Ceza muhakemesinde savunma hakkından, silahların eşitliğinden ve müdafinin yargılamanın kurucu süjelerinden biri olduğundan sıkça söz ederiz. Kanunlarımızda bu kavramların karşılığını bulmak da mümkündür. Ne var ki soruşturma evresinin pratiğine girildiğinde, kâğıt üzerindeki bu eşitliğin çoğu zaman ciddi biçimde aşındığı görülür.
Soruşturma makamı dosyanın nasıl başladığını, hangi ihbarın yapıldığını, kimlerin ne söylediğini, hangi teknik verilerin toplandığını, hangi delilin hangi şüpheyi doğurduğunu bilir. Kolluk kimi zaman haftalarca, savcılık ise soruşturmanın başından itibaren dosya üzerinde çalışır. Buna karşılık müdafi çoğu zaman bütün bu sürecin son birkaç saatinde dosyaya dâhil olur.
Önünde bir şüpheli vardır ve kısa süre sonra ifadesi alınacaktır. Müdafiden, henüz bütünüyle bilmediği bir dosyada, müvekkilinin geleceğini doğrudan etkileyebilecek kararlar vermesi beklenir. Konuşacak mı, susacak mı, hangi hususu açıklayacak, hangi soruya cevap vermeyecek, hangi delilin toplanmasını isteyecek? Bütün bunlar birkaç saat, bazen birkaç dakika içinde kararlaştırılmak zorundadır. Soruşturma evresindeki temel eşitsizlik de tam burada başlar.
NEYLE SUÇLANDIĞINI BİLMEK
CMK m.147’ye göre şüpheliye kendisine yüklenen suç anlatılmalı, müdafi yardımından yararlanma hakkı bildirilmeli, susma hakkı hatırlatılmalı ve lehine delillerin toplanmasını isteyebileceği belirtilmelidir. Kural açık olmakla birlikte, uygulamada “yüklenen suçun anlatılması” ile yalnızca suçun adının söylenmesi zaman zaman birbirine karıştırılmaktadır.
“Dolandırıcılık suçundan ifadeniz alınacak”, “kişisel verilerle ilgili bir soruşturma var” veya “örgüt kapsamında işlem yapılıyor” denilmesi, çoğu durumda isnadın gerçekten anlatıldığı anlamına gelmez. Şüphelinin bilmesi gereken yalnızca Türk Ceza Kanunu’ndaki suç başlığı değildir. Hangi fiilin, hangi tarihte, nerede, kime karşı işlendiğinin iddia edildiğini ve en azından isnadın maddi çerçevesini bilmesi gerekir. Aksi hâlde kişiden savunma değil, tahmin yürütmesi istenir.
Daha da sorunlu olanı, soruşturmanın gerçek ağırlık merkezi başka bir suç veya maddi vakıa olduğu hâlde, şüpheliye daha dar, daha hafif yahut farklı bir suç anlatısı üzerinden soru sorulmasıdır. Elbette savcılığın hukuki nitelendirmesi soruşturmanın gelişimine göre değişebilir. Fakat hukuki nitelendirmenin süreç içinde değişmesi ile mevcut isnadın şüpheliden saklanması aynı şey değildir.
Savunma stratejisi isnadın niteliğine göre şekillenir. Şüphelinin konuşması mı, susması mı gerektiği; hangi belgeyi sunacağı; hangi hususu açıklayacağı ancak neyle karşı karşıya bulunduğu bilindiğinde sağlıklı biçimde değerlendirilebilir. İsnadı bilmeden savunma hazırlanamaz; yalnızca refleks gösterilir.
EPİSTEMİK ASİMETRİ
Bu durumu “epistemik asimetri” kavramıyla açıklamanın yararlı olduğunu düşünüyorum. Basitçe söylemek gerekirse epistemik asimetri, taraflardan birinin diğerinden çok daha fazla bilgiye sahip olmasıdır. Ceza soruşturmasında böyle bir farklılığın belirli ölçüde bulunması doğaldır; soruşturmayı devlet yürütmekte ve bilgiyi ilk toplayan da odur.
Sorun, bu doğal bilgi farkının savunmayı sistematik olarak zayıflatan bir üstünlüğe dönüşmesidir. Müdafi dosyanın tamamına erişemez, bazı belgeler kendisine gösterilmez, birtakım evrakın henüz sisteme yüklenmediği söylenir ya da kısıtlama kararı bulunmasa bile fiilî bir erişim engeliyle karşılaşır. Sonuçta soruşturma makamı dosyanın bütününü görürken savunma, kendisine gösterilen birkaç parça üzerinden pozisyon almaya zorlanır.
Buradaki mesele yalnız bilgi eksikliği değildir. Asıl mesele, eksik bilgiyle geri dönüşü zor bir savunma kararı verilmesinin istenmesidir. İddia makamı bildikleri üzerinden soru sorar; şüpheli ise çoğu zaman bilmedikleri hakkında cevap vermek zorunda bırakılır.
Bu noktada dosya inceleme hakkının kâğıt üzerinde var olması da tek başına yeterli değildir. Müdafi hangi belgelerin mevcut olduğunu dahi bilmiyorsa, kendisine gösterilen kısmın bütünün ne kadarını temsil ettiğini değerlendiremez. Kısmi görünürlük bazı hâllerde tam gizlilikten daha yanıltıcıdır. Çünkü savunma, gördüğü birkaç belgeyi dosyanın bütünü sanarak strateji kurabilir.
SAVUNMANIN ERKEN KİLİTLENMESİ
İlk ifade ceza soruşturmasının en kritik anlarından biridir. Şüpheli çoğu zaman suçlamayla ilk kez kollukta karşılaşır; müdafi müvekkilini yeni tanımaktadır ve dosyanın tüm ayrıntılarına hâkim değildir. Buna rağmen o anda verilen ifade, aylar ve hatta yıllar sonra dahi şüphelinin karşısına çıkabilir.
Daha sonra yeni bir delil ortaya çıktığında veya dosyanın başta bilinmeyen bir yönü öğrenildiğinde, şüpheli açıklamasını değiştirmek zorunda kalabilir. Bu durumda “savunmasını değiştirdiği”, “çelişkili beyanda bulunduğu” ya da “sonradan savunma geliştirdiği” söylenir. Oysa önce şu sorunun sorulması gerekir: İlk ifade verildiğinde şüpheli ve müdafi ne biliyordu?
İddia makamı soruşturma boyunca kendi teorisini değiştirebilir, yeni deliller toplayabilir, bazı şüphelerinden vazgeçebilir ve soruşturmanın yönünü tamamen başka bir yere çevirebilir. Buna karşılık savunmanın, henüz dosyayı tam olarak görmeden söylediği ilk sözlerin değişmez bir referans noktası hâline getirilmesi hakkaniyetli değildir.
Devlet kendi soruşturma teorisini geliştirme imkânına sahipken, savunmanın daha başlangıçta kendi anlatısına bağlanması beklenmemelidir. Buna “savunmanın erken kilitlenmesi” denilebilir.
HAKLARIN TÖRENSELLEŞTİRİLMESİ
Bir başka sorun, şüphelinin haklarının yalnız şeklen bildirilmesidir. Susma hakkı vardır, müdafi yardımından yararlanabilir, kendisini suçlayıcı beyanda bulunmaya zorlanamaz ve lehine delil toplanmasını isteyebilir. Bunların tutanağın başında yazılı olması elbette önemlidir; ancak tek başına yeterli değildir.
Şüpheli susma hakkını kullanırsa bunun aleyhine sonuç doğuracağını düşünüyor, avukat istemenin kendisini suçlu göstereceğine inanıyor veya “doğrusunu anlatırsan hemen gidersin” şeklinde bir psikolojik ortam içinde konuşuyorsa, hak bildirimi yalnızca bir usul ritüeline dönüşür. Hakların varlığı kadar, kişinin o hakkın anlamını bilmesi ve onu özgürce kullanabilmesi de önemlidir.
Bu nedenle “hakları bildirmek” ile “hakları öğretmek” arasında önemli bir fark vardır. Şüpheliye birkaç madde okunması, onun o hakların sonuçlarını gerçekten kavradığı anlamına gelmez. Müdafi yardımından yararlanma hakkı da aynı şekilde yalnızca avukatın ifade odasında bulunmasına indirgenemez. Müdafinin gerçek ve etkili bir hukuki yardım sunabilmesi gerekir.
“MÜLAKAT” ADI ALTINDA İFADE ALMA
Özellikle üzerinde durulması gereken bir başka uygulama, resmî ifade öncesinde yapılan “mülakat”, “ön görüşme” veya “bilgi alma” şeklindeki görüşmelerdir. İşlemin hangi adla anıldığı değil, gerçekte ne işe yaradığı önemlidir.
Şüpheliye suçla ilgili sorular soruluyor, olay hakkında açıklama yapması isteniyor, ikrara yönlendiriliyor veya verdiği bilgilerden hareketle yeni delillere ulaşılıyorsa, burada maddi anlamda bir sorgulama faaliyeti vardır. Kişi bir eşyanın yerini söyleyebilir, başka bir kişinin adını verebilir, bir telefonun veya dijital materyalin nerede olduğunu açıklayabilir. Kolluk bu bilgilerden hareketle yeni delillere ulaştıktan sonra şüphelinin resmî ifadesini almaya geçebilir.
Böyle bir durumda son ifade tutanağı son derece düzgün görünebilir. Haklar okunmuş, müdafi hazır bulunmuş ve tutanak usulüne uygun biçimde imzalanmış olabilir. Fakat soruşturmanın en önemli delilleri bundan önce, “mülakat” denilen gri alanda üretilmişse, sonradan yapılan usule uygun ifade önceki yöntemi kendiliğinden hukuka uygun hâle getirmez.
Ceza muhakemesinde ölçüt işlemin adı değil, işlevi olmalıdır. Devlet, ifade alma işlemini başka bir isim altında yürüterek ifade alma güvencelerinin dışına çıkamaz. Şüphelinin hakları, bilgisayarda “ifade tutanağı” açıldığı anda değil, devletin ondan suçla ilgili bilgi almaya başladığı anda işlerlik kazanmalıdır.
ZAMANSAL ASİMETRİ
Bilgiye erişim tek başına yeterli değildir. O bilgiyi değerlendirecek zamana da ihtiyaç vardır. Soruşturma makamı bir dosya üzerinde haftalarca çalışmış olabilir; teknik incelemeler yapılmış, kişiler dinlenmiş, HTS kayıtları değerlendirilmiş, dijital materyaller üzerinde çalışma yapılmış olabilir.
Müdafi ise birkaç saat içinde göreve çağrılır. Müvekkiliyle görüşür, dosyaya ulaşmaya çalışır, isnadı anlamaya çalışır, belgeleri okur, hangi delilin ne anlama geldiğini çözmeye uğraşır ve sonunda şu temel soruya cevap vermek zorunda kalır: Şüpheli konuşmalı mı, susmalı mı?
Bu yalnız epistemik değil, aynı zamanda zamansal bir asimetridir. İddia makamının bilgiyi toplamak ve değerlendirmek için sahip olduğu süreyle savunmanın aynı bilgiyi anlamlandırmak için sahip olduğu süre arasında büyük bir fark vardır. Müdafiye yüzlerce sayfalık dosyayı gösterip birkaç dakika sonra ifadeye geçmek, şeklen dosya inceleme hakkı tanımak olabilir; ancak bunun etkili bir savunma imkânı sağladığını söylemek güçtür.
Savunma hakkı yalnız bilgiye erişme hakkı değildir. O bilgi üzerinde düşünme, onu müvekkilin anlatımıyla karşılaştırma ve sonuçlarını tartma hakkıdır. Savunmanın zamanı daraltıldıkça, müdafinin varlığı da giderek biçimsel bir güvenceye dönüşür.
GÖZALTI: KORUMA TEDBİRİ Mİ, BASKI ARACI MI?
Soruşturma evresindeki bir başka önemli sorun, gözaltı süresinin amacı dışında uzatılmasıdır. Gözaltı bir koruma tedbiridir; amacı şüpheliyi cezalandırmak, direncini kırmak veya ifade vermeye daha elverişli hâle getirmek değildir. Buna rağmen gerekli işlemler daha kısa sürede tamamlanabilecek nitelikteyken kişinin uzun süre nezarethanede tutulması, savunma hakkı bakımından ayrıca değerlendirilmelidir.
Burada yalnızca kanuni azami sürenin aşılması meselesinden söz etmiyorum. Bir gözaltı işlemi azami yasal süre içinde kalabilir; fakat yine de somut soruşturmanın ihtiyaçları bakımından gereğinden uzun sürmüş olabilir. Asıl ölçüt, kişinin hangi işlem için ve neden hâlâ özgürlüğünden yoksun tutulduğudur.
Uzayan gözaltı, şüpheli üzerinde ciddi bir psikolojik ve fiziksel baskı yaratır. Uykusuzluk, belirsizlik, aile ve iş hayatından kopma, nezarethane koşulları ve sürekli “ne zaman çıkacağım?” kaygısı, kişinin karar verme kapasitesini etkileyebilir. Bu şartlar altında şüphelinin “bir an önce bitsin” düşüncesiyle konuşmaya veya normal koşullarda vermeyeceği bir ifadeyi vermeye yönelmesi ihtimal dışı değildir.
Bu nedenle özgürlükten yoksun bırakma, doğrudan veya dolaylı biçimde ifade alma tekniğine dönüşmemelidir. Gözaltı, soruşturmanın ihtiyacı kadar sürmelidir; şüphelinin direncini kıracak kadar değil.
DOSYA MÜDAFİDEN GİZLİ, SUÇLAMA KAMUOYUNA AÇIK
Bütün bunların belki de en çarpıcı tarafı, soruşturmanın basına yansıyan kısmında görülmektedir. Müdafi dosyaya ulaşamazken soruşturmanın ayrıntıları kamuoyuna aktarılabilmektedir. Böylece dosya savunma bakımından gizliyken, suçlayıcı anlatı bakımından son derece görünür hâle gelebilmektedir.
Buna yakın tarihte basına yansıyan pek çok soruşturmayı örnek verebiliriz. Örneğin Aydo Yazılım hakkında 16 Eylül 2026 tarihinde yapılan operasyon bunun yakın tarihli örneklerinden biridir. Bu soruşturmayla ilgili haberlere Google’da bir “ Aydo haber” anahtar sözcükleriyle arama yaparak ulşaşmak mümkün.Operasyonun daha ilk saatlerinde yalnızca gözaltı bilgisi değil, soruşturmanın ileri sürdüğü teknik altyapıya, kullanılan yazılımlara, veri tabanlarının niteliğine ve sistemin nasıl çalıştığına ilişkin ayrıntılı iddialar kamuoyuna yansımıştır. Bazı haberlerde olay daha soruşturmanın başlangıç aşamasında “siber casusluk”, “yasa dışı veri sorgulama” gibi ağır ve çarpıcı kavramlarla sunulmuştur.
Burada Aydo Yazılım hakkındaki suçlamaların doğru veya yanlış olduğunu tartışmıyorum. Zaten soruşturma devam ederken yapılmaması gereken de budur. Dikkat çekmek istediğim nokta başka: Savunmanın dosyanın tümüne erişemediği, dijital materyallerin henüz bütünüyle incelenmediği ve suçlamaların yargısal denetimden geçmediği bir aşamada kamuoyu, oldukça ayrıntılı ve tek yönlü bir suç anlatısıyla karşı karşıya kalabilmektedir.
Tam da bu nedenle şu soru önemlidir: Dosya müdafi bakımından gizliyse, kamuoyu bu kadar ayrıntılı bilgiyi nasıl öğrenmektedir? Elbette somut olayda bilgiyi kimin, hangi amaçla ve hangi yöntemle basına aktardığı ayrıca kanıtlanması gereken bir husustur. Bu konuda somut delil olmadan kesin bir isnatta bulunmak doğru olmaz. Fakat yapısal sorun bundan bağımsızdır. Soruşturmanın suçlayıcı kısmı kamuoyuna hızla aktarılırken savunma henüz kendi anlatısını kuracak bilgiye bile sahip olmayabilir.
Aydo Yazılım örneği, burada suçlamanın doğruluğunu tartışmak için değil; soruşturmanın ilk aşamasında suçlayıcı anlatının savunmadan önce kamusal alana çıkabilmesini göstermek için kullanılmaktadır. Buna “kamusal anlatı asimetrisi” denilebilir.
İTİBARİ CEZALANDIRMA
Soruşturmanın basına erken ve abartılı biçimde yansıması, yalnızca masumiyet karinesi bakımından sorun yaratmaz. Aynı zamanda kişinin veya şirketin itibarı üzerinde de doğrudan sonuç doğurur. Şüpheli henüz mahkûm değildir, hatta hakkında iddianame dahi düzenlenmemiş olabilir. Buna rağmen adı internette dolaşmaya başlamış, şirketi, mesleği, ticari ilişkileri ve sosyal çevresi suçlamanın sonuçlarını yaşamaya başlamıştır.
Ceza hukukunun hükmü daha sonra verilir; fakat toplumsal hüküm çoğu zaman soruşturmanın ilk sabahında kurulmuş olur. Bu nedenle modern ceza soruşturmalarında bir de itibari cezalandırma olgusuyla karşı karşıyayız.
Zaman burada da eşit işlemez. Gözaltı ve operasyon haberleri manşetten verilir; takipsizlik veya beraat haberi çoğu zaman aynı görünürlüğe ulaşmaz. Operasyon görüntüsü yıllarca internette kalırken, beraat kararını kamuoyunun önemli bir kısmı hiçbir zaman öğrenmeyebilir. Kişi hukuken beraat etmiş olsa bile dijital hafızada “operasyon yapılan kişi” olarak kalabilir. Bu bakımdan soruşturmanın ilk günü verilen itibar zararı, bazen sonradan verilecek beraat kararının telafi edemeyeceği kadar ağır olabilir.
SAVUNMAYI KUŞATAN ASİMETRİLER
Soruşturma evresindeki savunma sorununu artık yalnızca “dosyaya erişim hakkı” çerçevesinde tartışmanın yeterli olmadığını düşünüyorum. Daha geniş bir çerçeveye ihtiyacımız var.
Birincisi epistemik asimetri vardır. Soruşturma makamı bilir, savunma bilmez veya daha az bilir.
İkincisi zamansal asimetri vardır. Soruşturma makamı haftalarca değerlendirdiği dosya hakkında savunmadan birkaç saat içinde stratejik karar vermesini bekler.
Üçüncüsü özgürlük asimetrisi vardır. Devlet şüphelinin zamanını, mekânını ve hareket özgürlüğünü kontrol ederken savunma bu koşullar altında karar vermeye çalışır.
Dördüncüsü kamusal anlatı asimetrisi vardır. Soruşturmanın suçlayıcı anlatısı kamuoyuna hızla ulaşırken savunma henüz dosyanın tamamına erişememiş olabilir.
Bunlara bir de ilk ifadenin ileride şüphelinin karşısına çıkarılması eklendiğinde tablo tamamlanır. Savunma eksik bilgiyle, yetersiz zamanda, özgürlükten yoksun bırakılmanın yarattığı baskı altında ve çoğu zaman ağır bir kamusal atmosfer içinde daha başlangıçta pozisyon almaya zorlanır. Daha sonra ise bu ilk pozisyon “özgürce yapılmış savunma” olarak değerlendirilir. Kanaatimce asıl sorun budur.
MÜDAFİİN ORADA OLMASI YETMEZ
Ceza muhakemesi savunma hakkını yalnızca müdafinin ifade odasında bulunmasına indirgerse, geriye şekli bir güvence kalır. Müdafi orada olabilir; fakat dosyayı bilmiyorsa neyi savunacaktır? Müvekkiliyle yeterince görüşememişse hangi stratejiyi belirleyecektir? İsnadın maddi çerçevesi açıklanmamışsa hangi konuda susmasını önerecektir? Şüpheli resmî ifade öncesinde “mülakat” adı altında saatlerce konuşturulmuşsa, müdafinin sonradan ifade odasına girmesinin gerçek etkisi ne olacaktır?
Aynı şekilde, gözaltı süreci gereğinden uzun tutulmuş, şüpheli fiziksel ve psikolojik olarak yıpranmış, dosyanın suçlayıcı kısmı da kamuoyuna çoktan anlatılmışsa müdafi yalnız hukuki savunma yapmakla kalmaz; bir yandan müvekkilinin sağlıklı karar verebilmesini sağlamaya, bir yandan da itibarını korumaya çalışır. Bunlar avukatların mesleki konforuyla ilgili sorunlar değildir. Doğrudan adil yargılanma hakkının ve savunmanın etkinliğinin konusudur.
Savunma hakkı avukata tanınan bir ayrıcalık değildir. Şüphelinin devlet karşısındaki temel güvencelerinden biridir. Bu nedenle müdafinin bilgiye ulaşması, müvekkiliyle serbestçe görüşebilmesi, dosyayı inceleyebilmesi ve elde ettiği bilgiyi değerlendirmek için makul zamana sahip olması ceza muhakemesinin lüksü değil, meşruiyet şartıdır.
Sonuç olarak sorulması gereken yalnızca “Avukat dosyayı görebildi mi?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Şüpheli, devlet karşısında gerçekten savunma yapabilecek bilgiye, zamana, fiziksel ve zihinsel koşullara ve özgür karar verme imkânına sahip miydi? Çünkü savunma hakkı yalnız konuşma hakkı değildir. Doğru ve yeterli bilgiye ulaşarak düşünme, susma, konuşma ve strateji belirleme hakkıdır.
Eğer isnat muğlaklaştırılıyor, dosya saklanıyor, haklar yalnızca okunuyor, “mülakat” adı altında şüpheli konuşturuluyor, müdafiye dosyayı anlaması için yeterli zaman tanınmıyor, gözaltı soruşturmanın gerçek ihtiyacını aşacak biçimde uzatılıyor ve bütün bunlar olurken suçlayıcı anlatı kamuoyuna servis ediliyorsa, orada biçimsel olarak bir savunma bulunabilir; fakat etkili savunmadan söz etmek giderek zorlaşır.
Müdafinin ifade odasında bulunması, tek başına adil bir soruşturma yaratmaz.
Bazen avukat içeridedir. Ama savunma hâlâ dışarıdadır.
Next