Fotoğrafın gösterdiği ile ona bakıldığında görüldüğü sanılan şey her zaman aynı değildir.
Geçtiğimiz günlerde bir avukatın savcı odasında çektirdiği fotoğraflar yeniden gündeme geldi. Avukat, daha önce bir savcının makam odasında çekilmiş fotoğraflarını sosyal medyada paylaşmış, bu görüntüler o tarihte de tartışmalara neden olmuştu. Eylül 2026'da ise adliyelerdeki bazı yargısal süreçlere menfaat karşılığında müdahale edildiği iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alındığı haberleri yayımlandı. Eski fotoğrafların yeniden dolaşıma sokulması, fotoğrafla suçlama arasında bir ilişki bulunduğu izlenimini uyandırdı.
Bir savcı odasında fotoğraf çektirmek suç değildir. Savcıyla fotoğrafı bulunan bir avukatın yargısal süreçlere hukuka aykırı biçimde müdahale ettiğini de yalnızca bu görüntüye bakarak söyleyemeyiz. Üstelik sonradan ortaya çıkan bir suç şüphesi, geçmişte çekilmiş her fotoğrafı geriye dönük olarak suç deliline dönüştürmez. Masumiyet karinesi, fotoğrafların yorumlanmasında da geçerlidir. Bununla birlikte, fotoğrafın ceza hukuku bakımından delil oluşturmaması, onun toplumsal ve mesleki anlamını ortadan kaldırmıyor.
Bir avukat neden savcı odasında fotoğraf çektirir? Daha önemlisi, bu fotoğrafı neden başkalarına gösterme ihtiyacı duyar? Savcının makam odasında çekilen fotoğrafla adliye koridorunda çekilen fotoğraf arasında ne fark vardır? Bir insanın yargı mensubuyla aynı karede görünmesi, fotoğrafı görenlere nasıl bir mesaj verir?
Bu soruların cevabını fotoğrafın kendisinden çok, fotoğrafın üretildiği ve dolaşıma sokulduğu toplumsal ilişkilerde aramak gerekiyor.
Fotoğrafın Gösterdiği ve Söylemediği
Fotoğrafın gerçeği gösterdiğine ilişkin güçlü bir inancımız var. Bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediği tartışılırken fotoğraf ortaya konulduğunda, çoğu zaman tartışmanın sona erdiğini düşünürüz. Oysa fotoğrafın gösterdiği şeyle bizim fotoğraftan çıkardığımız sonuç arasında önemli bir mesafe bulunur.
Roland Barthes, Camera Lucida adlı eserinde fotoğrafın geçmişte var olmuş bir şeyin izini taşıması üzerinde durur. Fotoğraftaki kişi, nesne veya olay, görüntünün çekildiği anda kameranın karşısında bulunmuştur. Ancak bu durum, fotoğrafın temsil ettiği ilişkinin anlamını da kesin biçimde ortaya koyduğu anlamına gelmez.
Savcı odasında çekilmiş bir fotoğraf, avukatın o odada bulunduğunu kanıtlayabilir. Savcıyla hangi konuyu görüştüğünü, aralarında nasıl bir ilişki bulunduğunu, avukatın o makama diğer meslektaşlarından daha kolay ulaşıp ulaşmadığını veya bir dosyanın sonucunu etkileyip etkilemediğini ise göstermez. Bunların her biri ayrıca araştırılması gereken olgulardır.
Susan Sontag'ın On Photography adlı eserinde tartıştığı meselelerden biri, fotoğrafın dünyayı belirli kadrajlar içerisinde yeniden sunmasıdır. Fotoğrafçı neyin görüntüleneceğini belirlerken, fotoğrafın dışında kalan şeyler de onun anlamını etkiler. Bir makam odasında yan yana oturan iki insanın fotoğrafında görünmeyen, belki de o makamın kapısında saatlerce bekleyen diğer insanlardır.
John Tagg ise The Burden of Representation adlı çalışmasında fotoğrafın belge ve kanıt olarak otorite kazanmasının tarihsel ve kurumsal koşullarını inceler. Fotoğrafın delil niteliği, yalnızca teknik olarak bir görüntüyü kaydetmesinden kaynaklanmaz. Onu üreten, saklayan, sınıflandıran ve kullanan kurumlar da görüntünün toplumsal değerinin oluşmasında rol oynar.
Böylece fotoğrafın iki farklı hayatı ortaya çıkar. İlki, çekildiği anda gerçekleşen olayın görsel kaydıdır. İkincisi ise fotoğrafın başkalarına gösterilmeye başlanmasıyla oluşan toplumsal hayatıdır. Bazen ikinci hayat, birincisinden çok daha önemlidir.
Makam Odasında Sembolik İktidar
Pierre Bourdieu'nün sembolik sermaye kavramı, makam fotoğraflarının neden bu kadar rağbet gördüğünü anlamamıza yardımcı oluyor. Toplumsal güç yalnızca para, mülkiyet veya hukuken tanınmış yetkilerden oluşmaz. Tanınmak, önemli kişilerle ilişki içerisinde görünmek, itibarlı çevrelere kabul edilmek de kişiye toplumsal avantaj sağlayabilir.
Makam fotoğrafında bu avantaj oldukça görünür hâle gelir. Duvarın arkasındaki bayrak, masanın üzerindeki kurumsal işaretler, makam koltuğu, ziyaretçinin oturduğu yer, fotoğraftaki kişilerin birbirlerine yakınlığı, görüntünün anlamına katılır. Makam sahibi kendi kişisel kimliğiyle bulunduğu kadar, temsil ettiği devlet otoritesiyle de fotoğraftadır.
Erving Goffman'ın dramaturjik yaklaşımından hareketle makam odasını bir sahne olarak düşünmek mümkün. Makam sahibi, ziyaretçi, oturma düzeni, karşılıklı jestler ve fotoğrafın çekildiği an, toplumsal bir karşılaşmanın parçalarıdır. Ziyaretin fotoğrafı sosyal medyada yayımlandığında, başlangıçta orada bulunmayan binlerce insan da bu karşılaşmanın izleyicisi hâline gelir.
Burada ilginç olan, makam sahibinin fotoğrafın sonradan kazandığı anlamı mutlaka benimsemesinin gerekmemesidir. Savcı için sıradan bir mesleki görüşmenin hatırası olan görüntü, avukatın sosyal medya hesabında kişisel nüfuzunun göstergesine dönüşebilir. Aynı şekilde bir bakanın yüzlerce ziyaretçisiyle çektirdiği fotoğraflardan biri, ziyaretçi tarafından yıllarca önemli bir ilişki belgesi olarak kullanılabilir.
Fotoğrafı izleyenlerin ilişkiyi nasıl değerlendireceği ise çoğu zaman görüntünün gerçek içeriğinden bağımsızdır.
Özellikle yargı çevresinde bu durum hassas bir nitelik kazanır. Çünkü yargı mensuplarıyla kişisel yakınlık, hukuk düzeninde herhangi bir ayrıcalık sağlamaması gereken bir ilişkidir. Buna karşılık, adaletin işleyişine ilişkin toplumsal algılarda böyle bir yakınlığın avantaj sağlayabileceği düşüncesi bulunuyorsa, sıradan bir fotoğraf dahi sembolik bir nüfuz aracına dönüşebilir.
Siyasetin Fotoğraf Albümü
Siyaset dünyasında benzer fotoğraflarla sık sık karşılaşıyoruz. Bazıları çekildikleri anda herhangi bir tartışmaya neden olmazken, fotoğraftaki kişilerden birinin daha sonra suçlanması veya mahkûm olması üzerine yıllar sonra yeniden gündeme geliyor.
Thodex soruşturmasının kamuoyuna yansıdığı Nisan 2021'de, şirketin kurucusu Faruk Fatih Özer'in dönemin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile çekilmiş fotoğrafı tartışılmıştı. Çavuşoğlu, Özer'i tanımadığını, fotoğrafın 26 Aralık 2019'da milletvekili Saffet Sancaklı'nın oğlu Mert Sancaklı'ya verilen randevu sırasında çekildiğini açıklamıştı.
Burada fotoğrafın gerçekte kanıtladığı şeyle ona yüklenen anlam arasındaki mesafeyi açıkça görebiliyoruz. Fotoğraf, iki kişinin belirli bir zamanda aynı ortamda bulunduğunu gösteriyordu. Ancak aralarında nasıl bir ilişki olduğu, bakanın sonradan soruşturma konusu olan faaliyetlerden haberdar olup olmadığı veya bunlara herhangi bir katkıda bulunup bulunmadığı yalnızca fotoğraftan anlaşılamazdı.
Bir başka örnek, organize suçlardan mahkûmiyet geçmişi bulunan Alaattin Çakıcı'nın 24 Ekim 2024'te MHP Genel Merkezi'nde Devlet Bahçeli'yi ziyareti sırasında çekilen fotoğraflardı. İkilinin kol kola görüntülenmesi basına yansımıştı. Burada önceki örnekten farklı olarak kamuoyuna açık biçimde gerçekleştirilen bir siyasi görüşme söz konusuydu. Dolayısıyla iki fotoğrafı aynı anlamda değerlendirmek de mümkün değildir.
Bir fotoğraf tesadüfi karşılaşmanın kaydı, bir diğeri açıkça sergilenen yakınlığın görüntüsü olabilir. Ancak her iki durumda da fotoğrafın hukuken kanıtladığı olguyla kamuoyunun ona yüklediği anlam arasında ayrım yapmak gerekir.
Siyasetçinin suç işlemiş bir kişiyle fotoğrafının bulunması, onun suça katıldığını göstermez. Bununla birlikte siyasetçinin kimlerle, hangi koşullarda ve hangi amaçlarla görüştüğünün sorgulanması da demokratik denetimin doğal parçasıdır. Hukuki sorumluluk ile siyasal ve etik sorumluluk birbirine karıştırılmamalıdır.
Bir de fotoğrafın çekildiği tarihle yayımlandığı tarih arasındaki zaman farkı var. Fotoğraf çekildiğinde kamuoyunun tanıdığı başarılı bir iş insanı, yıllar sonra ağır suçlamalarla karşılaşabilir. Fotoğraf eski, fotoğrafa yüklenen anlam yenidir. İzleyici geçmişi, sonradan öğrendiği bilgilerle yeniden yorumlamaya başlar.
Böylelikle fotoğraf, geçmişte yaşanmış bir anı göstermekten çok, bugünün tartışmalarında kullanılan bir araca dönüşür.
Cumhurbaşkanının Ödüllendirdiği Sanık
Fotoğrafın ceza yargılamasında nasıl farklı anlamlar kazanabildiğine ilişkin ilginç bir örnek de terör örgütü üyeliği suçlamasıyla yargılanan bir öğretmenin savunmasında karşımıza çıkmıştı.
Öğretmen, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile farklı tarihlerde çekilmiş çok sayıda fotoğrafını mahkemeye sunmuştu. Bunlar rastlantısal karşılaşmalarda çekilmiş görüntüler değildi. Cumhurbaşkanı, öğretmeni mesleki başarıları nedeniyle farklı zamanlarda ödüllendirmiş, fotoğraflar da bu ödül törenlerinde çekilmişti. Öğretmen, bu görüntüleri örgüt üyesi olmadığının kanıtı olarak kullanıyordu.
İlk bakışta Cumhurbaşkanı tarafından ödüllendirilmenin terör örgütü üyeliği suçlamasıyla ne ilgisi olduğu sorulabilir. Gerçekten de bir kişinin geçmişte devlet tarafından ödüllendirilmesi, daha sonra herhangi bir suç işleyemeyeceği anlamına gelmez. Ancak fotoğrafların sıradan bir hatıra görüntüsünden farklı olarak belirli ödüllendirme işlemlerini belgelediği de gözden kaçırılmamalıdır.
Eğer suçlama, öğretmenin ödüllendirildiği dönemdeki mesleki veya toplumsal faaliyetleriyle bağlantılıysa, devletin aynı dönemde bu faaliyetleri hangi gerekçelerle takdir ettiği savunma bakımından önem kazanabilir. Burada araştırılması gereken, Cumhurbaşkanı ile fotoğrafın bulunması değil, ödüllendirmenin konusu, tarihi ve isnat edilen eylemlerle ilişkisidir.
Fakat fotoğrafların savunmada kullanılmasının başka bir anlamı daha var. Sanık, kendisine yöneltilen suçlamanın karşısına devletin en yüksek makamından gördüğü geçmiş takdiri çıkarıyordu. Devletin kendisini bir zamanlar ödüllendirdiğini gösteren görüntülerin, şimdi aynı devletin yargı organları önünde lehine bir kanaat oluşturabileceğini düşünüyordu.
Bunun siyasal otoriteye duyulan güvenden mi, ödüllendirmenin somut delil değerinden mi, yoksa her ikisinden mi kaynaklandığını kesin olarak bilemeyiz. Ancak fotoğrafın bu şekilde kullanılması, yargılama kültürümüz üzerinde düşünmeye değer.
Savcı odasında fotoğraf çektiren avukat, bu görüntünün başkalarında kendisine ilişkin olumlu bir nüfuz algısı oluşturmasını isteyebilir. Cumhurbaşkanıyla fotoğrafı bulunan sanık ise aynı sembolik otoritenin kendisini suçlamalardan koruyacağını umabilir. Birinci durumda fotoğrafın toplumsal avantaj sağlaması, ikinci durumda yargısal kanaati etkilemesi beklenmektedir.
Hukuk her iki durumda da fotoğrafın gerçek anlamını araştırmak zorundadır. Bir insanı iktidara yakın görünmesi nedeniyle suçlu saymak ne kadar yanlışsa, aynı yakınlık nedeniyle suçsuz kabul etmek de o kadar yanlıştır.
Makam Ziyaretleri: Fotoğraf İçin Ziyaret mi, Ziyaret İçin Fotoğraf mı?
Son yıllarda internet haber sitelerinde ve kamu kurumlarının sosyal medya hesaplarında karşılaştığımız makam ziyaretlerinin sayısı ve görünürlüğü dikkat çekiyor. Başsavcılar, valiler, belediye başkanları, milletvekilleri, çeşitli kurum yöneticileri, baro temsilcileri ve meslek örgütlerinin yöneticileri birbirlerini ziyaret ediyor. Hemen her ziyaret fotoğraflarla belgeleniyor ve çoğu zaman birbirine benzeyen kısa açıklamalarla kamuoyuna duyuruluyor.
Haberlerde sıklıkla tanışıldığı, istişarelerde bulunulduğu, kurumlar arası iş birliğinin değerlendirildiği ve iyi dileklerin paylaşıldığı belirtiliyor. Ziyaretin sonunda bazen plaket, bazen çiçek, bazen de başka bir hediye veriliyor. Elbette kurum yöneticilerinin birbirleriyle görüşmelerinde olağan dışı bir durum yok. Kamu hizmetlerinin gereği gibi yürütülebilmesi için bu görüşmeler yararlı da olabilir. Ancak görüşmenin içeriği hakkında yeterli bilgi verilmezken fotoğrafın mutlaka yayımlanması, üzerinde durulması gereken ayrı bir toplumsal alışkanlık.
26 Ekim 2026 tarihinde yayımlanan bir haberde, Elazığ'a atanan hâkim ve savcı yardımcılarının Vali Numan Hatipoğlu'nu makamında ziyaret ettikleri anlatılıyordu. Haberin başlığı, ziyareti kritik olarak nitelendiriyordu. Oysa haberin içeriğinde tanışma, istişare, kurumlar arası koordinasyon ve başarı dileklerinden söz ediliyordu. Ziyaret yine bir hatıra fotoğrafıyla tamamlanmıştı.
Bu ziyareti hukuka aykırı bulduğum için anlatmıyorum. Mesleğe yeni başlayan hâkim ve savcı yardımcılarının valiyle görüşmelerinde kendiliğinden bir sakınca bulunduğunu da düşünmüyorum. Ancak ziyaretin neden kritik sayıldığını ve neden bir haber hâline getirildiğini merak ediyorum.
Makam ziyaretlerinde iki yönlü bir sembolik alışveriş gerçekleşiyor olabilir. Makam sahibi, ziyaret edilmiş olmanın sağladığı itibarı; ziyaretçi ise o makama kabul edilmiş olmanın sağladığı itibarı sergiliyor. Fotoğraf her iki tarafın da bu karşılaşmadan elde ettiği sembolik kazancı görünür kılıyor.
Bourdieu'nün fotoğrafın toplumsal kullanımlarını konu alan çalışmalarında ortaya koyduğu yaklaşım burada aydınlatıcıdır. Fotoğrafın çekilmesi, özellikle törenlerde ve toplumsal karşılaşmalarda, grubun kendisini nasıl görmek ve göstermek istediğiyle ilgilidir. Fotoğrafın estetik değeri ikinci planda kalabilir; asıl işlevi bir ilişkinin, aidiyetin veya toplumsal konumun belgelenmesidir.
Makam ziyaretlerinde de benzer bir durumla karşılaşıyoruz. Fotoğraf, görüşmenin sonucu olarak çekildiği kadar, zamanla görüşmenin en görünür ürünü hâline gelebiliyor. Kamuoyuna duyurulan şey çoğu zaman yapılan işten ziyade, ziyaretin kendisi oluyor.
Bu noktada makam ziyaretlerinin hepsinin gösteriş amacı taşıdığını söylemek haksızlık olur. Ancak ziyaret haberlerinin dilindeki benzerlik ve fotoğrafın merkezî konumu, kamu kurumlarının faaliyetlerini topluma sunma biçimine ilişkin yerleşik bir kültüre işaret ediyor.
Adliyede Bakan Heyecanı
4 Ocak 2024 tarihinde yayımlanan bir haberin başlığı, üzerinde durduğumuz meseleyi oldukça iyi anlatıyordu: Adliyede Bakan Heyecanı.
Habere göre dönemin Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, İstanbul Anadolu Adliyesini ziyaret etmişti. Bakanı, başsavcı, adalet komisyonu başkanı, başsavcıvekilleri, savcılar ve çeşitli adliyelerden gelen üst düzey yargı görevlileri karşılamıştı. Çiçek sunulmuş, plaket takdim edilmiş, görüşmeler gerçekleştirilmiş ve günün anısına fotoğraflar çekilmişti. Bakanın hâkim ve savcılarla bir araya geldiği toplantılar da yapılmıştı.
Burada ilk dikkatimi çeken, haberin başlığındaki heyecan kelimesi oldu. Adalet Bakanının adliyeyi ziyaret etmesi neden heyecan yaratır? Bakanın adliye binaları, personel ihtiyacı, bütçe ve yargı hizmetlerinin idari sorunlarıyla ilgilenmesi elbette görevinin gereğidir. Adliye yöneticilerinin bu konularda bakanla görüşmesinde de bir sakınca bulunmaz.
Fakat adliye, herhangi bir bakanlığın taşra teşkilatındaki sıradan bir hizmet birimi değildir. Aynı binada çalışan hâkim, savcı ve adalet personelinin idari ve hukuki konumları birbirinden farklıdır. Özellikle hâkim, yargı yetkisini kullanırken yürütme organından bağımsızdır. Bu bağımsızlık, mahkeme kararının verilmesi sırasında geçerli olan dar bir güvence olarak düşünülemez.
Yaklaşık kırk yıllık meslek hayatımda yargı kültüründeki bazı değişimleri gözlemleme imkânım oldu. Hatırladığım kadarıyla eskiden hâkimler, adliyeye gelen Adalet Bakanını karşılamak için kapıya çıkmazlardı. Bakanın adliyeye gelmesi elbette mümkündü; fakat hâkimin yürütme organının bir mensubunu karşılayan idari personel gibi davranmamasına ilişkin bir mesleki mesafe gözetilirdi.
Geçmişte yargının bugünkünden daha bağımsız olduğunu iddia ediyor değilim. Yargının bağımsızlığıyla ilgili sorunların tarihi oldukça eski. Ancak kurumsal bağımsızlığın gündelik davranışlara yansıması bakımından bazı teamüllerin önem taşıdığını düşünüyorum.
Anayasa'nın 138. maddesinde hâkimlerin görevlerinde bağımsız oldukları belirtilir. Bu kuralın karşılığı, yalnızca hâkime emir ve talimat verilmesinin yasaklanması değildir. Hâkimin yürütme karşısındaki konumunun kurumsal ilişkilerde de belirgin olması gerekir. Bir bakanın mahkemeyi veya hâkimi ziyaret etmesi ile hâkimin bakanı karşılamak için protokol sırasına girmesi arasında bu bakımdan sembolik bir fark bulunmaktadır.
Elbette bir hâkimin bakanı karşılaması, onun bağımsızlığını kaybettiğini kanıtlamaz. Aynı şekilde karşılamaya katılmayan her hâkimin bağımsız olduğundan da söz edemeyiz. Ancak kurumsal davranışların yargı kültürü üzerinde etkili olduğunu inkâr etmek mümkün değildir.
Yargı bağımsızlığının hukuki güvenceleri kadar, bir de kültürel koşulları vardır. Hukuki güvenceler anayasa ve kanunlarla düzenlenir. Kültürel koşullar ise mesleki sosyalleşme, alışkanlıklar, törenler, protokol ilişkileri ve kuşaktan kuşağa aktarılan davranış biçimleriyle oluşur.
Hâkim ve savcı yardımcılarının valiyi makamında ziyaret etmeleri ile hâkim ve savcıların Adalet Bakanını törenle karşılamaları bu açıdan birlikte değerlendirilebilir. Bunlardan herhangi birinin tek başına yargı bağımsızlığını ihlal ettiğini söylemek doğru olmaz. Ancak hepsi, yargı mensuplarının diğer devlet organlarıyla ilişkilerinde nasıl bir kurumsal kimlik geliştirdiklerini anlamak bakımından önemlidir.
Bir mesleğin kültürü, mensuplarına anlatılan ilkelerden olduğu kadar, onlara gösterilen davranışlardan da oluşur. Mesleğe yeni başlayan hâkim, kıdemli meslektaşlarının hangi makamlara nasıl davrandığını gözlemler. Bu davranışlar zamanla olağanlaşır, sorgulanmaz hâle gelir ve sonraki kuşaklara aktarılır.
Fotoğraf da bu aktarımın görsel belleğine dönüşür.
Fotoğrafın Dışında Kalan Avukatlar
Makam fotoğraflarının düşündürücü bir başka tarafı, fotoğrafın dışında kalan avukatlardır.
Günümüzde bazı adliyelerde avukatın dosya savcısıyla görüşmesi bile ciddi bir uğraş gerektiriyor. Savcının odasına ulaşmadan önce güvenlik görevlileriyle, kalem personeliyle ve çeşitli idari engellerle karşılaşılıyor. Görüşme taleplerinin iletilmesi, kabul edilmesi ve savcının birkaç dakika zaman ayırması bazen uzun bir bekleyişin sonunda mümkün olabiliyor.
Büyük bir baronun başkanının bile avukatların sorunlarını görüşmek üzere yaptığı randevu taleplerine karşılık alamadığından yakındığını duyduğumuzu hatırlıyorum. Bir başka meslektaşımızın, tutuklu müvekkillerinin dosyası hakkında savcıyla görüşebilmek için adliye koridorlarında yaşadığı güçlükleri kamuoyuyla paylaştığı da oldu.
Şimdi bu gündelik meslek hayatının karşısına savcı odasında rahatça fotoğraf çektiren bir avukatın görüntüsünü koyduğumuzda, fotoğraf farklı bir anlam kazanıyor.
Buradaki sorun, avukatın savcıyla görüşmesi değildir. Avukatın savcıyla görüşebilmesi, mesleki faaliyetinin doğal bir parçasıdır. Üstelik savunmanın etkili olabilmesi bakımından çoğu zaman zorunludur. Sorun, bu görüşmenin sıradan bir mesleki hak olmaktan çıkıp özel erişim imkânı olarak algılanabilmesidir.
Herkesin olağan biçimde girebildiği bir makam odasında çekilen fotoğrafın fazla bir gösteriş değeri bulunmaz. Ancak çoğu avukatın girmekte zorlandığı bir odaya kabul edildiğinizi gösteren fotoğraf, ister istemez farklı bir anlam taşır.
O hâlde makam fotoğraflarının sembolik değerini artıran etkenlerden biri de kurumsal erişimin eşit ve öngörülebilir olmamasıdır. Bir avukatın savcıyla görüşmesinin olağan karşılandığı, erişimin kişisel ilişkilere değil mesleki gerekçelere bağlı olduğu bir yargı düzeninde, savcı odasında fotoğraf çektirmiş olmakla övünmenin de fazla bir anlamı kalmayacaktır.
Fotoğrafta görünmeyen avukatların hikâyesi, bazen fotoğraftaki kişilerinkinden daha açıklayıcıdır.
Fotoğraf Delil Olabilir mi?
Fotoğrafın iktidar ilişkileri içerisindeki işleviyle ceza yargılamasındaki delil değerini birbirinden ayırmak gerekiyor.
Bir fotoğraf, çekildiği yer ve zamanda belirli kişilerin bir arada bulunduğunu gösterebilir. Görüntünün gerçekliği, çekildiği tarih, bağlamı, üzerinde değişiklik yapılıp yapılmadığı ve hangi olguyu ispatlamak için sunulduğu ayrıca değerlendirilmelidir. Birlikte bulunma olgusundan doğrudan doğruya suç ortaklığı, örgüt üyeliği veya hukuka aykırı nüfuz ilişkisi sonucu çıkarılamaz.
Ceza muhakemesinde CMK'nın 217. maddesi, hükmün hukuka uygun biçimde elde edilmiş ve duruşmada tartışılmış delillere dayanmasını gerektirir. Hâkim delilleri vicdani kanaatiyle değerlendirse de bu kanaat, varsayımların veya kişisel izlenimlerin sınırsız biçimde hükme dönüştürülmesi anlamına gelmez. Suçun kanuni unsurlarının somut olgularla ortaya konulması gerekir.
Fotoğrafın tehlikeli taraflarından biri, kolayca güçlü bir ilk izlenim oluşturmasıdır. Görüntü, açıklamadan önce gelir. Fotoğraftaki kişiler arasındaki mesafe, mimikler, duruşlar ve mekân, izleyicide hızlı bir kanaat meydana getirebilir. Daniel Kahneman'ın hızlı ve sezgisel düşünme süreçlerine ilişkin açıklamalarını hatırladığımızda, görüntülerin böyle bir etki yaratması şaşırtıcı değildir.
Bir siyasetçiyle fotoğrafı bulunan şüpheliyi iktidara yakın, bir suç örgütü yöneticisiyle fotoğrafı bulunan siyasetçiyi suçla bağlantılı, bir savcıyla fotoğrafı bulunan avukatı nüfuz sahibi olarak değerlendirmek oldukça kolaydır. Oysa bu yargıların her biri fotoğrafın gösterdiği olguların ötesine geçen çıkarımlar içerir.
Yargılamanın görevi, görüntünün uyandırdığı ilk izlenimi hukuki kanaat yerine koymak değildir. Fotoğrafı da diğer bütün deliller gibi içeriği, bağlamı ve ispat gücü bakımından değerlendirmektir.
Bununla birlikte fotoğrafın mahkeme salonu dışındaki toplumsal etkisini göz ardı edemeyiz. Hukuken suç ortaklığını kanıtlamayan bir görüntü, kamuoyunda suç ortaklığına ilişkin güçlü bir kanaat doğurabilir. Hukuken masumiyeti kanıtlamayan başka bir görüntü ise kişiye güvenilirlik veya dokunulmazlık izlenimi kazandırabilir.
İşte fotoğrafın hukuki değeriyle sembolik gücü arasındaki ayrım burada belirginleşiyor.
Yargının Fotoğrafı
Fotoğraflara bakarak bir toplumun iktidar ilişkilerini bütünüyle açıklamak mümkün değil. Ancak fotoğrafların ne zaman, nerede, kimlerle ve hangi amaçlarla çekildiği; kimler tarafından dolaşıma sokulduğu ve izleyicilerin onlara nasıl anlamlar yüklediği incelendiğinde, toplumsal hayatın başka türlü fark edilmeyen bazı özellikleri görünür hâle gelebilir.
Savcı odasında fotoğraf çektiren avukat, siyasetçiyle aynı karede görünmek isteyen iş insanı, Cumhurbaşkanından aldığı başarı ödüllerinin fotoğraflarını mahkemeye sunan sanık, valiyi ziyaret eden hâkim ve savcı yardımcıları, adliyeye gelen bakanı karşılayan yargı mensupları... Bunların birbirinden farklı amaçları, hukuki konumları ve toplumsal ilişkileri bulunuyor. Hepsini aynı niyetle hareket etmiş gibi değerlendirmek yanlış olur. Ancak fotoğrafın bu farklı ilişkilerde oynadığı rol, ortak bir düşünce alanı açıyor.
O da iktidarın yalnızca hukuki yetkiler ve maddi imkânlarla değil, görüntüler ve semboller aracılığıyla da temsil edilmesidir.
Hukuk düzeni bakımından fotoğrafın asıl önemi, kanıtladığı olguyla sınırlıdır. Sosyolojik bakımdan ise fotoğrafın etkisi, insanların ona yüklediği anlamlara kadar uzanır. Bu iki düzey arasındaki farkı gözetmediğimizde, bazen fotoğraftan suç üretir, bazen de fotoğrafa suçsuzluk güvencesi muamelesi yaparız.
Yargı bağımsızlığı konusunda da benzer bir dikkat gerekiyor. Bir bakanla fotoğraf çektiren hâkimin bağımsızlığını kaybettiğini söyleyemeyiz. Ancak yargı mensuplarının yürütme organı temsilcileriyle kurdukları ilişkilerin sürekli belirli törenler ve görüntüler üzerinden sunulmasının, yargının kurumsal kimliği ve kamuoyu tarafından algılanışı üzerinde etkileri olabileceğini de düşünmeliyiz.
Yargıya duyulan güvenin oluşmasında mahkeme kararları kadar, yargı mensuplarının gündelik mesleki davranışları da rol oynar. Bir hâkimin bağımsızlığı, verdiği kararla sınanır; fakat bağımsızlığına ilişkin toplumsal algı, karar vermediği zamanlarda nasıl davrandığından da etkilenir.
Bu nedenle makam odalarında çekilmiş fotoğrafları yalnızca fotoğraftaki kişilerin hatıraları olarak görmüyorum. Onlar, aynı zamanda bir dönemin kurumsal ilişkilerini, mesleki alışkanlıklarını, otorite anlayışını ve toplumsal beklentilerini belgeleyen görüntülerdir.
Belki de yıllar sonra bugünün adliye fotoğraflarına bakanlar, hangi hâkimin veya savcının hangi bakanla fotoğraf çektirdiğinden çok, yargı ile yürütme arasındaki ilişkilerin neden bu kadar çok fotoğrafla belgelenme ihtiyacı duyulduğunu merak edeceklerdir.
Next