10 Mart 1793. Fransa’da devrim, savaş ve iç çatışmalarla kuşatılmıştı. Birkaç ay önce yaşanan Eylül katliamlarının hatırası hala canlıydı. Georges Danton, Konvansiyon kürsüsüne çıkarak olağanüstü bir mahkeme kurulmasını savundu ve tarihe geçen o cümleyi söyledi: “Halk korkunç olmasın diye biz korkunç olalım.”
Sokaktaki intikamı devletin denetimine almak, halkın cezalandırma talebini mahkemeye yönlendirmek istiyordu. Devrim Mahkemesi kuruldu. Altı ay sonra kabul edilen Şüpheliler Yasası, insanların özgürlüklerinden yoksun bırakılmasının alanını genişletti. Suç ile siyasi şüphe arasındaki sınır giderek silindi.
Bir yıl sonra Danton da aynı mahkemenin sanığıydı. Nisan 1794’te başlayan yargılamasında savunmasını sürdürmesi engellendi; 5 Nisan’da mahkum edildi ve aynı gün giyotine gönderildi. Kurulmasını savunduğu mekanizma, sonunda kendisine de yönelmişti.
Bugünün Türkiye’si ile devrim Fransa’sını eşitlemek mümkün değil. Ancak bu hikayenin hatırlattığı sorun güncelliğini koruyor: Kamuoyunun cezalandırma isteğini karşılamak için hukuki güvencelerden vazgeçildiğinde, o güvencelere yarın kimin ihtiyaç duyacağı bilinmez.
Tedbirden kamuoyunu tatmine
Ceza Muhakemesi Kanununa göre tutuklama bir ceza değil, bir koruma tedbiridir. CMK’nın 100. maddesi, kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin yanında bir tutuklama nedeninin bulunmasını arıyor. Kaçma veya delillere müdahale tehlikesi, bu değerlendirmenin temel unsurlarındandır. Tutuklamanın ayrıca ölçülü olması da gerekiyor. CMK’nın 101. maddesi de tutuklama isteminin ve kararının gerekçelendirilmesini, adli kontrolün neden yetersiz kalacağının açıklanmasını gerektiriyor.
Kağıt üzerindeki çerçeve bu şekilde. Kamuoyuna yansıyan birçok soruşturmada ise başka bir sıralamayla karşılaşıyoruz.
Önce hedef gösterme geliyor. Bir isim, henüz kamuoyunun bildiği somut bir suçlama bulunmadan belirli ekranlarda ve hesaplarda konuşulmaya başlanıyor. Söylentiler “kulis bilgisi”, doğrulanmamış iddialar “belge” diye sunuluyor. Kamuoyundaki hüküm, yargılamadan önce oluşuyor.
Ardından operasyon görüntüleri geliyor. Sabah baskınları, polis araçları, kelepçeler… Soruşturmanın hukuki gerekliliklerinden çok, görüntülerin yarattığı etki tartışılıyor. Henüz hakim önüne çıkmamış bir kişinin tutuklanacağı, kesin bir gelişmeymiş gibi aktarılabiliyor.
Sonra soruşturma evrakının seçilmiş parçaları haberleştiriliyor. İfade tutanakları ve dinleme kayıtları, bağlamlarından koparılarak kamuoyuna sunuluyor. Şüphelinin açıklamaları aynı görünürlüğe ulaşamadan, suçlama haber başlıklarında hükme dönüşüyor. İddianamenin aylarca hazırlanmadığı dosyalarda ise tutukluluk, henüz verilmemiş bir cezanın sonuçlarını doğuruyor.
Bu tartışmalarda sorulması gereken temel sorular geri planda kalıyor: İsnat edilen fiil tam olarak ne? Delil ne? Kişinin o fiille bağlantısı nasıl kuruluyor? Tutuklama neden gerekli? Daha hafif bir tedbir neden yeterli değil?
Bu soruların yerini “Kimden yana?” sorusu aldığında ise hukuk siyasi aidiyetlerin gerisine itilmiş oluyor.
Alıştırılan iştah
Yıllar içinde “Neden tutuklandı?” sorusunun yerini giderek “Neden hala tutuklanmadı?” sorusu aldı. Bir isim gündeme geldiği anda tutuklama talepleri yükseliyor. Dosyada ne bulunduğu, delillerin ne gösterdiği ve kişinin özgürlüğünün neden kısıtlanması gerektiği konuşulmuyor. Tutuklama beklentisini çoğu zaman kişinin sevilip sevilmediği belirliyor.
Bu tutum farklı siyasi çevrelerde görülebiliyor. Kendi tarafından biri suçlandığında masumiyet karinesini hatırlayanlar, karşı taraftan biri için aynı ilkeyi gereksiz bir engel sayabiliyor. Böylece herkesin hakkı olan bir güvence, yalnızca “bizimkilere” tanınan bir ayrıcalık gibi ele alınıyor.
Ancak tabiki iktidar temsilcilerinin suçluluğu peşinen ilan eden dili çok daha ağır sonuçlar doğuruyor. Danton’un hikayesi de bu tehlikeyi hatırlatıyor. Halkın intikam isteğini devlet eliyle denetim altına alma düşüncesi, hukuki güvenceler zayıfladığında siyasi tasfiyenin aracına dönüşebiliyor. Yargıdan beklenen kamuoyunu tatmin etmek olduğunda, tutuklama da gündemi yönetmenin bir yolu haline gelebiliyor.
İktidarın içinden bir isim
Fatma Betül Sayan Kaya’nın 6 Kasım’da tutuklanması, bu tartışmayı iktidarın kendi çevresine taşıdı. Bu kez hakkında ağır suçlamalar bulunan kişi, muhalif bir siyasetçi değil; eski bir bakan ve iktidar partisinin eski genel başkan yardımcısı.
Fon soruşturmasının iktidar partisinin üst yönetiminde görev yapmış bir isme uzanması, kuşkusuz siyasi sorumluluk tartışmasını da beraberinde getiriyor.
Suçlamalar ciddi. Kamuya açıklanmamış bilgiler kullanılarak sermaye piyasası işlemlerinden kazanç sağlandığı iddiası soruşturulmalı; suç sabit görülürse sorumlular cezalandırılmalı.
Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Sayan Kaya iki kez ifadeye çağrıldı ve adliyeye geldi. Çiftin malvarlığı üzerinde tedbir uygulanmasına yönelik işlemler yürütüldü. Kendisi ve eşi, yatırımlarından elde ettikleri kazanç olarak görünen tutarları belirlenen TMSF hesabına aktardıklarını beyan etti. Aynı soruşturmada eşi İlyas Kaya ile eski SPK Başkanı İbrahim Ömer Gönül hakkında ise yurt dışına çıkış yasağı ve imza yükümlülüğü uygulandı.
Bunların hiçbiri tek başına tutuklamayı hukuken imkansız kılmaz. Ancak her biri, tutuklamanın gerekli olup olmadığı değerlendirilirken cevap verilmesi gereken önemli olgulardır.
Çağrıldığında adliyeye gelen bir kişi bakımından kaçma tehlikesini gösteren hangi somut olgular bulunmaktadır? Finansal işlemlerin önemli bölümü kayıt altındayken, henüz toplanmamış hangi delile, nasıl müdahale edilebileceği düşünülmektedir? Varsa tanıklar üzerinde baskı kurulması tehlikesi neye dayanmaktadır? Bu riskler adli kontrol tedbirleriyle neden giderilememektedir?
Diğer şüpheliler için yeterli görülen adli kontrolün Sayan Kaya bakımından yetersiz kalması elbette mümkündür. Ancak bunun kişilere özgü, somut ve denetlenebilir gerekçelerle açıklanması gerekir. Aynı dosyada bulunmak herkese aynı tedbirin uygulanmasını zorunlu kılmadığı gibi, farklı tedbirler uygulanması da gerekçe yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.
Ortaya çıkan tablo, tutuklamanın hukuki bir zorunluluktan çok siyasi ihtiyaca cevap verip vermediği sorusunu doğuruyor. Skandalın siyasi maliyetinin bir isim üzerinde toplanması ihtimali de bu nedenle tartışmaya açıktır. Bu şüpheyi gidermenin yolu, kararın somut ve kişiselleştirilmiş hukuki gerekçesini ortaya koymaktır.
Hukuk kişiye göre uygulanınca
Kimileri bu tutuklamayı “Demek ki kimse dokunulmaz değilmiş” diyerek karşılıyor. Oysa dokunulmaz olmamak, hukuki güvencelerden yoksun olmak anlamına gelmez. Eski bir bakan da sıradan bir yurttaş da aynı tutuklama ölçütlerine tabidir.
İktidara yakın bir kişinin soruşturulması, yargının bağımsızlığını tek başına kanıtlamaz. Bunun ölçüsü; soruşturmanın siyasi konumdan bağımsız yürütülmesi, lehe ve aleyhe delillerin birlikte değerlendirilmesi ve özgürlüğü sınırlayan kararların hukuki zorunluluğa dayanmasıdır.
Muhalifler hakkında gerekçesiz tutuklamaya itiraz edip iktidarın içinden biri tutuklandığında susmak, savunduğumuz ilkeyi kendimizin zayıflatması olur. Benzer biçimde, kendi çevresi için lekelenmeme hakkını hatırlayıp siyasi rakibini peşinen suçlu ilan etmek de hukuka bağlılıkla açıklanamaz.
Danton’un hikayesinden çıkarılacak ders, güçlü kişilerin de bir gün güçsüz kalabileceğinden ibaret değildir. Asıl ders, insanların güvende yaşamasını sağlayanın siyasi konumları değil, herkes için geçerli hukuki güvenceler olduğudur.
Kamuoyunun öfkesi soruşturmanın konusu olabilir; tutuklamanın gerekçesi olamaz. Suç işleyenlerin hesap vermesini istemekle, suçlanan herkesin cezaevine gönderilmesini istemek arasında hukuk devletinin korumak zorunda olduğu bir sınır vardır.
Herkes için güvence olan, tutuklamanın yaygınlığı değil; özgürlüğün ancak hukuken gerekli olduğu somut biçimde gösterildiğinde sınırlandırılabilmesidir.
Next