Kamuoyuna yansıyan haberlerde; “Terörsüz Türkiye” süreci kapsamında çıkarılan Kanunun ardından, ceza infaz sisteminin sadeleştirilmesi ve benzer durumda olan hükümlüler arasında infaz rejimi farklılıklarının giderilmesi amacıyla yeni düzenlemelerin gündeme geleceği belirtilmektedir.

Özellikle ilk kez suç işleyen ve bundan sonra suç işlemeyeceği değerlendirilen hükümlüler yönünden; denetimli serbestlik ve koşullu salıverme bakımından daha erken tahliye imkanlarının dikkate alınacağı, bunun yanında Ceza İnfaz Mevzuatının daha adil, eşitlikçi ve sade hale getirilmesinin ve aynı zamanda cezasızlık algısının da ortadan kaldırılmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır.

İnfaz sisteminin sadeleştirilmesi ve aynı veya benzer suçlardan mahkum olan kişiler arasında, yalnızca farklı tarihlerde yürürlüğe giren geçici düzenlemeler nedeniyle ortaya çıkan eşitsizliklerin giderilmesine öncelik verilmesi gereklidir. Bununla birlikte; Ceza İnfaz Hukukunda bugüne kadar yapılan her parçalı değişiklik, sistemi biraz daha karmaşık hale getirmiştir. Esasen yeni bir müdahaleden ziyade, mevcut sistemin istikrara kavuşması tercih edilmelidir; ancak yeni düzenlemelerin yine kademeli biçimde gündeme geleceği anlaşıldığından, yapılacak değişikliklerin yeni bir geçici infaz düzenlemesi niteliğinde kalmaması, kalıcı, öngörülebilir ve kendi içinde tutarlı bir infaz rejimi oluşturması önem taşımaktadır.

Bu kapsamda; özellikle nitelikli infaz rejimlerinden, geçmiş dönemin geçici düzenlemelerinden ve özellikle içtima uygulamasından kaynaklanan eşitsizliklerin yeniden değerlendirilmesi lüzumludur. Birden fazla mahkumiyet hükmünün infazı amacıyla bir araya getirilmesi sonucunda ortaya çıkan içtima uygulamasının, hükümlünün koşullu salıverilme ve denetimli serbestlik tarihini öngörülemez veya hakkaniyetsiz biçimde ağırlaştırmaması sağlanmalıdır. Özellikle sonradan verilen mahkumiyet kararlarının önceki infaz hesabını geriye dönük biçimde değiştirmesi ve fiilen oluşmuş lehe infaz beklentilerini ortadan kaldırması ciddi eşitsizliklere yol açabilmektedir. Bu nedenle, içtima hükümlerinin ve infaz hesabına etkisinin açık ve yeknesak kurallarla yeniden düzenlenmesi isabetli olacaktır.

Aynı şekilde yalnızca belirli tarihler veya belirli hükümlü grupları bakımından uygulanan erteleme ve infaz kolaylıklarının meydana getirdiği eşitsizlikler ve farklılıklar da giderilmelidir.

Ceza İnfaz Kanununun 107. ve 108. maddelerinde öngörülen koşullu salıverme oranlarının birbiri ile orantılı biçimde ele alınması; örneğin 3/4 oranının 2/3’e indirilmesi halinde, diğer oranların da aynı sistematik içinde değerlendirilmesi ve 1/2 civarına gelecek şekilde düzenlenmesi, örgütlü suçlarda koşullu salıverilme ile ilgili özellikle faaliyet suçları yönünden, ilgili suçun tabi olduğu koşullu salıverilme oranının uygulanması, 2/3 oranının sadece TCK m.220/1 ve 2’den verilecek mahkumiyet hükümleri ile sınırlı tutulması, TCK m.220/6 ile ilgili Anayasa Mahkemesi tarafından verilen iptal kararlarının da dikkate alınması ve failin örgüt üyesi olmadığı durumda, örgüt faaliyeti çerçevesinde suç işlediğinin kabulü ile ağırlaştırılmış infaza tabi tutulmaması, hakkaniyet bakımından daha isabetli olacaktır.

Öte yandan; bir taraftan infazın iyileştirilmesi ve hükümlünün topluma kazandırılması hedeflenirken, diğer taraftan caydırıcılığın sağlanması ve cezasızlık algısının önlenmesi için infaza dair ağırlaştırıcı kurallar getirilmesi de çelişkili ve içinden çıkılmaz sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle; yeni infaz düzenlemesi, cezaların caydırıcılığını da ortadan kaldırmadan, öncelikle eşitlik, öngörülebilirlik, infazda adalet ilkelerini ve en önemlisi istikrarı esas alan bütüncül bir yaklaşımla hazırlanmalıdır.