Bir müvekkilim, örgüt üyeliği suçlamasıyla tutuklanmış, on dört ay cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edilmişti. Yargılama sonunda beraat etti. Kendisiyle, özgürlüğünden yoksun bırakan süreç nedeniyle tazminat talebinde bulunabileceğimizi konuşurken söylediği cümle hâlâ aklımdadır:

“Ne olur bana bulaşmasınlar da ben hiçbir şey istemiyorum.”

Bir avukat olarak hukuki süreç diyorsunuz, hakkınız diyorsunuz, uğradığınız haksızlık nedeniyle başvurabileceğiniz bir yol olduğunu anlatıyorsunuz. Müvekkiliniz ise yeniden açılacak bir dosyadan, gelecek bir tebligattan, hatırlanacak cezaevi günlerinden ve belki tekrar başlayacak bir korkudan bahsediyor.

On dört ayın, ailesinden ayrı geçirilen günlerin, kaybedilen işin, bozulan sağlığın ve taşınan damganın ardından, uğradığı haksızlığın giderilmesini sağlayabilecek bir hakkı kullanmak istemiyor. Çünkü o hakkın peşinden gitmenin bir bedeli olacağından endişe ediyor.

Bu cümlenin ağırlığını, o endişenin içinden geçmemiş birinin anlamasının kolay olmadığını düşünüyorum. Bir insanın “Hakkımı istiyorum” demek yerine “Yeter ki benimle uğraşmasınlar” demesi, üzerinde uzun uzun düşünmemiz gereken bir durum.

İnsanın hak arayacak gücü de tükenebilir

Hukuki süreçleri çoğu zaman dilekçeler, süreler, duruşmalar ve kararlar üzerinden anlatıyoruz. Oysa her dosyanın içinde bir insanın bekleyişi var. Telefon çaldığında duyduğu tedirginlik, kapı ziline yüklediği anlam, çocuğunun sorusuna cevap veremediği bir akşam var.

Bir karar çıkıyor, itiraz ediliyor. İtiraz reddediliyor, başka bir başvuru hazırlanıyor. Aylar geçiyor, yıllar geçiyor. İnsan aynı olayları tekrar tekrar anlatıyor; aynı haksızlığı farklı makamlara yeniden açıklamaya çalışıyor.

Bir süre sonra yalnızca sonucu beklemekten yorulmuyor. Umutlanmaktan, hazırlanıp hayal kırıklığına uğramaktan, hayatının sürekli dosyanın bir sonraki aşamasına bağlanmasından da yoruluyor.

“Hukuk yorgunluğu” derken kastettiğim bir tıbbi tanı değil; avukat olarak karşılaştığımız bu derin tükenmişlik hâli. İnsanın haklı olduğunu düşünmesine rağmen hakkının peşinden gidecek gücü kendisinde bulamaması.

Üstelik bu yorgunluğun bedelini yalnızca yargılanan kişi ödemiyor. Eşi, çocukları, anne ve babası da hayatlarını duruşma günlerine göre yaşamaya başlıyor. Dosyanın kapanması, bazen bütün aile için hayatın yeniden başlayabilmesinin şartı hâline geliyor.

“Nasıl olsa değişmeyecek” düşüncesi nereden geliyor?

Psikolojide olumsuz yaşantılar ile kişinin harekete geçme kapasitesi arasındaki ilişki uzun süredir araştırılıyor. “Öğrenilmiş çaresizlik” olarak bilinen araştırmalar, insanın çabasının sonuç doğurduğunu görmesinin önemine dikkat çekiyor. Bu araştırmalar hukuk uygulamasında karşılaştığımız bir sorunu düşünmemize de yardımcı oluyor: İnsan defalarca konuştuğu halde dinlenmediğini, belge sunduğu halde değerlendirilmediğini, itiraz ettiği halde karşılık alamadığını düşünüyorsa, bir sonraki başvuruya hangi beklentiyle yaklaşır?

“Bu kez sonuç alabilirsiniz” demek, geçmişte defalarca hayal kırıklığı yaşamış birini ikna etmeye yetmeyebilir.

Her vazgeçişi çaresizlikle açıklamak da yanlış olur. Bazı insanlar yaşadıkları tecrübelerden hareketle, yeni bir sürecin kendilerine getireceği yükü değerlendirir ve geri çekilmeyi seçer. Bu tercih, içinde bulundukları şartlarda kendini koruma çabası olabilir.

Hak aramanın görünmeyen maliyeti

Bir davanın maliyeti sorulduğunda akla harç, avukatlık ücreti, bilirkişi gideri ve yol masrafı geliyor. Oysa hak aramanın bunların ötesinde maliyetleri var.

Yargılama sürecini öğrenmenin maliyeti, gerekli işlemleri yerine getirmenin maliyeti ve görünmeyen psikolojik maliyetler. Kişi hangi hakkının bulunduğunu, nereye ve ne zaman başvuracağını öğrenmek zorunda. Sonra belge toplaması, dilekçe hazırlatması, işlemleri takip etmesi gerekiyor. Bütün bunları yaparken korkusunu, utancını, öfkesini veya yeniden reddedilme endişesini de taşıyor.

Avukat açısından hazırlanması birkaç saat sürecek bir başvuru, müvekkil açısından yıllardır uzaklaşmaya çalıştığı bir döneme geri dönmek anlamına gelebiliyor.

Bu nedenle “Bir dilekçe daha vereceğiz” cümlesi, iki kişi için aynı anlama gelmiyor.

Mahkemelerde hakimler, savcılar değişir, dosya devredilir, süreç aynen devam eder. Devredilen dosyanın süjesi insan ise aynı dosyayla yaşlanır. Çocuğu büyür, bir yakınını kaybeder, sağlığı bozulur, ekonomik imkanları tükenir. Dosyanın kapağındaki tarih değişirken kişinin hayatında geri getirilemeyecek yıllar geçer. Hak aramaya erişimi değerlendirirken bu eşitsizliği de hesaba katmak gerekir.

“Temyiz etmek istemiyorum” demek size ne anlatır?

Bir insan, haksız yere cezalandırıldığını düşündüğü halde temyiz başvurusunda bulunmak istemeyecek noktaya gelebilir mi?

Evet, maalesef geliyor.

Dışarıdan bakıldığında anlaşılması zor bir tercih. Ortada itiraz edilebilecek bir karar varken neden vazgeçsin?

Çünkü onun zihninde başvuru, yeni bir mücadele döneminin başlangıcı. Yeniden beklemek, her şeyi yeniden yaşamak, dosyayı takip etmek, ailesine bir kez daha “Henüz bitmedi” demek anlamına geliyor.

Bazen “Artık uğraşmak istemiyorum” cümlesinin içinde yılların endişesi ve yorgunluğu bulunuyor. Bu tercihi hemen ilgisizlikle, bilgisizlikle veya mücadele eksikliğiyle açıklamak, kişinin yaşadıklarını gözden kaçırmak olur.

Başvurmamış olması, verilen kararı adil bulduğu anlamına gelmiyor. Bazen insan, haksızlığın sonuçlarıyla yaşamayı, yeniden hukuk sürecinin içine girmekten daha katlanılabilir buluyor. Acı olan da budur.

İhlal kararı geliyor, yorgunluk bitmiyor

Aynı durum, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden önemli bir ihlal kararı alan kişilerde de karşımıza çıkıyor.

Yıllarca süren mücadelenin sonunda yaşanan haksızlığın tespit edilmesi büyük bir kazanım. Fakat ihlalin niteliğine ve dosyanın durumuna göre, giderim için yeni bir başvuru ve yeni bir değerlendirme süreci gerekebiliyor.

Avukat, yargılamanın yenilenmesi imkanını anlatırken karşısındaki kişi yeniden aynı mahkemenin önüne çıkacak olmayı düşünüyor. Başvurusunun nasıl karşılanacağını bilmemesini endişesini duyuyor. Yeniden hedef haline gelmekten endişe ediyor. Bazen de artık hiçbir şeyin değişeceğine inanmıyor.

Burada üzerinde durmamız gereken soru şu: Bir insanın hakkının ihlal edildiğinin tespit edilmesinden sonra, giderime ulaşabilmek için taşıması gereken yükü nasıl azaltabiliriz?

Başvuru yollarını sağlamaktan daha önemlisi aynı haksızlığın giderilmesi için tekrar tekrar başvurma zorunluluğundan insanları kurtarmak.

Hak aramanın kendisi bir cezaya dönüşmemeli

Adalet sistemi, hak aramayı kolaylaştıracak şekilde işlemeli. İnsanlar hangi davranışın suç oluşturduğunu, nasıl bir yargılamayla karşılaşacağını ve savunmasının ciddiyetle değerlendirileceğini bilmeli. Sistem, insanı suçsuzluğunu tekrar tekrar kanıtlamak zorunda hissedeceği bir işleyişe sürüklememeli.

Özellikle özgürlüğünden yoksun bırakılmış, işini kaybetmiş veya yıllarca ceza tehdidi altında yaşamış bir kişiden sınırsız dayanıklılık beklenmez.

Avukatlara da sorumluluk düşüyor. Müvekkile başvuru yolunu göstermek kadar, o yolu neden yürümek istemediğini dinlemek gerekiyor. Hukuki ihtimalleri dürüstçe açıklamak, belirsizlikleri gizlememek, işlemleri mümkün olduğunca kolaylaştırmak ve kararına saygı göstermek gerekiyor.

Hak aramaya teşvik ederken, kişiye bir de yeterince mücadele etmediği duygusunu yüklememeliyiz. Haksızlığa uğrayan insanın omzuna, sistemin düzeltilmesi sorumluluğunun tamamını koyamayız.

Adalete güven, korkmadan talepte bulunabilmektir

“Bana bulaşmasınlar, ben hiçbir şey istemiyorum” diyen bir insanın sözlerinde yalnızca kişisel bir yorgunluk yok. Hak talep etmenin güvenli olduğuna ilişkin inancının ne kadar aşındığı da var.

Bir hukuk düzeninin başarısını değerlendirirken açılan davalara ve verilen kararlara bakıyoruz. Korktuğu, yorulduğu veya artık dayanamadığı için açılmayan davaları da düşünmeliyiz. Vazgeçilen temyizleri, yapılmayan tazminat başvurularını, ihlal kararına rağmen başlatılamayan yeni süreçleri…

Bunlar yargı istatistiklerinde görünmüyor. Fakat görünmemeleri, hak kaybının yaşanmadığı anlamına gelmiyor.

Çünkü bu işlerde sessizlik memnuniyet değil tükenmişliğin sesidir.

İnsanlar haklarını kullanabilmek için kahraman olmak zorunda kalmamalı. Adalet, en uzun süre dayanabilenlerin ulaşabildiği bir imkana da dönüşmemeli.