Giriş
Son yıllarda ülkemizde, çocukların şiddet suçlarına yönelimi noktasında kamuoyuna yansıyan pek çok olay gerçekleşmiş, bu sorun da bazı kanun değişikliklerine gidilmesini gerektirmiştir.[1] Bu değişiklikler, genel olarak çocuk suçluların cezalarının artırılması imkanı ve ailelere yönelik bazı suçların ihdası yönünde gerçekleşmiştir. Bu revizyonların, modern ceza hukuku anlayışı karşısında ne yönde durduğunu değerlendirmek gerekmektedir. Hemen belirtmek isterim ki bir şeyin modern olması, onun en doğru yöntem olduğu anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla bu yazımda klasik-modern kavramlarını ‘kötü-iyi’ anlamında kullanmıyorum.
A) Suçla Neden Cezaları Artırarak veya Yeni Suçlar Yaratarak Mücadele Etmeye Çalışıyoruz?
Suçla mücadelede bu yöntemi uygulamak, basit bir mantıktan ileri gelmekte ve binlerce yıldır uygulanmaktadır. Mantık basittir: ‘Suçluya hafif ceza verirsem, başkaları cezadan çekinmez. Öyleyse ağır ceza vermeliyim – Gerçekleşmesini istemediğim davranışları suç haline getirip cezalandırırsam, bu davranışlar gerçekleşmez çünkü insanlar cezadan çekinir’.
18. yüzyıl aydınlanma reformu öncesinde caydırıcılık, çok ağır cezalar vermek ve çoğu zaman da bu cezaları ibret olsun diye meydanlarda infaz ettirmek suretiyle gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bu dönemde pek çok suçun cezası ölüm, bunlardan azımsanmayacak kadarının cezası ise işkence altında ölümdür. Ancak bu vahşi yöntemlerle caydırıcılık gerçekleşmemiştir.
Aydınlanma felsefesiyle birlikte vahşi cezalardan, hümanist ceza-infaz yöntemlerine ve hapis cezası sistemine geçilmiş, asıl orantılı hapsetmenin caydırıcılığı saylayacağı düşünülmüştür. Hobbes ile birlikte başlayan ‘ceza hukukunda aydınlanma felsefesi’, caydırıcılığı köhne bir ibret anlayışından değil, akıl ve özgür irade sahibi insanın suç ve erdem yolu arasında kuracağı özgür seçiminde yaptığı haz-zarar dengesi üzerinden gerçekleştirmek istemiştir. Hobbes, Bentham, Beccaria, Feuerbach gibi pek çoklarının ileri sürdüğü şey, suçlunun makul bir birey olduğu ve kanunlarda belirlenen hapis cezalarından doğacak zarar ile suçtan elde edeceği hazzı tartarak, suç işlemekten çekineceği olmuştur. Makul, aklını kullanabilen ve özgür irade sahibi potansiyel suçlu, kanunu-cezasını görecek ve dolayısıyla suç yolu yerine erdem yolunu seçecektir. Fakat şüphesiz ki suçluluk, bu yöntemle de engellenememiştir.[2]
Tüm bu kuramlardaki temel problem, cezaların caydırıcılık yani genel önlemeyi sağladığı noktasındaki yanılsamadır. Halbuki profesyonel suçlular dışında pek çok suçlu, metafizik bir alemde eğrisiyle doğrusuyla her şeyi tartıp, o şekilde suç yolunu seçiyor değildir. Akıl yoluyla kurulan haz-zarar dengesi veya korkunç bir cezadan doğacak ibret, gerçekten de bazı öz denetim sahibi insanları suçtan alıkoyabilir. Ancak anlık güdülerin etkisiyle işlenen suçlarda veya yeterince öz denetim sahibi olmayan insanlarda böyle bir etki doğmaz. Dolayısıyla ceza tehdidi-caydırıcılık ilişkisinin temelinde ciddi problemler mevcuttur.[3]
B) Modern Ceza Hukukunun Suçla Mücadele Yöntemi
Modern ceza hukuku anlayışı, suçların önlenmesi noktasında ceza tehdidi-caydırıcılık yönündeki metafizik anlayışı reddetmektedir. Tehlikeli suçluların ceza tehdidiyle suç yolundan alıkonamayacağına, zira bunları suça iten sosyolojik-biyolojik-çevresel etmenlerin önüne geçebilecek kadar öz denetime sahip olmadıklarına karar verilmiştir. Dolayısıyla bunlara kusur sorumluluğundan doğan cezalara ek olarak, tehlikeliliğe bağlı toplumsal sorumluluktan doğan belirsiz süreli güvenlik tedbirleri uygulamaktadır. Bugün için Alman, Belçika ve Fransız mevzuatı, Prins ve von Liszt’in bundan yaklaşık yüz yıl önce ceza hukukunu kökünden değiştiren çift izli belirsiz süreli yaptırımlara dayalı toplumsal savunma (la défense sociale) doktrinini pek çok açıdan benimsemiştir.[4]
Klasik ceza hukuku bir ‘fiil ceza hukuku’ sistemidir. Özgür irade mevcutsa ve azalmamışsa, fiil-netice cezayı belirler. Dolayısıyla fiil-netice benzerse, uygulanacak ceza herkes için benzer olur. Fail belirli süreli hapis cezasını çeker ve ıslah olmasa bile sürenin sonunda ‘kefaretini ödediği veya ıslah olduğu’ kabul edilerek salıverilir. Genellikle de cezasını çekmiş, ‘arınmış’ sayıldığı için hakkında ayrıca bir tedbir uygulanamaz. Sorun şudur ki aynı suçu işleyen bir kişi belki hiç hapsedilmeden ıslah olabilecekken, bir diğeri çok uzun süreler hapsedilse bile ıslah edilemeyecek olabilir. Tekerrür sorunu da zaten bir yönüyle buradan doğmaktadır. Dolayısıyla bunun çözümü; mümkün olduğunca alt sınırları kaldırmak ve hapis cezasına alternatif yaptırımları yaygınlaştırarak tehlikesizleri hapsetmemek, infaz sonrası belirsiz süreli güvenlik tedbirleri yoluyla da tehlikelileri gözetim altında tutmaktan geçmektedir. Fransız ceza hukuku mevzuatı, bu reformu büyük ölçüde gerçekleştirmiştir.[5]
C) Çocuk Suçluluğuna Yönelik Uygulama ve Türk Hukukundaki Durum
1) Ceza Sorumluluğu Bulunmayan Çocuklar
Pek çok ülkede tamamen ıslaha endeksli, belirsiz süreli yaptırımlar düzenini içeren bir ceza hukuku sistemi, öncelikle çocuk suçlulara yönelik uygulanmıştır. Ülkemizde de ‘ceza sorumluluğu bulunmayan’ ancak suç işlemiş olan çocuklara yönelik Çocuk Koruma Kanunu’ndaki sistematik bu yöndedir. Güvenlik tedbirleri belirsiz süreli olarak, tehlikeliliği sürdüğü müddetçe çocuk 18 yaşını doldurana kadar devam edecektir. Peki bu ceza sorumluluğu bulunmayan çocuklar kimlerdir?
Türk Ceza Kanunu, 1930 İtalyan Ceza Kanunu’nun mimarı Rocco’dan kalma bir hukuk teknikçiliği anlayışıyla, normatif bir karine olarak 12 yaşını doldurmamış çocukların özgür iradesi ve dolayısıyla ceza sorumluluğu bulunmadığını kabul etmiştir. İşte Çocuk Koruma Kanunu, bu tür çocuklar ve her biri özelinde yapılan inceleme sonucu ceza sorumluluğu bulunmadığına karar verilecek olan 12-15 yaş altı çocuklara, suç işlediklerinde ‘tehlikelilikleri geçene kadar’ belirsiz süreli toplumsal savunma tedbirleri uygulamakta ve onları ıslah etmeye çalışmaktadır. Hukukumuz, bu noktada suçun ortaya çıkmasına sebep olan sosyolojik-biyolojik unsurların ortadan kaldırılmasına yönelik tedavi, barınma desteği, sosyal hizmetler desteği, internet düzenlemeleri, iyi bir okul ortamı inşası ve sair unsurları içermektedir.[6]
2) Ceza Sorumluluğu Bulunan Çocuklar
12 yaşını doldurmuş ve özgür iradesiyle suç yolunu seçtiği kabul edilen çocuklara ise TCK’daki cezalar, indirim uygulanarak tatbik edilmektedir. Güvenlik tedbirleri noktasında da TCK uygulanmaktadır. TCK ise mükerrirler ve örgütlü suçlu grubu gibi belli istisnalar dışında, ceza sorumluluğu bulunanlar için ceza sonrası uygulanacak güvenlik tedbiri rejimini benimsememektedir. Kanımca bu bir eksikliktir.
Kanunumuza göre 18 yaşını doldurmasına bir gün kalmış bir çocuk ile 18 yaşını o gün doldurmuş bir ‘genç’ müşterek fail sıfatıyla birlikte suç işlediklerinde, biri diğerinden daha ağır cezalandırılmaktadır. Çünkü ceza hukukumuz burada da hukuk teknikçiliği yaparak, her çocuğun özgür iradesinin mutlaka 18 yaşından büyüklerden bir parça daha az olacağını normatif bir karine olarak kabul etmiştir. Halbuki bilimsel açıdan durum böyle olmayabilir.
Suça konu fiili işlediği sırada özgür iradesi bulunduğu kabul edilen çocuklara yönelik TCK’da uygulanan bu sistem, Çocuk Koruma Kanunu’nun belirsiz süreli yaptırım düzeni karşısında kanaatimce doğru değildir. Öyle ki çocuklar için zaten daha ılımlı infaz düzenlemeleri vardır ve ceza indirimiyle birlikte infaz daha da kısalmaktadır. Halbuki en azından çocuk 18 yaşını doldurana kadar, Çocuk Koruma Kanunu’nun belirsiz süreli güvenlik tedbirlerinin bu cezai sorumluluğu bulunan çocuklar için de uygulanabilmesi gerekirdi.
3) Çocuk Suçluluğuna Dair Türk Ceza Hukukundaki Son Revizyonlar
TCK’nın özgür iradesinin bulunduğu kabul edilen çocuk suçlulara yönelik ‘otomatik uygulanan ceza indiriminin’, hukuk teknikçiliği olduğunu belirttim. Ancak bu noktada yeni yapılan revizyon ile birlikte TCK’nın 31. maddesinde değişikliğe gidilerek, kasten öldürme ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçlarında bu indirimin yapılmamasına imkan tanınmıştır. Bu durum yalnızca 15 yaşından büyük çocuklar için getirilmiş, 12-15 yaş arası için ise ceza artırımı imkanı getirilmiştir. Cezaların kusur ilkesi dolayısıyla özgür iradeye bağlı olarak indirildiği bir sistemde bu revizyonlar, çocuk suçluların otomatik olarak ‘daha düşük bir özgür irade ile’ suç işledikleri tezini bir nebze de olsa yıkmakta ve determinizme kapı aralamaktadır. Buradaki sorun, meseleye klasik anlayışla yani ‘cezalandırma-cezaları artırma’ anlayışıyla bakmaya devam etmek noktasındadır. Ayrıca kanundaki indirim tutarları da azaltılmıştır ki bu da ilgili hususun göstergesidir. Halbuki bunun yerine, güvenlik tedbiri uygulanmasına gidilebilirdi. Böylece suç işlemiş çocuğun ıslah olmasına rağmen ağırlaştırılan cezasının hapiste infazı için gereken sürenin doldurmasını beklemesine gerek kalmaz, ıslah olmayanların da belirsiz süreli denetimi söz konusu olabilirdi.
Örneğin son revizyonlar ile Çocuk Koruma Kanunu’na 5/A maddesi ile ‘yönlendirme tedbirleri’ getirilmiş ve 23. maddede, bunların hakkında HAGB verilen çocuklar için de uygulanabileceği düzenlenmiştir. Bunlar koruyucu tedbirler gibi belirsiz süreli olmasa da güvenlik tedbiri sınıfından, ıslaha ve tehlikeliliği sonlandırmaya yönelik uygulamalardır. Kanaatimce bu gibi uygulamalar olumludur ve cezalandırmaktan-cezaları artırmaktan ziyade önleyici tedbirler, suçlunun ıslahı ve tehlikeliliğinin önlenerek toplumun suçlulardan savunulması adına daha başarılıdır.
4) Ailelere Yönelik Getirilen Cezalar Üzerine
Son yapılan kanun değişikliği ile birlikte 6136 s. Kanun’a 13/A maddesi eklenmiş ve ‘‘Ateşli silahın dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı şekilde muhafaza edilmesi suretiyle çocuk tarafından ele geçirilmesine neden olan kişi, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” denilmiştir.
Esasında üçüncü kişinin kasıtlı fiilinden taksirle sorumluluk bağlamında zaten bu noktada ailenin sorumluluğuna gidilebilmesi mümkündür.[7] Bu sebeple düzenlemede de non bis in idem ilkesine aykırılık oluşturmaması için ‘‘fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde’’ denilmiştir. Kanun koyucu işini şansa bırakmak istememiş ve soyut bir tehlike suçu ortaya koyarak, her ihtimale karşı çocuk silahı ele geçirdiğinde özensizlik gösteren ebeveynin cezalandırılacağını düzenlemiştir. Çocuk o silahla ayrı bir suç işlemediği zaman oluşacak bu suçun amacı, caydırıcılıktır. Kanaatimce ruhsatsız silahla daha etkin mücadele ve aile-çocuklara yönelik zorunlu eğitim süreçlerine gidilmesi, suçları önlemede daha etkili bir çözüm olacaktır.
Bu alanda yapılan ikinci revizyon, TCK md. 233’te değişikliğe gidilmesidir. İlgili maddede aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali suçu düzenlenmiştir. Bu suçta ‘Aile hukukundan doğan bakım, eğitim veya destek olma yükümlülüğünü yerine getirmeyen -Velayet hakları kaldırılmış olsa da, itiyadi sarhoşluk, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin kullanılması ya da onur kırıcı tavır ve hareketlerin sonucu maddi ve manevi özen noksanlığı nedeniyle çocuklarının ahlak, güvenlik ve sağlığını ağır şekilde tehlikeye sokan ana veya baba’ cezalandırılmaktaydı. Yeni yapılan düzenlemeyle birlikte bu fiilleri nedeniyle çocuğun kasten öldürme veya neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçunu işlemesi halinde, ana-babanın cezası iki katına kadar artırılacaktır.
Maddenin eskiden kalma düzenlemelerinde fail, kendi kasıtlı ihmali fiilinden dolayı sorumlu tutulmaktadır. Maddeye eklenen son düzenlemeye göre ise ebeveyn, ‘bir ve üçüncü fıkralarda tanımlanan fiiller nedeniyle çocuğun kasten öldürme veya neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçunu işlemesi’ sebebiyle cezalandırılmaktadır. Çocuğun bu nedenle ilgili suçları işleyip işlemediğine beşeri bir zihnin karar verip veremeyeceği kanımca şüphelidir. Ayrıca bu normun kusur ilkesi ve sübjektif sorumluluk bağlamında tartışmalı olduğunu da hatırlatmak isterim. Dolayısıyla cezaları artırmak yerine, aile hukukundan doğan yükümlülüklerini yerine getirmeyenlere güvenlik tedbiri uygulanarak zorunlu eğitim-denetim süreçleri işletilse, inanıyorum ki daha başarılı sonuçlar elde edilecektir.
D) Çözüm: Mümkün Olduğunca Az Ceza – Mümkün Olduğunca Fazla Tedbir
Geçmişte insanlar, işkence edilerek öldürülen hükümlülere tanıklık etmelerine rağmen, başlarına bunun geleceğini bile bile suç işlemeye devam etmiştir. Yani cezaları ne kadar ağırlaştırırsanız ağırlaştırın, kanaatimce bu çözüm olmayacaktır. Ceza hukukunun tarihi bunun kanıtıdır.
Yapılması gereken, ceza hukukunda toplumsal savunma anlayışı benimsenerek; suç işlemesi muhtemel çocukları öncelikle idari tedbirler yoluyla suç yolundan uzak tutmaya çalışmak ve suç işleyebilecekleri çevreden-erişebilecekleri suç aletlerinden bu tür tedbirler yoluyla uzaklaştırmaktır. Suç işlemiş çocuklar için de bunların tekerrürden uzak tutulması için yüksek cezalara değil, olabildiğince hafifletilmiş bir cezadan sonra işleyecek veya doğrudan hükmedilecek belirsiz süreli güvenlik tedbirlerine öncelik verilmesi gerektiğini düşünüyorum.
-----------
[1] https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/37b9adf5-a098-49ab-9ba2-62d9c6c12925.htm
[2] Alp Öztekin, Toplumsal Savunma Felsefesi, Seçkin, Ankara, 2025, s. 43-44-58-59-330-331 vd.
[3] Öztekin, s. 335-336
[4] Öztekin, s. 120-121-122 vd.
[5] Öztekin, s. 211-243-244 vd.
[6] 15-18 yaş arası olup da kusuru bulunmayan çocuklara, TCK’daki güvenlik tedbirleri uygulanır. (sağır ve dilsizlere yönelik düzen farklıdır)
[7] Mahmut Koca, İlhan Üzülmez, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin, Ankara, 2025, s. 224-225-226
Next