kendi içinde çelişkili bulunmuştur.

Bu içtihat oldukça nettir: İş ilişkisi fiilen devam ediyorsa, fesih yalnızca kâğıt üzerindeyse ve tutanak içeriği kendi içinde çelişiyorsa arabuluculuk, anlaşma belgesine kayıtsız şartsız bir hukuki koruma sağlanamaz. Arabuluculuk, feshin geçerli görünmesi için bir kılıf olarak kullanılamaz.

Devam Eden İş İlişkilerinde İrade Denetimi

İş ilişkisi aktif olarak devam ederken yapılan arabuluculuklarda, işçinin iradesinin serbestliği çok daha sıkı bir denetime tabi tutulmalıdır.

Çünkü çalışan bir işçi, masaya işverenle eşit bir psikolojik güçle oturmaz. İşini kaybetme korkusu, yarın yine aynı yöneticilerle yüz yüze bakacak olması ve “İmzalamazsam ne olur?” endişesi, rasyonel kararlar almasını engeller.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin E. 2025/2722, K. 2025/4874 sayılı kararında bu hassasiyete dikkat çekilmiştir. Fiili çalışması devam ederken telekonferans yoluyla arabuluculuk görüşmesine katılan işçi, tutanağı işini kaybetme baskısı altında imzaladığını ileri sürmüştür. Bölge Adliye Mahkemesi anlaşmanın geçersizliğine karar vermiş, Yargıtay da bu kararı onamıştır.

Bu karar, özellikle uzaktan yapılan görüşmeler yönünden de önemlidir. Telekonferans veya çevrim içi toplantı yöntemleri tek başına bir sakatlık doğurmaz; asıl olan, uzaktaki tarafın o esnada özgür iradesiyle karar verebileceği güvenli bir ortamın sağlanıp sağlanamadığıdır.

Arabulucular için de buradan çıkarılacak ders bellidir: Aktif çalışan işçiyle yapılan ihtiyari arabuluculuklarda süreç bir formaliteye dönüştürülmemeli; tarafın baskı altında kalmadan, neye imza attığını bilerek sürece katılımı bizzat gözlemlenmelidir.

Avukatsız Katılım ve Ücretin İşverence Ödenmesi

Arabuluculuk anlaşma belgelerinin iptali davalarında en sık sığınılan iddialar, zayıf tarafın görüşmeye avukatsız katılmış olması veya arabuluculuk ücretinin işveren tarafından ödenmesidir.

Yargıtay bu konuda oldukça dengeli ve ölçülü bir çizgi izlemektedir: Avukatsız katılım veya ücretin işverence karşılanması, tek başına bir gabin ya da irade sakatlığı karinesi teşkil etmez.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin E. 2024/7540, K. 2024/12307 sayılı kararında, iptal için ileri sürülen aşırı yararlanma iddialarının somut delillerle ispatlanması gerektiği vurgulanmış; avukatsız katılım ve arabuluculuk ücretinin işverence ödenmesi, anlaşma belgesinin iptali için tek başına yeterli görülmemiştir.

Bu yaklaşım hukuki güvenlik açısından yerindedir. Aksi bir kabul, avukatsız yapılan tüm geçerli anlaşmaları baştan şüpheli hâle getirirdi.

Öte yandan avukatsız katılım, büyük resmin tamamlayıcı bir parçası olarak önem kazanabilir: İşçi sürece avukatsız katılmış, aynı gün işten çıkarılmış, alacaklar hiç müzakere edilmemiş, kendisine düşünme süresi tanınmamış ve ödenen bedel gerçek alacağın çok altında kalmışsa; işte o zaman avukatsız katılım, iradenin sakatlandığını gösteren güçlü bir emareye dönüşür.

Buradaki temel ölçü şudur:

Yargı, atılan imzadan sonradan duyulan pişmanlığı değil, imza anında sakatlanmış olan iradeyi denetler.

Soyut İddiaların Sınırı ve Somut Delil Kriteri

Arabuluculuk anlaşma belgesinin denetlenebilir olması, her anlaşmanın kolayca iptal edilebileceği anlamına gelmemelidir. Yargıtay’ın bu alandaki kırmızı çizgisi, somut delil kriteridir.

“Baskı altındaydım”, “Tam anlayamadım”, “Sonradan pişman oldum” gibi genel ve soyut iddialar anlaşmanın iptali için yeterli sayılamaz.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin E. 2024/8763, K. 2024/10645 sayılı kararında bu husus titizlikle işlenmiştir. Daire, hata, hile ve korkutma iddialarının somut delillerle kanıtlanması gerektiğini; imza inkârı yoksa ve irade sakatlığı kamera kayıtları, tanık beyanları veya diğer somut verilerle ispatlanamıyorsa anlaşmanın geçerliliğinin esas olduğunu benimsemiştir.

Bu sınır, alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin geleceği ve hukuki istikrar için şarttır. Aksi takdirde arabuluculuk kurumu işlevini tamamen yitirirdi. Ancak soyut iddiaların ötesinde; fesih tarihi, fiili çalışma düzeni, ödeme miktarı, anlaşma içi çelişkiler, yazışmalar ve uzman raporları gibi somut olgular mevcutsa, mahkemenin de bunlara göz yumması mümkün değildir.

Şirketler Topluluğunda Tasfiye Sınırları ve Muğlaklık

Bir diğer kronik sorun, grup şirketlerinde ve birlikte istihdam ilişkilerinde karşımıza çıkmaktadır. İşçi yıllarca aynı işyerinde, aynı yöneticilerin talimatıyla çalışmış; fakat kâğıt üzerinde farklı grup şirketlerine giriş-çıkışı yapılmıştır.

Böyle bir tabloda, tek bir şirketle yapılan arabuluculuk anlaşmasının, işçinin tüm çalışma dönemini ve holdinge bağlı diğer tüm şirketleri kapsadığını ileri sürmek maddi gerçeklikle bağdaşmaz.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin E. 2025/6197, K. 2025/7421 sayılı kararında, holding bünyesindeki şirketler arasındaki geçişler ve birlikte istihdam olgusu yeterince araştırılmadan arabuluculuk tutanağının geçerli kabul edilmesi bozma sebebi yapılmıştır. Daire, şirketler arasındaki organik bağın ve işçinin gerçek çalışma biçiminin tutanak kapsamıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir.

Anlaşma metninde belirsizlik varsa, bu durum güçlü tarafın lehine yorumlanamaz. Anlaşma belgesi neyi kapsıyorsa ancak ondan ibarettir; açıkça yazılmayan dönem ve alacakların zımnen tasfiye edildiği varsayılamaz (Bkz: Yargıtay 9. HD, E. 2024/11418, K. 2024/15980).

Sigorta Uyuşmazlıklarında Bilgi Üstünlüğünün Kötüye Kullanılması

Benzer bir güç ve bilgi asimetrisi sigorta ve trafik kazası uyuşmazlıklarında da yaşanmaktadır. Bir tarafta profesyonel risk yönetimi yapan, aktüerya hesabını ve mevzuatı avucunun içi gibi bilen bir sigorta şirketi; diğer tarafta ise hakkının sınırlarını bilmeyen ve bekleyecek ekonomik gücü bulunmayan mağdur yer almaktadır. Bu masada taraflar şeklen eşit görünse de gerçekte derin bir dengesizlik mevcuttur.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin E. 2024/6624, K. 2025/14020 sayılı kararında, trafik kazasından kaynaklanan sürekli iş göremezlik tazminatına ilişkin arabuluculuk anlaşmasının gabin yönünden incelenmesi gerektiği açıkça hükme bağlanmıştır. Kararda ayrıca davacının yabancı uyruklu olması nedeniyle teminat ve karşılıklılık araştırmasının yapılması gerektiğine de dikkat çekilmiştir.

Demek ki belirli bir ödemenin yapılmış olması, her zaman adil bir anlaşma yapıldığı anlamına gelmemektedir. Bilgi üstünlüğü ile ekonomik sıkışmışlık birleştiğinde, arabuluculuk masası da gabin denetiminin kapsamına girebilmektedir.

Gabin İddiasında Hak Düşürücü Süre

Aşırı yararlanma (gabin) iddiası hukuk düzeninde güçlü bir koruma sağlasa da süresiz bir hak arama yolu değildir. TBK m. 28 uyarınca zarar gören; düşüncesizlik veya deneyimsizliğini öğrendiği tarihten, zor durumda kalmada ise bu durumun ortadan kalktığı tarihten itibaren bir yıl ve her hâlükârda sözleşmenin kurulduğu tarihten itibaren beş yıl içinde bu hakkını kullanmalıdır.

Uygulamada sıklıkla gözden kaçırılan bu süre sınırları, gabin iddiası ne kadar haklı olursa olsun, davanın reddedilmesine yol açabilir. Bu nedenle süreç yönetilirken zamanlama hatası yapılmamalıdır.

Sonuç Olarak

Arabuluculuk sisteminin geleceği, anlaşma belgelerinin mutlak geçerli sayılması ile her belgenin kolayca iptal edilmesi arasındaki hassas dengede gizlidir. Gerçek anlamda müzakere edilmiş, tarafların neyi kabul ettiğini bilerek imzaladığı belgeler hukuki güvenliğin gereği olarak korunmalıdır. Ancak zayıf tarafın çaresizliğinden yararlanılan, bilgi üstünlüğünün kötüye kullanıldığı ve gerçek bir müzakerenin olmadığı hallerde yargı denetimi kaçınılmazdır. Bu denetim arabuluculuğu zayıflatmaz, aksine sisteme olan toplumsal güveni tahkim eder.

Uygulayıcılar İçin Kontrol Listesi:

  • Arabulucular İçin: Süreci yalnızca şekli bir imza tamamlama işi olarak görmeyip; özellikle iş kazası, fesih günü anlaşmaları ve aktif çalışan işçilerin söz konusu olduğu dosyalarda irade serbestliğini ve tarafların aydınlatılıp aydınlatılmadığını bizzat gözetmelidirler.
  • Şirket Vekilleri İçin: "Tutanak imzalandı, dava açılması ihtimali sonsuza dek bitti" yanılgısından uzak durulmalıdır. Gerçek zarar tespit edilmeden, alelacele ve fahiş oransızlıkla yapılan anlaşmalar, gelecekte açılacak davaların ana deliline dönüşebilir.
  • Mağdur Vekilleri İçin: Gabin iddiası soyut bir mağduriyet anlatısıyla değil; fesih tarihlerini, puantajları, WhatsApp yazışmalarını, maluliyet raporlarını ve edimler arasındaki fahiş farkı gösteren somut ve matematiksel delillerle mahkeme önüne taşınmalıdır.

Yazıda Geçen Kararlar: