REJİMİN AYNASI OLARAK DOLANDIRICILIK VAKALARI
Dolandırıcının değişen üniforması, değişmeyen otorite
Dolandırıcılık vakaları genellikle mağdur üzerinden anlatılır. Haberi okur, alınan para miktarına şaşırır, sonra da hemen aynı soruyu sorarız: “İnsan buna nasıl inanır?” Mağdur profesör, doktor, avukat, yüksek rütbeli asker yahut yıllarca devlet görevinde bulunmuş biri ise şaşkınlığımız daha da artar. Eğitimli, tecrübeli, hayatın içinden geçmiş bir insanın telefondaki birkaç cümleyle nasıl olup da yüz binlerce, bazen milyonlarca lirasını tanımadığı birine teslim ettiğini anlamakta güçlük çekeriz.
Belki de soruyu biraz tersinden sormak gerekir. Elbette mağdurun neden kandığı önemlidir; fakat en az bunun kadar önemli başka bir soru daha vardır: Dolandırıcı neden kendisini polis, savcı, hâkim, MİT mensubu ya da general olarak tanıtır? Neden başka bir meslek değil de özellikle bunlar?
Çünkü dolandırıcı rastgele kimlik seçmez. Başarılı olmak istiyorsa karşısındaki insanın yalnız kişisel zaaflarını değil, içinde yaşadığı toplumun güç ilişkilerini de doğru okumak zorundadır. Hangi unvanın kapı açtığını, hangi makamın adının insanda korku yarattığını, hangisinin sorgulanmadan ciddiye alındığını bilir. Bir bakıma dolandırıcının seçtiği sahte kimlik, toplumdaki gerçek veya algılanan otoritenin izini taşır.
Bu nedenle dolandırıcılık vakaları bazen ceza hukukundan fazlasını anlatır. İşin içinde biraz sosyoloji, biraz siyaset, biraz da devlet-yurttaş ilişkisi vardır. Hatta kimi vakalarda dolandırıcının kullandığı kimlik, dönemin resmî kurum şemasından daha sahici bir güç haritası çıkarır önümüze.
BİR BAŞBAKAN NASIL DOLANDIRILIR?
1990’ların ortasına gidelim. Türkiye henüz 28 Şubat’ı yaşamamıştı. Fakat askerin siyaset üzerindeki ağırlığı kimse için bilinmeyen bir gerçek değildi. Genelkurmay Başkanı’nın, kuvvet komutanlarının, hatta kimi emekli orgenerallerin sözleri yalnız askerî çevrelerde değil, siyasetin içinde de yakından takip edilirdi. Askerin siyasete ne ölçüde müdahil olduğu tartışılırdı ama müdahil olabileceği pek tartışılmazdı.
Selçuk Parsadan tam da böyle bir Türkiye’nin dolandırıcısıydı. 1995 seçimleri öncesinde dönemin Başbakanı Tansu Çiller’i telefonla aradı ve kendisini emekli Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Necdet Öztorun olarak tanıttı. Anlattığı hikâye de dönemin ruhuna son derece uygundu. Güya arkasında emekli ve muvazzaf subaylar ile astsubaylardan oluşan bir çevre vardı. Bu çevre seçimlerde DYP lehine çalışacak, ANAP’a gitmesi muhtemel önemli miktarda oyu yönlendirecekti. Bunun için de para gerekiyordu.
Olayın sonunda Başbakanlık örtülü ödeneğinden toplam 5,5 milyar lira çıktı. Mesele daha sonra yargıya taşındı. Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesinin kararında Parsadan’ın kendisini emekli Kara Kuvvetleri Komutanı olarak tanıttığı ve seçimlerde 30–35 bin oyu DYP’ye yönlendirebileceğini söylediği açıkça yer aldı. Hüküm Yargıtay denetiminden de geçti.
Yıllarca bu olay daha çok “örtülü ödenek skandalı” olarak konuşuldu. Haklı olarak. Fakat bana göre olayın en az para kadar önemli başka bir yönü daha vardı: Parsadan, Başbakanı dolandırabilmek için neden general olmak zorundaydı?
Çünkü anlattığı hikâyenin inandırıcı olabilmesi için önce bir eski Kara Kuvvetleri Komutanının arkasında siyasal sonuç doğurabilecek bir subay ve astsubay çevresinin bulunabileceğine inanılması gerekiyordu. Bir başka ifadeyle, bir generalin seçim üzerinde etkili olabileceği fikri, dönemin siyasal ikliminde bütünüyle saçma görünmemeliydi. Parsadan bu zemini yaratmadı. O zemin zaten vardı; o yalnızca mevcut güç algısını okuyup kullandı. Dolandırıcı, deyim yerindeyse, devrin ruhunu doğru teşhis etmişti.
DOLANDIRICI BİRAZ DA SOSYOLOGDUR
Dolandırıcının mutlaka iyi eğitimli olması gerekmez. Ama başarılı bir dolandırıcı insan davranışını iyi gözlemler. Kimin neden korktuğunu, neye inanmaya hazır olduğunu, hangi makamın karşısında sesinin kısıldığını sezmek zorundadır.
Sülün Osman’ın hikâyelerinde başka bir Türkiye vardır. Galata Köprüsü’nü ya da şehir hatları vapurunu satmaya kalkarken insanların kolay kazanç arzusunu sömürür. Modern telefon dolandırıcısının temel hammaddesi ise çoğu zaman açgözlülük değildir; korkudur. Bu korku da çıplak biçimde ortaya çıkmaz. Devlet otoritesinin diliyle paketlenir.
2000’li yılların ikinci yarısından itibaren cep telefonunun yaygınlaşmasıyla birlikte yeni bir dolandırıcılık türü hızla büyüdü. Kendilerini polis, savcı veya başka bir kamu görevlisi olarak tanıtan kişiler önce kontör, sonra para, altın ve döviz istemeye başladılar. Zamanla iş bireysel olmaktan çıktı; çağrı merkezi gibi çalışan, kurye kullanan, sahte kimlik düzenleyen, mağduru saatlerce hatta günlerce telefonda tutan örgütlü yapılara dönüştü.
Teknoloji yöntemi değiştirdi. Fakat dolandırıcının neden özellikle “savcı” veya “polis” olduğunu teknoloji açıklamaz. Orada başka bir şey vardır: yurttaşın devletle kurduğu ilişkinin psikolojisi.
“ADINIZ TERÖR SORUŞTURMASINA KARIŞTI”
Prof. Dr. Canan Karatay’ın 2013 yılında yaşadığı olay bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Kendisini polis ve savcı olarak tanıtan kişiler, kimlik ve banka bilgilerinin PKK mensupları tarafından kullanıldığını, gizli bir operasyon yürütüldüğünü söylediler. Karatay çeşitli aşamalarda para teslim etti ve ancak gerçek polisler devreye girdiğinde dolandırıldığını anladı.
Olay kamuoyuna yansıdığında yine aynı tepki verildi: “Bir profesör buna nasıl inanır?” Fakat dolandırıcı, Karatay’ın tıp bilgisini sınamıyordu. Akademik bir tartışmaya da girmiyordu. Hedef aldığı şey başka bir alandı: otorite karşısındaki davranış biçimi.
Telefonun diğer ucundaki kişi polis olduğunu söylüyor; ardından savcı devreye giriyor. Adınız bir terör örgütüyle birlikte anılıyor. Operasyonun gizli olduğu, telefonu kapatmamanız ve kimseye bilgi vermemeniz söyleniyor. Üstelik bütün bunlar kısa bir zaman dilimi içinde ve sürekli bir baskı altında gerçekleşiyor. İnsan normal hayatında son derece temkinli olabilir. Fakat korku, zaman baskısı ve devlet otoritesi aynı anda devreye girdiğinde muhakeme düzeni bozulabiliyor. Dolandırıcı da tam buraya çalışıyor.
Bu nedenle meseleyi zekâ veya eğitim düzeyiyle açıklamak kolay ama yetersizdir. Otoriteye itaat refleksi, diplomanın bittiği yerde başlamaz; çoğu zaman onunla birlikte yaşamaya devam eder.
GENERAL BİLE TELEFONU KAPATAMIYOR
2018 yılında eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Hurşit Tolon’un başına gelenler bu açıdan daha da öğreticidir. Kendilerini polis, hâkim ve savcı olarak tanıtan kişiler, Tolon’a FETÖ mensuplarının evindeki internet hattını kullandıklarını ve banka hesabındaki parayı yurt dışına aktarmaya çalıştıklarını söylediler. Tolon da para teslim etti.
Mahkemedeki anlatımında verdiği bir ayrıntı özellikle önemlidir. Telefondaki kişi sürekli konuşuyor, telefonu kapatmasına fırsat vermiyordu. Zaman zaman üçüncü bir kişiye “savcım” diye hitap ediyor, böylece gerçek bir soruşturma yürütüldüğü izlenimini güçlendiriyordu. Yıllarca devletin en yüksek askerî kademelerinde görev yapmış, 1. Ordu Komutanlığına kadar yükselmiş bir kişi bile aynı psikolojik mekanizmanın içine çekilebiliyorsa meseleyi “saflık” kelimesiyle açıklamanın pek anlamı kalmıyor.
Tarih burada küçük bir ironi de yaratıyor. 1995’te Başbakanı dolandırmak için dolandırıcının general olması gerekiyordu. Yaklaşık yirmi yıl sonra gerçek bir generalin dolandırılması için telefondaki kişinin polis, savcı veya hâkim olduğunu söylemesi yeterli olabiliyordu. İki olay arasındaki fark üzerinde durmaya değer.
DOLANDIRICININ ÜNİFORMASI
Buradan kolaycı bir sonuca varmak istemem. “Eski Türkiye’de dolandırıcılar asker olurdu, yeni Türkiye’de polis ve savcı oluyor” biçiminde kesin bir ayrım tarihsel olarak doğru değildir. Geçmişte polis ve savcı kimliğiyle yapılan dolandırıcılıklar bulunduğu gibi bugün de asker veya başka bir kamu görevlisi kimliği kullanılabiliyor. Burada söz konusu olan mutlak bir kopuş değil, ağırlık merkezindeki değişimdir.
Askerî vesayetin güçlü olduğu dönemde general figürü yalnız bir askerî makamı ifade etmiyordu. Aynı zamanda siyasal nüfuz, devlet içinde ayrıcalıklı erişim ve gerektiğinde siyaset üzerinde baskı kurabilme kudretiyle ilişkilendiriliyordu. Bugün ise dolandırıcılık hikâyelerinde başka bir dil daha görünür durumda: polis, savcı, hâkim ve giderek MİT. Bunların etrafında da sürekli aynı kelimeler dolaşıyor: terör, örgüt, FETÖ, gizli soruşturma, operasyon.
Eski modelde dolandırıcı, “arkamda askerler var, seçim sonucunu etkileyebilirim” diyordu. Yeni modelde ise çoğu kez “hakkınızda soruşturma var” diyor. Bu fark küçümsenecek bir fark değildir. Birinde otorite siyasal nüfuz üzerinden kurulurken, diğerinde doğrudan kişinin özgürlüğüne, malvarlığına ve güvenliğine müdahale edebilecek bir devlet kudreti taklit ediliyor.
MİTÇİLİK NEDEN İŞE YARIYOR?
Son yıllarda sahte MİT mensubu vakalarının daha sık görünmesi de bu açıdan dikkat çekici. Burada iki ayrı model var. İlkinde MİT korku kaynağıdır: “gizli operasyon”, “terör soruşturması”, “kimseye söylemeyin” gibi ifadelerle mağdur izole edilir.
İkinci model daha farklıdır. Kendini MİT mensubu olarak tanıtan kişi artık yalnızca korkutmuyor; aynı zamanda devlet içinde her kapıyı açabilecek bir nüfuz sahibi görüntüsü veriyor. Bakanı tanıdığını, savcıyla konuşabileceğini, kamu kurumlarındaki bir işi çözebileceğini, ihaleye müdahale edebileceğini veya birini devlet kurumuna yerleştirebileceğini ileri sürüyor.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 2021 yılında kamuoyuna yansıyan bir soruşturmasında, kendilerini MİT ve Emniyet görevlisi gibi gösteren kişilerin korumalarla dolaştıkları, bürokrat görüntüsü verdikleri, savunma sanayii ve kamu ihalelerinde nüfuz sahibi oldukları izlenimi yarattıkları belirtiliyordu. 2026 yılında İstanbul ve Ankara’da yürütülen başka bir soruşturmada da şüphelilerin kendilerini MİT görevlisi olarak tanıttıkları; bakanlar, bakan yardımcıları ve adli makamlarla ilişkileri bulunduğu izlenimini vererek insanların adli sorunlarını çözme vaadiyle menfaat sağladıkları iddia edildi.
Bu tür olaylarda sahte MİT kimliği iki ayrı kudreti aynı bünyede topluyor: korkutabilme ve iş gördürebilme. Biri devletin sert yüzü, diğeri ayrıcalık dağıtan yüzü.
VESAYET ORTADAN KALKTI MI, YOKSA EL Mİ DEĞİŞTİRDİ?
Türkiye’de son yirmi yılın temel siyasal anlatılarından biri askerî vesayetin tasfiyesidir. Bunun tarihsel karşılığı vardır. 1990’ların Türkiye’siyle bugünün Türkiye’sinde Genelkurmayın siyaset üzerindeki ağırlığı aynı değildir.
Fakat vesayet meselesini yalnızca hangi kurumun siyasete ne ölçüde müdahale ettiği üzerinden değerlendirmek eksik kalabilir. Bir de vesayetin kültürel ve psikolojik tarafı vardır. Yurttaş devlet karşısında kendisini nerede görüyor? Bir kamu görevlisine “Bu talebinizin hukuki dayanağı nedir?” diye sorabiliyor mu? “Devlet istiyor” denildiğinde hemen itaat mı ediyor, yoksa “hangi makam, hangi yetki, hangi karar?” diye sorguluyor mu? Bir savcı, polis veya istihbarat görevlisinin de kanunla sınırlı yetkilere sahip olduğunu gerçekten içselleştirmiş mi?
Bence asıl mesele biraz da burada düğümleniyor. Askerî vesayetin gerilemiş olması, otorite karşısında sorgusuz itaat kültürünün kendiliğinden ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aktörler değişebilir, kurumlar değişebilir, kullanılan dil değişebilir. Fakat yurttaşın devlet karşısındaki psikolojik konumu aynı kalıyorsa, dolandırıcının kullanabileceği yeni bir üniforma mutlaka bulunur.
Bir dönemde o üniforma general üniformasıdır. Başka bir dönemde polis rozeti, savcı unvanı veya MİT kimliği olabilir. Vesayet bazen kurum değiştirir; otoriteye duyulan alışkanlık ise daha yavaş değişir.
OTORİTERLİĞİN GÜNDELİK HAYATI
Otoriterliği yalnız anayasa metinlerinde, devlet başkanının yetkilerinde veya parlamentonun güçsüzlüğünde aramak eksik olabilir. Rejimin gündelik hayata yansıyan tarafları da vardır. Bir yurttaş polis aradığında neden sesini değiştirir? Savcı kelimesi geçtiğinde neden soru sormaktan vazgeçer? MİT denildiğinde neden telefon kapatılamaz hâle gelir? “Terör soruşturması” sözü neden yılların profesörünü, doktorunu veya generalini birkaç dakika içinde savunmasız bırakabilir?
Bunlar küçümsenecek sorular değildir. Hukuk devleti yalnız devlet organlarının kanuna bağlı olması değildir; yurttaşın da devlet karşısında hak sahibi bir özne olduğunu bilmesi gerekir. Kamu görevlisinin mutlak otorite olmadığını, yetkisinin kanundan doğduğunu ve yine kanunla sınırlı olduğunu içselleştirmesi gerekir.
Bir savcı telefonda para istemez. Bir polis “altınlarını getir” diyemez. Bir MİT görevlisinin “operasyon gizli, bütün paranı teslim et” şeklindeki talimatına uyma yükümlülüğü yoktur. Bunlar yalnız dolandırıcılıktan korunma bilgisi değildir; aynı zamanda demokratik yurttaşlık bilgisidir.
REJİMİN AYNASI
Dolandırıcılar siyaset bilimi okumazlar. Fakat başarılı olmak zorunda olduklarından toplumdaki gerçek güç ilişkilerine karşı son derece duyarlıdırlar. İnsanların önemsemediği, çekinmediği veya nüfuz sahibi görmediği bir makamın adını kullanarak büyük paralar toplayamazsınız. O nedenle dolandırıcının seçtiği sahte kimliği yalnız suç tekniği olarak görmek eksik kalır. Bu kimlik, toplumdaki otorite algısı hakkında da bir şeyler söyler.
1990’ların ortasında Başbakanı dolandırmak için emekli Kara Kuvvetleri Komutanı kimliği son derece işlevseldi. 2010’larda profesörleri dolandırmak için polis ve savcı kimliği kullanılabiliyordu. Eski bir Ordu Komutanı dahi aynı yöntemle para teslim edebildi. 2020’lerin Türkiye’sinde ise sahte MİT mensubu hem insanları korkutabiliyor hem de bakanlara, savcılara ve bürokrasiye ulaşabildiği iddiasıyla nüfuz satabiliyor.
Elbette bütün bunlardan hareketle “dolandırıcılık vakaları bir rejimin niteliğini ispat eder” denilemez. Böyle bir sonuç hem bilimsel hem de hukuki bakımdan fazla iddialı olur. Ama şu söylenebilir: Dolandırıcılık vakaları, toplumun otorite algısını gösteren küçük ama son derece öğretici aynalardan biridir.
O aynaya baktığımızda Türkiye’de vesayetin aktörlerinin değiştiğini görüyoruz. Bir zamanlar askerî üniforma siyasal kudretin en güçlü sembollerinden biriydi. Bugün ise güvenlik ve adliye kurumlarının isimleri çok daha etkili bir korku dili üretebiliyor. Sorun yalnız dolandırıcıların bunu fark etmiş olması değil; asıl mesele, yurttaşın hâlâ devlet adına konuştuğunu söyleyen bir yabancıya karşı “Dosya numarasını söyleyin, avukatımla öğrenirim”, “Polisseniz karakola geliyorum”, “Savcıysanız resmî tebligat gönderirsiniz” diyebilmekte zorlanmasıdır.
Bir rejimin demokratik niteliği belki de biraz burada sınanır. Yurttaş, devlet adına konuştuğunu söyleyen kişiye gerektiğinde “hayır” diyebiliyor mu? Makamın adını duyduğunda susuyor mu, yoksa yetki belgesini sorabiliyor mu?
Selçuk Parsadan’ın Tansu Çiller’i dolandırdığı günden bugüne dolandırıcının kostümü değişti. Generalin yerini kimi olaylarda polis, savcı, hâkim ve MİT mensubu aldı. Fakat dolandırıcının asıl sermayesi pek değişmedi: sorgulanmayan otorite. Bu yüzden dolandırıcılık dosyaları yalnız dolandırıcıları ve mağdurları anlatmaz. Dikkatle bakıldığında, içinde yaşadığımız rejimin otorite anlayışından ve yurttaşın devlet karşısındaki konumundan da bir şeyler anlatır.
SEÇİLMİŞ KAYNAKLAR
· TBMM Tutanakları – Selçuk Parsadan / örtülü ödenek ve yargılama sürecine ilişkin görüşmeler: https://www5.tbmm.gov.tr/develop/owa/tutanak_g.birlesim_baslangic?P4=3765&P5=B&page1=37&page2=37
· Anadolu Ajansı – Canan Karatay dolandırıcılık vakası: https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/canan-karatayi-dolandirdilar/207577
· Anadolu Ajansı – Hurşit Tolon dolandırıcılık vakası: https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/dolandiricilar-hursit-tolonu-da-hedef-aldi/1196082
· Anadolu Ajansı – Telefon dolandırıcılığının örgütlü/kurumsal yapıya dönüşmesine ilişkin haber: https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/artik-kurumsal-dolandiriyorlar/524806
· Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı – 01.04.2021 tarihli basın açıklaması: https://ankara.adalet.gov.tr/cumhuriyet-bassavciligimizin-01042021-tarihli-basin-aciklamasi
· TRT Haber – 2026 tarihli sahte MİT görevlileri soruşturması: https://www.trthaber.com/haber/turkiye/kendilerini-mit-gorevlisi-olarak-tanitan-dolandiricilar-tutuklandi-954175.html
Next