I. Kült

Bir ceza duruşma salonuna girin ve yalnızca mobilyaya bakın. Hakim kürsüde oturur. Savcı onun yanında, aynı yükseklikte, çoğu zaman aynı kapıdan girip çıkar. Avukat ise aşağıda, sanıktan mahkemenin elverdiği kadar uzakta, küçük bir masanın ardındadır. Bu düzenin hiçbir kanuni dayanağı yoktur. Ama o kadar uzun süredir böyledir ki artık kimse görmez.

2010'da Ankara Barosu Dergisi'nde yazdığım bir yazıda bu sahneyi anlatmıştım. Hükmün çoğu kez avukatın bulunmadığı bir odada, hakim ile davanın tarafı olan savcı arasında oluştuğunu söylemiştim. O gün bunu bir meslek şikâyeti olarak yazmıştım. Bugün aynı sahneye bakınca bir tapınak mimarisi görüyorum. Kürsü sunaktır. Savcı, devlet adına konuşan rahiptir. Avukat ise ayine sonradan alınmış, nerede duracağı tam bilinmeyen bir yabancıdır.

Bu mimarinin arkasındaki inanca devlet kültü diyorum. Devlet kültü, devleti hukukun bir ürünü olarak değil, hukukun kaynağı ve ondan önce gelen bir varlık olarak görmektir. Bu inançta yurttaşın hakları devletin bir lütfudur. Devletin bekası ise kanunun da üstünde bir değerdir. Ernst Cassirer, Devlet Efsanesi'nde modern siyasetin bu mitik katmanını incelemişti. Metin Heper de Türkiye'deki güçlü devlet geleneğini, siyasetin ve toplumun üzerinde konumlanan bir bürokratik akıl olarak çözümlemişti. Benim derdim daha dar: Bu kült mahkeme salonuna girdiğinde avukata ne olur?

Cevabın bir kısmını 2010'daki yazımda “nef'i hazine” anlayışı üzerinden vermiştim. Devletin taraf olduğu davalarda yurttaşın hakkı, hazinenin yararı karşısında sessizce etkisizleşir. Mahkeme kararlarının uygulanmaması olağan hâle gelir. Avukat bu davalarda devletin karşısında duran kişidir. Kültün mantığında ise devletin karşısında durmak, kutsala karşı durmaktır.

Otto Kirchheimer, 1961'de yayımladığı Political Justice'te siyasi yargıyı bir rejimin hasımlarını önceden belirlenmiş kurallarla tasfiye etmesi olarak tanımlar. Kural burada hem iktidarın aracıdır hem de sınırıdır. Devlet kültü ise bu ikilikten sınırı silmek ister. Kural ancak devlete hizmet ettiği ölçüde geçerli sayılır. Kuralın sınır olarak işlemesini isteyen kişi de, yani avukat, şüpheli hâle gelir.

II. Yüzen mahkeme

Devlet kültünün en sevdiği kurum, yüzen mahkemedir.

Bunu önce kelimenin tam anlamıyla söyleyeyim. 1938'de Nâzım Hikmet'in yargılandığı Donanma davasının duruşmaları Erkin gemisinde yapıldı. Gemi Silivri, Erdek, İzmit ve Haydarpaşa arasında, Marmara'da dolaşıp durdu. Karar 19 gün sonra açıklandı. Şair, Harp Okulu davasından aldığı cezayla birlikte toplam 28 yıl 4 ay hapis aldı. Mahkeme gerçekten yüzüyordu. Hiçbir limana, hiçbir adliye binasına, hiçbir sabit adrese bağlı değildi.

Ama yüzen mahkeme yalnızca bir gemi değildir. Bir mecazdır ve Cumhuriyet tarihinin siyasi yargısını bu mecazdan daha iyi anlatan bir imge bilmiyorum. Yüzen mahkeme, kanunun karasına demir atmamış mahkemedir. Olağan yargının dışında kurulur. Usulü kendisi belirler. Görevi bitince de çözülüp kaybolur. Her dönemin kendi yüzen mahkemesi oldu.

İstiklal Mahkemeleri bunların ilkiydi. Takrir-i Sükûn'la birlikte kurulan bu mahkemeler, iki yıl içinde siyasi muhalefeti, muhalif basını ve dini ve etnik muhalefeti tasfiye etti. Kararları kesindi, temyiz yolu yoktu, hakimleri meclisten seçiliyordu. Mahkeme başkanlarından birine atfedilen bir söz bu mahkemelerin ruhunu özetler: Bir amaçları olduğunu ve ona varmak için ara sıra kanunun da üstüne çıktıklarını söylemiştir. Kanunun üstüne çıkmak, yüzmenin ta kendisidir.

Sonra ada geldi. 1960'ta Yüksek Adalet Divanı, Demokrat Parti'nin yöneticilerini İstanbul'un açığındaki Yassıada'da yargıladı. Ardından sıkıyönetim mahkemeleri geldi, sonra Devlet Güvenlik Mahkemeleri, sonra CMK'nın 250. maddesiyle kurulan özel yetkili mahkemeler. Biçimleri, kadroları, hedefleri değişti. Ortak noktaları değişmedi: Her biri olağan yargının kıyısından ayrılarak kendi sularında yol aldı.

Devlet kültü yüzen mahkemeyi sever, çünkü kült kendi tanrısı için ayrı bir tapınak ister. Olağan mahkeme herkesin mahkemesidir. Orada devlet de bir taraftır ve taraf olarak kurallara bağlıdır. Yüzen mahkemede ise devlet taraf değil, mekânın sahibidir. Gemi onundur, ada onundur, rota onundur.

III. Kıyıdaki avukat

Yüzen bir mahkemede avukatın yeri neresidir? Kıyı.

İstiklal Mahkemeleri'nde avukat kıyıya bile yaklaştırılmadı. 1926 İzmir Suikastı davasından aktarılan bir sahnede, avukat tutmak isteyen milletvekili Şükrü Bey'i mahkeme başkanı Ali Çetinkaya azarlar. İstiklal Mahkemeleri'nin dava vekillerinin cambazlığına gelmeyeceğini söyler. Sözün birincil kaynağı tartışmalıdır. Ama bu kadar çok tekrarlanmasının bir nedeni var: Kültün savunmaya bakışını tek kelimede ifade eder. Savunma, gerçeği ortaya çıkarmanın bir yolu sayılmaz, gerçeği gizlemenin bir hilesi sayılır. Hakim gerçeği zaten bildiğine inanıyorsa, avukat ancak oyunbaz olabilir.

Erkin gemisinde avukat vardı, ama karadaydı. Mahkeme denizde dolaşırken müvekkile, dosyaya ve tanığa ulaşmak bir lojistik meselesine dönüştü. Avukatın hukuki konumu yerinde duruyordu. Fiili konumu ise suya düşmüştü. Yüzen mahkemenin avukata yaptığı budur. Onu kovmaz, yalnızca ulaşılamaz bir yerde bırakır.

Yassıada'da bu mesafe daha da belirgindi. Avukatlar savunma hazırlığı için 15 gün istedi. Mahkeme başkanı reddetti. 231 sanık adına 97 avukatın birlikte yazdığı toplu müdafaaname mahkemeye sunuldu. Metin, eki ile birlikte, sıkıyönetim makamlarının nezaretinde 625 adet basıldı, baskı kalıpları imha edildi ve bu işlem tutanakla kayda geçirildi. Savunmanın kendisi bile adadan dışarı taşmasın diye denetlenen bir nesneye dönüştü. Ada, savunmayı da kendi sularında tutmak istiyordu.

Ama Yassıada'nın asıl dersi mahkemeden değil, barodan gelir. Aktarıldığına göre İstanbul Barosu, “sabık iktidarın” mensuplarının vekâletinin alınmaması yönünde bir tutum belirledi ve İstanbul avukatlarının çoğu buna uydu. Burhan Apaydın bu yasağa rağmen Menderes'i savundu. Sonunda savunmadan alındı ve kendisi de tutuklandı. Burada devlet kültü avukatı mahkemeden uzaklaştırmakla yetinmemişti. Onu kendi ayinine katılmaya da ikna etmişti. Kült, en büyük başarısını müminlerini kendi saflarından devşirdiğinde kazanır.

Bu tabloda bir istisna parlar. Nâzım Hikmet 1938'den beri cezaevindeydi. 1949'da onun için kamuoyunu harekete geçirenlerden biri, Mehmet Ali Sebük'ün Vatan gazetesinde yayımlanan on makalesiydi. Sebük eski bir savcıydı, anti-komünistti, sonradan Demokrat Parti milletvekili oldu. Müvekkiliyle hiçbir siyasi yakınlığı yoktu. 2010'daki yazımda siyasi davalarda avukat kimliğinin siyasi kimlik içinde kaybolduğunu yazmıştım. Sebük bu kuralın bozulabildiğini gösterir. Avukat, müvekkilinin davasını değil, hakkını savunabilir. Kültün dilinde bu, sadakatin başka bir biçimidir: devlete değil, kurala sadakat.

IV. Kültün düşmanı

12 Eylül'de kıyı da güvenli bir yer olmaktan çıktı. Avukat, yüzen mahkemenin kıyısında bekleyen biri olmaktan çıkıp güverteye, sanık sırasına çekildi.

DİSK'in avukatı Hilmi Feyzioğlu, 2 Ekim 1980'de gözaltında tutulduğu Bursa Emniyeti'nin beşinci katından atılarak öldürüldü. DİSK davası büyüdükçe büyüdü: 1.955 kişi gözaltına alındı, idam istenen sanık sayısı 78'e çıktı. Barış Derneği davasında İstanbul Barosu'nun eski başkanı Orhan Apaydın tutuklandı ve 12 Eylül yıllarının bir bölümünü cezaevinde geçirdi. İstanbul Barosu'nun kapısına kilit vuruldu.

O yılların sıkıyönetim mahkemelerinde savunma yapan avukatların anlattıklarında en çarpıcı olan şey, büyük kahramanlıklar değil, küçük yoksunluklardır. Fotokopi makinesi yoktu. Yüzlerce sanıklı dosyalar elle çalışılıyordu. Gözaltı haftalarca sürüyor, bu süre boyunca avukat müvekkilini göremiyordu. Bir avukatın yorumu şuydu: Hepimiz yıprandık, ama avukatlar olarak gerçekten çok yıprandık.

1924 ile 1980 arasında bir simetri var. 1924'te Muhâmât Kanunu çıktı ve buna dayanılarak İstanbul Barosu'na kayıtlı avukatların bir kısmı vatana ihanet ve mesleği kötüye kullanma gibi ölçütlerle tasfiye edildi. Devlet baroyu kendi eliyle ayıkladı. 1960'ta baro devletin yanında durdu ve üyelerini savunma yapmaktan alıkoydu. 1980'de ise baro da tasfiye edilenler arasındaydı. Kapıdaki kilit bu kaymanın imgesidir. Artık bazı üyeler ayıklanmıyordu. Kurumun kendisi şüpheli sayılıyordu.

Kültün mantığı burada tamamlanır. Kült önce yabancıyı tapınağın dışında tutar. Sonra içerideki yabancıyı ayıklar. Sonunda tapınağın bir parçasını, yani baroyu, toptan sapkın ilan eder. “Cambazlık” sözcüğü yerini zamanla başka adlara bıraktı. İşlevi aynı kaldı: Savunmayı hakkın değil, hilenin ya da suçun alanına yerleştirmek.

V. Kara ve deniz

Bu öyküyü yalnızca bir karanlık çağlar anlatısı olarak kurmak haksızlık olur. Kanunun karası gerçekten genişledi. 1961 Anayasası hak arama özgürlüğünü güçlendirdi. 1992'de 3842 sayılı Kanun gözaltındaki kişiye avukatla görüşme hakkı tanıdı ve zorunlu müdafilik getirdi. 2005'te yürürlüğe giren Ceza Muhakemesi Kanunu müdafiin yetkilerini daha da genişletti. Kanun metinlerini arka arkaya dizdiğinizde düzenli bir ilerleme görürsünüz.

Ama kara genişledikçe deniz de kendi alanını korudu. 1992'nin güvenceleri Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin görev alanındaki suçlara uygulanmadı. Gözaltıda avukat hakkı, tam da siyasi sanığın en savunmasız anında geri çekildi. DGM'ler kaldırılınca yerlerini özel yetkili mahkemeler aldı. 2016'dan sonra ise olağanüstü hal kararnameleri, tutukluyla avukat görüşmesinin yasaklanabilmesine ve savcının baronun atadığı avukatın değiştirilmesini isteyebilmesine imkân tanıdı.

Bu ikili düzeni en açık biçimde Strasbourg kayda geçirdi. Salduz v. Türkiye kararında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, DGM kapsamında gözaltına alınıp avukatsız ifade veren bir gencin adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine hükmetti. Bu karar sonradan Avrupa'nın her yerinde gözaltıda avukat hakkının temel emsali oldu. Elçi ve Diğerleri v. Türkiye kararı ise daha doğrudan bir kaydı tutar: 1993'te Diyarbakır DGM'de müvekkil savunan avukatların gözaltına alınması. Bir avukat olarak tuhaf bir gurur ve utanç karışımı duymamak zor: Savunma hakkının Avrupa standardı, bizim yüzen mahkemelerimizin üzerine yazıldı.

Buradan çıkan ders şu: Avukatın hukuki konumu ile fiili konumu arasındaki makas bir rastlantı değildir. Bu makas, devlet kültünün hukuk devletiyle yaptığı bir uzlaşmanın sonucudur. Kara, yani olağan yargı, hukuk devletine bırakıldı. Deniz, yani siyasi yargı, kültün kendine saklandı. Avukat karada giderek daha fazla hak kazandı. Ama devletin kendini taraf hissettiği her davada mahkeme yeniden denize açıldı.

VI. Stadyum

Yüzen mahkeme son yıllarda denizden çekildi ve karaya çıktı. Ama adliyeye dönmedi. Spor salonlarına, kongre merkezlerine, ticaret odalarının konferans salonlarına ve cezaevi kampüslerinin içine yerleşti.

Bu sahnenin dünyadaki en çarpıcı örneği Havana'dır. Ocak 1959'da devrimci bir askeri mahkeme, Batista ordusunun subayı Jesús Sosa Blanco'yu Havana Spor Şehri'ndeki kapalı stadyumda, on yedi bin kişiyi aşan bir kalabalığın önünde yargıladı. Duruşma televizyondan yayınlandı. Kırk beş iddia tanığı dinlendi, tek bir savunma tanığı dinlenmedi. Mekân, en çok koltuğa sahip olduğu için seçilmişti. Sanığın avukatı, duruşmadan hemen önce atanmış bir ordu avukatıydı. Tribünler “öldürün!” diye bağırırken o, sakin bir adalet istedi. Sanık ise kendini bir Roma kolezyumunda hissettiğini söyledi. Yabancı basının tepkisi üzerine sonraki yargılamalar stadyumdan alındı, ama devam etti. 2014'te Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde bir spor stadyumunda, yedi bin kişinin önünde elli beş kişinin aynı anda mahkûm edildiği bir “hüküm mitingi” yapıldı. Stadyumda devlet, mahkemenin değil tribünün onayını arar. Devlet kültünün en çıplak hâli budur. Hüküm kanuna değil kalabalığa dayanır.

Her olağan dışı mekânı bu örneklerle bir tutmak ise haksızlık olur. 1986'da Palermo'da mafyaya karşı açılan büyük dava için Ucciardone cezaevinin yanına, roket saldırısına dayanıklı sekizgen bir “bunker salon” inşa edildi. Orada da gerekçe kapasite ve güvenlikti. Ama o salonda dört yüzü aşkın sanığı yaklaşık iki yüz avukat savundu ve dava, hukuk tarihine savunmanın kısıtlandığı bir yargılama olarak geçmedi. Demek ki belirleyici olan mekânın tuhaflığı değil, mekânın avukata nasıl bir yer ayırdığıdır.

Türkiye'nin örnekleri ikinci gruba yakın durur. Gerekçeleri kapasite ve güvenliktir, yargılamalar da tribüne oynanmaz. Ama mekânın dili yine de bir şey söyler. 2008'de Ergenekon davası için Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi'ndeki spor salonu duruşma salonuna dönüştürüldü. Bakanlık yetkilisi, dava bitince salonun yeniden spor salonu olarak kullanılacağını açıkladı. İlk duruşmayı izleyen bir gazete, yargılamanın mahkemede değil cezaevinde yapıldığını yazdı. Aynı duruşmada tutuklu sanıkların salondaki temsili üç avukatla sınırlandırıldı. Mahkeme yine yer değiştirmişti ve yer değişince avukatın sandalyesi yine azalmıştı.

15 Temmuz davaları için kurulan salonlar bu kez baştan, tribün mantığıyla tasarlandı. Silivri'deki en büyük salona sanıklar, bazı futbol stadyumlarında olduğu gibi, salonun ortasındaki bir tünelden zeminden çıkarak giriyordu. Bir köşe yazarı, ara başlığına “Futbol sahası gibi duruşma salonu” adını verdi. Ankara'daki salon 1.545 kişilik planlandı: 645 sanık, 900 izleyici ve avukat. Planda avukatlar ile izleyiciler aynı kalemde sayılmıştı. Malatya'da 2. Ordu davası Yakınca Spor Salonu'nda görüldü. Muğla'daki suikast girişimi davası, adliyenin fiziki koşulları yetersiz olduğu için ticaret ve sanayi odasının konferans salonunda görüldü. Denizli'de de bir kongre merkezi mahkeme salonuna çevrildi.

Bu davaların bir darbe girişimine ilişkin olduğunu, ağır suçlamalar içerdiğini ve devletin güvenlik kaygılarının gerçek olduğunu teslim etmek gerekir. Ama savunma hakkı tam da en ağır suçlamalar için vardır. Muğla davasında mahkeme başkanı, bir numaralı sanık için yerel barodan hiç kimsenin müdafilik yapmak istemediğini, bazı sanıkların avukatlarının da çekildiğini tutanağa geçirdi. Salonun dışında sanıklara idam ipleri sallanıyordu. Bu iklimde avukatın tereddüdü, salonun mimarisi kadar kalabalığın sesiyle de ilgilidir. Stadyum, tribünü olmasa bile tribünün sesini taşır.

Sorun siyasi davalarla da sınırlı kalmadı. 2025'te Muğla'da hukuk mahkemelerinin duruşmaları adliye ek binasının yemekhanesinde yapılmaya başlandı. Bir avukat, duruşmaya soğanlı salataların ve ekmeklerin yanında çıktıklarını anlattı. Silivri'de görülen İBB davasında ise avukatlar, salonda savunmaya ayrılmış bir baro odası bile olmadığını dilekçeyle bildirdi. Kürsü her yerde kuruluyor. Avukata ayrılan oda ise hiçbir planda yer almıyor.

VII. Uslu avukat, aykırı avukat

Devlet kültünü yalnızca bir keyfilik olarak okumak da kolaycılık olur. Devletin bir argümanı vardır ve onu ciddiye almak gerekir. Avukatın müvekkiliyle gizli görüşme hakkı, dosyaya erişimi ve cezaevine girebilmesi gerçek ayrıcalıklardır. Bir örgüt bu ayrıcalıkları kendi iletişim kanalına çevirebilir. Bu ihtimal soyut değildir ve hiçbir devlet onu yok sayamaz. Son yıllarda avukatların yargılandığı davalarda iddia makamının dayandığı gerekçe de budur: Meslek, örgüt faaliyetinin kalkanı yapılamaz.

Sorun ilkede değil, uygulamadadır. Çağdaş Hukukçular Derneği ve Halkın Hukuk Bürosu üyesi 22 avukatın yargılandığı davada mahkeme, başta Selçuk Kozağaçlı ve Barkın Timtik olmak üzere avukatları silahlı örgüt üyeliğinden mahkûm etti. Yargıtay bu iki avukatın 12'şer yıllık cezalarını onadı. Savunma ise başından beri takip edilen davaların, müvekkillerin ve cezaevi ziyaretlerinin suç delili sayıldığını ileri sürdü. Avukat Ebru Timtik, adil yargılanma talebiyle başlattığı ölüm orucunda 27 Ağustos 2020'de hayatını kaybetti. Bu davanın esası hakkında okur kendi kanaatini oluşturabilir. Ama şu tespit tartışmasızdır: Bir avukatın mesleki faaliyeti onun aleyhine delil sayılabildiği anda, aynı faaliyeti sürdüren her avukat aynı riski taşır. Suç isnadı kişiye yönelir, caydırıcı etkisi ise mesleğin tamamına yayılır.

Devlet kültü avukata iki yol bırakır. Birincisi, benim 2010'da “uslu avukatlık” dediğim yoldur. Meslek örgütleri bağımsızlığı söylemde vurgularken pratikte devlet sistemine eklemlenmeye çalıştı. Avukatlar kendilerini çoğu kez “emekli hakim” ya da “eski subay” gibi önceki statüleriyle tanıtmak zorunda hissetti. Avukatlık kimliği, üzerinde devletin onayı olmadıkça tam sayılmayan bir kimliğe dönüştü. Uslu avukat, kültün küçük bir rahibi olmayı kabul eder.

İkinci yol, Fransız avukat Jacques Vergès'in “kopuş savunması” dediği yoldur. Bu savunma mahkemenin meşruiyetini tanımaz ve salonu bir siyasi kürsüye çevirir. “Savunma hakkımızı sizin takviminizde kullanmayacağız” cümlesi bu tutumun özetidir. Kopuş savunması kültü reddeder. Ama bunu yaparken kültün kendisine biçtiği rolü, yani düşman rolünü, üstlenmiş olur.

Yassıada avukatları ise uyum yolunu seçmişti. Ünlü Fransız avukat Maurice Garçon'un 27 Mayıs yargılamalarını eleştiren mütalaasını toplu savunmaya koymadılar. Belki mahkemeyi kışkırtmaktan çekindiler, belki müvekkilleri için uyumun daha az zararlı olacağına inandılar. Sonuç üç idamla bitti. Uyum da kopuş da, mahkeme yüzmeye devam ettikçe, avukata gerçek bir seçenek sunmaz. Avukatın ikilemi, kültün ona bıraktığı dar alanın bir sonucudur.

Bu dar alan bugün baroları da kapsıyor. 2020'de çoklu baro düzenlemesiyle meslek örgütlerinin yapısı yeniden kuruldu. İstanbul Barosu'nun yönetim kurulu, bir kamuoyu açıklaması nedeniyle hakkında ceza ve hukuk davaları açılan bir kurul oldu. 1980'deki kilit kırılmadı, yalnızca biçim değiştirdi.

VIII. Çapa

Salona dönelim. Bir yüz yılı aşkın sürede avukatın durduğu yer sürekli değişti. İstiklal Mahkemesi'nde kapının dışındaydı. Erkin gemisi açıktayken karada kaldı. Yassıada'da adını taşıyan metin baskı kalıplarıyla birlikte imha edildi. 12 Eylül'de cezaevine girdi. Silivri'de bir spor salonunda sayısı üçe indirildi. Strasbourg'da ise onun yokluğu Avrupa için bir emsale dönüştü. Bütün bu yerlerin ortak noktası, avukatın yerini kendisinin seçmemesidir. Yerini, devletin kendini ne kadar kutsal ve ne kadar tehdit altında hissettiği belirledi.

Yüzen mahkeme imgesi bize avukatın asıl işlevini de gösterir. Avukat, mahkemeyi kanunun kıyısına bağlayan çapadır. Dosyaya erişim, müvekkille görüşme, tanık dinletme ve itiraz hakkı bu çapanın zincirleridir. Her biri, mahkemenin keyfi sulara açılmasını engelleyen bir halkadır. Devlet kültü bu yüzden avukattan rahatsız olur. Çapa, geminin istediği yere gitmesine izin vermez.

Kültün yanıldığı yer de burasıdır. Devleti koruyan şey, onun kutsallığı değil, kurallarıdır. Kuralın var olduğunu yargılananlara ve tarihe gösteren kişi de avukattır. Avukatı kıyıda bırakan, adaya sürgün eden, stadyumun bir köşesine sıkıştıran ya da sanık sırasına oturtan bir devlet, kendi meşruiyetinin tanığını susturmuş olur. Yüzen mahkemenin verdiği hüküm, ne kadar ağır olursa olsun, karaya çıktığında ayakta duramaz. Yassıada'nın bugün nasıl anıldığı bunu yeterince gösteriyor.

Bir devletin hukuk devleti olup olmadığını anlamak için anayasasını okumak yetmez. Siyasi bir davada avukatın nerede durabildiğine bakmak gerekir. Müvekkiline ne zaman ulaşabiliyor? Dosyayı ne zaman görebiliyor? Hükmün verildiği odada mı? Savunduğu için kendisi sanık olabilir mi?

Güçlü bir devlet avukattan korkmaz ve mahkemesini karada kurar. Mahkemesini denize açan devlet ise aslında kendi kurallarına güvenmediğini söylüyordur. Avukatın durduğu yer, devletin aynasıdır. O aynaya bakmaktan çekinen bir devlet, gördüğü yüzden çekiniyor demektir.

Kaynaklar

• Fahrettin Kayhan, “Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri”, Ankara Barosu Dergisi, 68, 2010/3, s. 275-287. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/397713

• Otto Kirchheimer, Political Justice: The Use of Legal Procedure for Political Ends, Princeton UP, 1961.

• Ernst Cassirer, The Myth of the State, Yale UP, 1946 (Türkçesi: Devlet Efsanesi).

• Metin Heper, The State Tradition in Turkey, Eothen Press, 1985.

• Jacques Vergès, De la stratégie judiciaire, 1968.

• Umut Karabulut, “Muhâmât Kanunu: Türkiye'de Avukatlık Kurumunun Düzenlenmesi ve İstanbul Barosu'nda Yaşanan Tasfiyeler”, ÇTTAD, XIII/27, 2013, s. 79-104. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/237045

• Seyfettin Aslan ve Tahir Dündar, “Cumhuriyet Döneminde İstiklal Mahkemeleri”, Mukaddime, 5/1, 2014. https://dergipark.org.tr/en/pub/mukaddime/issue/19677/210138

• “İmha edilen yargı”, Serbestiyet. https://serbestiyet.com/yazarlar/imha-edilen-yargi-53183/

• Aydan Çelik, “Nâzım Hikmet Silivri'de”, T24. https://t24.com.tr/yazarlar/aydan-celilk/nzim-hikmet-silivride,55495

• “Mehmet Ali Sebük'ü neden kimse hatırlamıyor?”, Serbestiyet. https://serbestiyet.com/featured/mehmet-ali-sebuku-neden-kimse-hatirlamiyor-215527/

• “Yassıada'da savunmaya süre yok”, Yeni Asır, 16 Eylül 2026. https://www.yeniasir.com.tr/gundem/2026/09/16/yassiadada-savunmaya-sure-yok

• “Burhan Apaydın: 27 Mayıs darbesini önleyebilirdim”, GZT. https://www.gzt.com/tarih/burhan-apaydin-27-mayis-darbesini-onleyebilirdim-2672647

• Maurice Garçon'un 27 Mayıs mütalaası üzerine makale, Marmara Türkiyat Araştırmaları Dergisi. https://www.acarindex.com/marmara-turkiyat-arastirmalari-dergisi/avukat-mairuce-garconun-27-mayis-darbesi-mutalaasi-jurist-maurice-garcons-report-on-legal-proceedings-after-the-27th-may-1960-military-coup-931050

• Ceyhun Güler, “Darbe, Dayanışma ve Direniş: 1980 Dönemi Avrupa Sendikal Hareketi ve DİSK İlişkileri”. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2576391

• “İki meclis iki karar”, Sözcü (Hilmi Feyzioğlu). https://www.sozcu.com.tr/iki-meclis-iki-karar-p19437

• “39 yıllık utanç mührü”, Hukuki Haber (Orhan Apaydın, baronun kilitlenmesi). https://www.hukukihaber.net/39-yillik-utanc-muhru

• “Reha Mağden 12 Eylül'ü anlattırıyor”, bianet (Keleşoğlu, İşbulur, Cinmen). https://bianet.org/haber/reha-magden-12-eylul-u-anlattiriyor-247619

• AİHM, Salduz v. Türkiye [Büyük Daire], no. 36391/02, 27.11.2008; Elçi ve Diğerleri v. Türkiye, no. 23145/93, 13.11.2003.

• Benan Molu ve İdil Özcan, Avukatları ve Baroları Boğmak, Freedom House, 2021. https://freedomhouse.org/sites/default/files/2021-05/Stifling-Lawyers-and-Bar-Associations_TR_Final.pdf

• 667 sayılı KHK uygulaması, Hukuki Haber. https://www.hukukihaber.net/avukatin-tutuklu-ile-gizli-ve-ozel-gorusme-hakki

• ÇHD davası: bianet, https://bianet.org/etiket/hhb-49369; NTV, Yargıtay kararı, https://www.ntv.com.tr/turkiye/yargitaydan-avukatlarin-yargilandigi-dhkp-c-davasina-iliskin-karar,ORi-VN9d7Um-JexuAtfZ_A; Diken, https://www.diken.com.tr/?p=932239

• “Cuba: Stadium Trial Held”, Facts On File World News Digest, 28 Ocak 1959. https://web.stanford.edu/group/tomzgroup/pmwiki/uploads/1742-1959-01-28-FoF-a-EYJ.doc

• “CUBA: The Scolding Hero”, Time, 1959. https://time.com/archive/6829123/cuba-the-scolding-hero

• Andrew St. George fotoğrafları, Sosa Blanco davası, Yale Üniversitesi Kütüphanesi. https://collections.library.yale.edu/catalog/10018211

• “55 Convicted In Public Trial In China's Northwest”, NPR, 28 Mayıs 2014. https://www.npr.org/sections/thetwo-way/2014/05/28/316721271/55-convicted-in-public-trial-in-chinas-northwest

• Palermo maxi-davası ve aula bunker: RSI (https://www.rsi.ch/info/mondo/Quando-lo-Stato-dichiar%C3%B2-guerra-a-Cosa-Nostra--3476095.html); Balarm (https://www.balarm.it/news/fu-celebrato-in-una-chiesa-in-sicilia-la-data-del-primo-vero-maxiprocesso-alla-mafia-150071)

• “Silivri Cezaevi'ne yeni duruşma salonu”, CNN Türk. https://www.cnnturk.com/turkiye/silivri-cezaevine-yeni-durusma-salonu-1

• “Ergenekon Davası Mahkemede Değil, Cezaevinde Yapıldı”, bianet. https://bianet.org/haber/ergenekon-davasi-mahkemede-degil-cezaevinde-yapildi-110342

• “FETÖ'cüler burada yargılanacak”, Takvim, 17 Kasım 2016. https://www.takvim.com.tr/Guncel/2016/11/17/fetoculer-burada-yargilanacak

• Sedat Ergin, “Darbe davası salonunda strateji savaşları”, Hürriyet. https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/sedat-ergin/darbe-davasi-salonunda-strateji-savaslari-40576003

• “FETÖ'cülerin yargılanacağı duruşma salonu tamamlanıyor”, Karar. https://www.karar.com/fetoculerin-yargilanacagi-durusma-salonu-tamamlaniyor-346191

• “2. Ordu'daki darbeci generaller hakim karşısında”, NTV. https://www.ntv.com.tr/turkiye/2-ordudaki-darbeci-generaller-hakim-karsisinda,hSe1sofXX0SVUHgVtCuTLg

• “Suikast girişimi davasında 4 gün geride kaldı”, TRT Haber. https://www.trthaber.com/haber/turkiye/suikast-girisimi-davasinda-4-gun-geride-kaldi-300632.html

• “Cuntanın suikast timi için hesap verme vakti”, Karar. https://www.karar.com/cuntanin-suikast-timi-icin-hesap-verme-vakti-mahkemeye-boyle-getirildiler-393638

• “Crowd throws eggs, nooses at Erdoğan assassination attempt case suspects outside court”, Hürriyet Daily News. https://hurriyetdailynews.com/crowd-throws-eggs-nooses-at-erdogan-assassination-attempt-casesuspects-outside-court-in-turkeys-south-110622

• “Kongre merkezi mahkeme salonuna dönüştürüldü”, CNN Türk, 6 Aralık 2016. https://www.cnnturk.com/turkiye/kongre-merkezi-mahkeme-salonuna-donusturuldu-579624

• “Muğla'da adalet yemek masasında”, BirGün, 2025. https://www.birgun.net/haber/muglada-adalet-yemek-masasinda-durusmalar-yemekhanede-yapilmis-652339

• “İBB davasında gece yarısına kadar süren duruşmalara itiraz”, 24 Saat. https://www.24saatgazetesi.com/ibb-davasinda-gece-yarisina-kadar-suren-durusmalara-itiraz

• Human Rights Watch ve diğerleri, İstanbul Barosu yönetimine açılan davalarda amicus görüşü, Eylül 2025. https://www.hrw.org/tr/news/2025/09/09/amicus-brief-on-legal-proceedings-against-the-istanbul-bar-association-executive