OHAL bitti ama tahliye kararlarına savcılığın itirazı devam ediyor. Yargılamayı yapan mahkemenin özgürlük lehine verdiği karar, onu hiç görmeyen bir heyetin dosya üzerinden yaptığı incelemeyle geri alınabiliyor. Tahliye kararlarına itiraz yolu kaldırılmalı, düzenleme OHAL öncesindeki hâline döndürülmelidir.
Üç dosya, üç farklı insan, aynı senaryo
Bir mahkeme aylarca yargılama yapıyor. Sanığı dinliyor, tanıkları sorguluyor, delilleri tartışıyor; savcının mütalaasını ve savunmaları değerlendiriyor. Sonunda kişinin tahliyesine karar veriyor. Ardından savcılık itiraz ediyor ve yargılamayı yürütmeyen, sanığı hiç görmemiş başka bir mahkeme, dosya üzerinden yaptığı incelemeyle bu kararı birkaç satırlık matbu bir gerekçeyle kaldırıyor.
Bunu soyut bir ihtimal olarak yazmıyorum. Avukatlık pratiğimde, farklı dosyalarda aynı tabloyla tekrar tekrar karşılaştım, meslektaşlarım ve ceza yargılaması tecrübesi olanlar da karşılaşmıştır. Bunlardan üçü:
1. Yargılama sürerken: Bir dosyada, yargılamayı yürüten mahkeme aylar süren duruşmaların ardından sanığın tahliyesine karar verdi. Savcılık itiraz etti; itiraz mercii, sanığı hiç dinlemeden, dosya üzerinden tutuklama kararı verdi.
2. Mahkûmiyet hükmüyle birlikte: Başka bir dosyada mahkeme, hükmü kurarken verdiği cezayı bilerek sanığın tahliyesine karar verdi. Savcılığın itirazı üzerine başka bir heyet, yine dosya üzerinden, sanığı yeniden cezaevine gönderdi.
3. Ev hapsi kararı: Üçüncü bir dosyada, küçük çocukları olan bir anne aylarca tutuklu kaldıktan sonra mahkûmiyet hükmüyle tahliye edildi; yargılamayı yürüten mahkeme savcılığın itirazını da reddetti. İtiraz mercii ise tutuklama talebini reddettiği gerekçeyle, “konutu terk etmemek” şeklinde ev hapsine hükmetti.
Üç ayrı dosya, üç ayrı insan; ama sonuç aynı. Her birinde kişiyi aylarca dinleyen mahkeme serbest bıraktı, onu hiç dinlemeyen mahkeme, yargılamayı yapan mahkemeye rağmen karar verdi.
Bu uygulamayı yalnızca kanunda bir itiraz yolunun bulunmasıyla açıklamak yeterli değildir. Kanunun izin verdiği bir mekanizmanın özgürlük, adil yargılanma ve yargıya güven üzerindeki sonuçları muhakkak sorgulanmalıdır. Üstelik söz konusu düzenleme, olağanüstü hâl döneminde ceza muhakemesine yerleştirilmiş ve geri alınmamış bir değişikliktir.
İki kelimelik değişikliğin ağır sonucu
CMK m. 104/2, tutuklunun salıverilme istemine ilişkin kararlar bakımından eskiden yalnızca “Ret kararına itiraz edilebilir” diyordu. Yani itiraz, özgürlüğü talep edip reddedilen kişi için tanınmış bir güvenceydi.
24 Aralık 2017 tarihli 696 sayılı OHAL KHK’sinin 93. maddesi bu ifadeyi “Bu kararlara itiraz edilebilir” olarak değiştirdi. Düzenleme 2018’de 7079 sayılı Kanun’la aynı şekilde kabul edildi ve kalıcılaştı.
Böylece özgürlüğün korunmasına ilişkin bir hüküm, özgürlüğün yeniden kaldırılmasına açık dayanak sağlayan bir hükme dönüştürüldü.
Bu değişikliğin yapıldığı dönemin atmosferini de hatırlamak gerekir. Bazı mahkemelerin tahliye kararlarının ardından sosyal medyada “Bunlar nasıl tahliye edilir?” tepkisiyle kampanyalar yürütüldü; tahliye kararı veren heyetler hedef alındı. O dönemi takip eden bir avukat olarak hatırladığım, bu kampanyaların ardından tahliye kararlarına itirazı açıkça kapsayan düzenlemenin kısa süre içinde OHAL KHK’siyle yapılmasıdır.
Tutuklamanın istisnai bir tedbir olmaktan uzaklaştırıldığı, somut ve kişiye özgü gerekçeler yerine kalıp ifadelerle sürdürülebildiği bir ortamda öncelik, özgürlüğü koruyan güvenceleri güçlendirmek olmalıydı. Bunun yerine, yargılamayı yapan mahkemenin tahliye kararını kaldırmayı kolaylaştıran bir düzenleme yapıldı. Zaten yeterince korunmayan kişi özgürlüğü, bir de tahliyeden sonra yeniden tutuklanma tehdidiyle karşı karşıya bırakıldı.
OHAL ile ilgisi neydi?
Tahliye kararlarına karşı savcılığa tanınan itiraz düzenlemesi, OHAL’e yol açan olaylarla sınırlı değildir. Belirli suçlara veya olağanüstü hâlin süresine bağlanmamıştır. Ceza yargılamasının genel işleyişini değiştirmektedir.
Olağan dönemde de uygulanacak böyle bir değişikliğin OHAL kararnamesiyle yapılması doğru değildi. Kişi özgürlüğünü doğrudan ilgilendiren genel bir düzenleme, olağan yasama sürecinde, gerekliliği ve sonuçları tartışılarak ele alınmalıydı.
Bir an için değişikliğin o dönemde gerekli olduğunu kabul edelim. OHAL Temmuz 2018’de sona erdi; düzenleme ise hala yürürlükte. Olağanüstü dönemin sona ermesi, o dönemde getirilen özgürlük aleyhine değişikliklerin yeniden değerlendirilmesini gerektirmez miydi?
Düzenleme hangi sorunları doğuruyor?
Birincisi, yargılamayı yapan mahkeme, kaldırılan kararını kendisine karşı yapılmış bir müdahale olarak görüyor. Aylarca duruşma yapmış heyet, kararının başka bir mahkemece birkaç satırla kaldırıldığını görüyor. Üstelik bundan sonra, kendisinin kaldırılması gerekir dediği bu tutukluluğu her duruşmada yeniden incelemek de ona kalıyor. Yeniden tahliye ederse itiraz merciine direnç gösteriyormuş gibi görünüyor; etmezse kendi kanaatine aykırı karar vermiş oluyor.
İkincisi, duruşmada görülen dosyada görünmüyor. Sanığın tavrı, bir tanığın çapraz sorguda nasıl çelişkiye düştüğü, bir delilin duruşmada nasıl anlamını yitirdiği tutanağa birkaç satırla geçer. İtiraz mercii ise binlerce sayfalık dosyayı çoğunlukla incelemez, savcılığın bir iki sayfalık itiraz dilekçesi üzerinden değerlendirme yapar.
Üçüncüsü, özgürlük dosyanın hangi mahkemeye düştüğüne bağlı hâle geliyor. Benzer isnat ve benzer delillerle yargılanan iki sanıktan biri, itiraz mercii farklı olduğu için cezaevine dönüyor, diğeri evinde kalıyor. Adliye koridorlarında avukatlar artık “itiraz şu mahkemeye giderse tahliye kalmaz” diye konuşuyor. Özgürlüğün hukuki ölçütlerle değil, heyetlerin eğilimiyle tahmin edilebilir hâle gelmesi, başlı başına bir hukuk devleti sorunudur.
Dördüncüsü, savunma sürecin dışında kalıyor. Savcılığın itirazı çoğu savunmaya tebliğ edilmiyor; savunma itirazdan çoğunlukla ancak yeni tutuklama kararı çıktığında haberdar oluyor.
Beşincisi, kesinleşmemiş hüküm peşin bir cezaya dönüşüyor. İtiraz dilekçelerinde ve kararlarında en sık görülen gerekçe, “hükmedilen cezanın miktarı”dır. Oysa tahliye eden mahkeme o cezayı bizzat vermiş ve bilerek tahliye etmiştir. İstinaf ve temyiz yıllar sürebilir; bu sürede cezaevinde geçen her gün, kesinleşmemiş bir hükmün fiilen infazı anlamına gelir. Hüküm sonunda bozulursa o günleri kimse geri veremez.
Altıncısı, eskimiş olgular yeniden canlandırılıyor. Yargılamayı yapan mahkemenin aylarca tartışıp artık tutukluluk gerekçesi saymadığı bir olgu, dosyayı ilk kez değerlendiren heyetin elinde yeniden tutuklama gerekçesi gibi sunulabiliyor.
Yedincisi, mahkemeler tahliye kararı vermekten çekiniyor. Kararının itirazla bozulacağını düşünen bir heyet tahliye kararı vermemeyi tercih ediyor. Böylece tutukluluk, gerekli olduğu için değil, daha az tartışma yarattığı için tercih edilen seçeneğe dönüşüyor.
Sekizincisi, insanların yargıya güveni sarsılıyor. Tahliye haberiyle cezaevi kapısında bekleyen bir aile, birkaç gün sonra aynı kişinin yeniden alındığını görüyor. “Beni aylarca dinleyen mahkeme serbest bıraktı; beni hiç dinlemeyen mahkeme yeniden tutukladı” diyen bir insana yalnızca kanun maddesi göstermek yetmez. Bu insan artık hangi kararın gerçekten geçerli olduğuna güvenemez.
Bu uygulamaya artık son verilmeli
Çözüm ara formüllerde değil, OHAL öncesine dönüştedir. CMK m. 104/2 eski hâline getirilmeli, hüküm yeniden “Ret kararına itiraz edilebilir” şeklinde düzenlenmeli ve tahliye kararlarına karşı itiraz yolu kaldırılmalıdır. Bunun nedenleri açıktır:
· Mahkemenin tahliye ettiği kişi, aynı olguların başka bir heyetçe farklı değerlendirilmesi nedeniyle yeniden tutuklanmamalıdır.
· Tahliye sonrası yeniden tutuklama değerlendirmesi, yargılamayı yürüten görevli ve yetkili mahkeme tarafından yapılmalıdır.
· Yeniden tutuklamanın yol açtığı özgürlük kaybı ve zararlar, sonradan verilen tahliye kararıyla giderilemez.
· Mahkemeler, tahliye kararlarının başka bir heyetçe kaldırılacağı kaygısıyla tutukluluğu sürdürmeye yönelmemelidir.
· Kişinin özgürlüğü, aynı dosyayı değerlendiren heyetlerin daha ağır tedbiri tercih etme eğilimlerine bağlı olmamalıdır.
· Tahliyeye itirazın kaldırılması, sonradan ortaya çıkan somut riskler karşısında yeniden tutuklama değerlendirmesi yapılmasını engellemez.
Yalnızca 104. maddedeki ifadeyi eski hâline döndürmek de yetmez. CMK m. 105 ve ilgili itiraz hükümleri birlikte düzenlenmeli; tahliye kararlarına karşı itiraz edilemeyeceği kanunda açıkça belirtilmelidir.
Bu iş yalnızca yasama organına da bırakılamaz. Herkes üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmelidir. Özellikle barolar ve avukatlar, bu uygulamadan kaynaklanan sorunları raporlamalı; uygulamanın yaygınlığını ve doğurduğu hukuki sakıncaları görünür kılmalıdır.
Birbirinden bağımsız üç dosyada aynı sorunla karşılaşılması, mevcut sistemin bu sonucu üretmeye elverişli olduğunu gösteriyor. Mahkemelerin kararlarına ve birbirlerinin yargısal değerlendirmelerine duyulan güveni güçlendirmek istiyorsak, tahliye kararlarına itiraz yolunu kaldırmalı ve OHAL döneminde zayıflatılan özgürlük güvencesini yeniden sağlamalıyız.
Next