1978 yılında İngiliz filozof A. J. Ayer, BBC'de Bryan Magee'nin konuğu olduğu bir söyleşide, gençlik yıllarında en önemli savunucularından biri olduğu mantıksal pozitivizm hakkında çarpıcı bir değerlendirme yapmıştı. Bir dönemin felsefe dünyasında büyük etki yaratan bu düşünce akımının en önemli kusuru sorulduğunda verdiği cevap oldukça şaşırtıcıydı:
"Sanırım en büyük kusuru, neredeyse tamamının yanlış olmasıydı."
Ayer, felsefi kariyerinin önemli bir bölümünü üzerine inşa ettiği, kitaplar yazdığı ve yıllarca savunduğu bir düşünce sisteminden söz ediyordu. Mantıksal pozitivizmin bilgiye, anlamlı önermelere ve doğrulanabilirliğe ilişkin temel kabullerinin ciddi sorunlar taşıdığını kabul ediyordu. Üstelik bunu yaparken bütün düşünsel geçmişini reddetmiyor, yaklaşımın bazı yönlerini hala değerli bulduğunu da belirtiyordu.
Bu sözleri önemli kılan, bir felsefi teorinin yanlışlığından çok, onu yıllarca savunan kişinin kendi düşünceleriyle yüzleşebilmesiydi.
Bir düşünceyi savunmak kolaydır. Ancak o düşünce üzerine bir kariyer, itibar ve dünya görüşü inşa ettikten sonra yanlışlarını kabul etmek çok daha zordur. Bu durum yalnızca insanlar için değil, kurumlar için de geçerlidir. Kurumlar da geçmiş kararlarını savunmaya, yanlışlarını gerekçelendirmeye ve mevcut konumlarını korumaya eğilimlidir.
Ayer'in bu özeleştirisi, bugün Türkiye'deki yargı uygulamaları bakımından da önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Yargı, kendi yanlışlarıyla yüzleşebiliyor mu?
Hukuk sistemlerinin hata yapması mümkündür. Mahkemeler delilleri yanlış değerlendirebilir, hukuki kuralları hatalı yorumlayabilir veya temel hakları ihlal eden kararlar verebilir. İstinaf, temyiz, bireysel başvuru ve yargılamanın yenilenmesi gibi mekanizmaların varlık nedeni de bu ihtimallerdir. Hukuk düzeni, yargısal kararların mutlak doğrular olmadığını kabul ettiği için bunların denetlenmesini ve gerektiğinde düzeltilmesini öngörmüştür.
Ancak Türkiye'de uzun süredir yaşanan bazı yargısal tartışmalar, meselenin yalnızca hatalı karar verilmesinden ibaret olmadığını gösteriyor. Özellikle yüksek mahkeme kararlarının bağlayıcılığı ve insan hakları ihlallerinin giderilmesi konusunda karşılaşılan sorunlar, hukuk devletinin temel ilkeleri bakımından ciddi bir tartışmayı gerekli kılıyor.
Anayasa'nın 153. maddesi, Anayasa Mahkemesi kararlarının yargı organlarını da bağladığını açıkça düzenliyor. Buna rağmen bazı ihlal kararlarının uygulanması konusunda yaşanan uyuşmazlıklar, sorunun her zaman kanunların belirsizliğinden kaynaklanmadığını gösteriyor. Bazen sorun, açık bir anayasal yükümlülüğün yerine getirilmemesidir.
Benzer bir mesele Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmasında da karşımıza çıkıyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 46. maddesi uyarınca devletler, taraf oldukları davalarda verilen kesinleşmiş AİHM kararlarına uymakla yükümlüdür. Ancak ihlal kararının verilmesi ile ihlalin sonuçlarının gerçekten giderilmesi her zaman aynı şey değildir. Özellikle yeniden yargılama süreçlerinde, ihlale neden olan hukuki değerlendirmelerin sürdürülmesi veya aynı sorunların benzer dosyalarda tekrarlanması, bu yükümlülüğün nasıl yerine getirildiği sorusunu gündeme getiriyor.
Elbette yüksek mahkemelerin kararları da hukuki açıdan eleştirilebilir. Mahkemeler arasında yorum farklılıkları bulunabilir, içtihatlar değişebilir. Ancak bir kararın hukuken tartışılması ile bağlayıcılığının reddedilmesi birbirinden farklıdır. Yargı bağımsızlığı, hakime hukukun dışında hareket etme serbestisi değil, hukuka uygun karar verebilmesi için güvence sağlar.
Bu sorunlar, Türkiye'de yıllardır devam eden yargı reformları tartışmasını da farklı bir açıdan değerlendirmeyi gerektiriyor.
Neredeyse her dönemde yeni reform paketleri açıklanıyor, kanunlar değiştiriliyor, yargının işleyişine ilişkin yeni düzenlemeler yapılıyor. Kuşkusuz mevzuatın geliştirilmesi, yargılamaların hızlandırılması ve kurumsal kapasitenin artırılması önemlidir. Ancak mevcut hukuki güvencelerin uygulanmadığı yerde, yalnızca yeni düzenlemeler yapılması kalıcı bir çözüm sağlamaz.
Hukuk devletinin sorunu her zaman kural eksikliği değildir; bazen mevcut kuralların uygulanmamasıdır.
Bu nedenle yargı reformlarının başarısı, çıkarılan kanunların veya açıklanan hedeflerin sayısıyla değil, hukuk sisteminde yarattığı somut sonuçlarla değerlendirilmelidir. Temel hak ihlalleri ne ölçüde gideriliyor? Benzer ihlallerin tekrarlanmasını önlemek için hangi tedbirler alınıyor? Yargı kararlarının uygulanmasında karşılaşılan sorunlar gerçekten ortadan kaldırılıyor mu?
Bu soruların cevapları, yapılan reformların gerçek etkisini ortaya koyacaktır.
Üstelik yargısal hataların sonuçları, yalnızca karar metinleriyle sınırlı değildir. Hukuka aykırı biçimde özgürlüğünden yoksun bırakılan, yıllarca süren yargılama nedeniyle hayatı altüst olan veya temel hakları ihlal edilen bir insan bakımından adalet, yalnızca ihlalin tespit edilmesinden ibaret olamaz. Hukukun görevi, ihlali belirlemek kadar, sonuçlarını mümkün olduğu ölçüde gidermektir.
Bu noktada yargının kurumsal itibarı ile yanlış kararların kabul edilmesi arasında bir karşıtlık bulunmadığını da hatırlamak gerekiyor. Hatalı kararların düzeltilmesi, yargının otoritesini zayıflatmaz. Aksine, hukuki denetim mekanizmalarının işlerliğini ve hukuk düzeninin güvenilirliğini gösterir. Yargının saygınlığı, kararlarının tartışılmaz olmasından değil, hukuka uygunluğunun güvence altına alınmasından doğar.
Bir gün Türkiye'de yaşanan yargı krizlerinin, uygulanmayan yüksek mahkeme kararlarının, giderilmeyen hak ihlallerinin ve ardı arkası kesilmeyen reform girişimlerinin kapsamlı bir muhasebesi mutlaka yapılacaktır.
O gün, geçmişin ve bugünün karar vericilerine, yıllarca savundukları ve sürdürdükleri yargı uygulamalarına ilişkin şu soru sorulacaktır:
"Sizce bu sistemin en büyük kusuru neydi?"
Kim bilir, belki de tarihin önünde verilebilecek en dürüst cevap, Ayer'in yıllar önce kendi düşünce sistemi hakkında söylediklerinden farklı olmayacaktır:
"Sanırım en büyük kusuru, neredeyse tamamının yanlış olmasıydı."
Türkiye'nin ihtiyacı, her soruna yeni bir kanun, her krize yeni bir reform paketi üretmekten önce, mevcut hukukun gereklerini yerine getirebilen, kendi yanlışlarıyla yüzleşebilen ve bu yanlışların sonuçlarını giderebilen bir yargı düzenidir.
Çünkü adalet, hiç yanılmamak değil; yanlışı kabul edebilmek ve onu düzeltebilmektir.
Next