Soruşturma evresinde müdafilik yapmayı, sizin bir dakika, rakibinizin ise bir saat düşünme süresine sahip olduğu bir satranç maçı oynamaya benzetiyorum. Üstelik rakibiniz, oyunun kurallarını fiilen istediği gibi değiştirebilme gücüne de sahiptir. Satrançta oyuncular hiç değilse aynı tahtayı görür, taşların yerini bilir, yapılan hamleyi izler. Soruşturmada müdafi kimi zaman bu imkândan da yoksundur. Taşların bir bölümü kendisinden gizlenirken bir sonraki hamleyi seçmesi, bunu da gecikmeden yapması beklenir. Böyle bir maçta iyi satranç oynamayı bilmek, yenilmemek için yeterli olabilir mi?
Bir noktayı baştan açıklığa kavuşturmak gerekir. Cumhuriyet savcısı hukuken müdafinin rakibi değildir. CMK’nın 160. maddesi uyarınca şüphelinin lehine olan delilleri toplamak ve haklarını korumakla da yükümlüdür. Oyunun kurallarını değiştirme yetkisi ise ne savcıya ne kolluğa verilmiştir. Fakat kanunun tanıdığı bir hakkın kullanılmasını geciktirmek, dosyaya erişimi fiilen güçleştirmek, görüşme veya delil toplama taleplerini sonuçsuz bırakmak, kural değişmediği hâlde oyunun oynanma koşullarını değiştirebilir. Benzetmenin işaret ettiği şey, hukukî yetki değil, kuralların uygulanması üzerinde fiilen oluşan üstünlüktür.
Soruşturmanın başından itibaren bilgi ve delil toplama imkânlarına sahip olan kamu makamları ile soruşturmaya sonradan katılan müdafi arasında çoğu kez ciddi bir hazırlık farkı bulunur. Bunun üzerine zaman baskısı ve hakların kullanılmasındaki fiilî engeller eklendiğinde satranç tahtası iyice eğilir. Satrançta hatalı bir hamlenin bedeli oyunu kaybetmektir. Ceza soruşturmasında ise yanlış bir kararın bir insanın özgürlüğüne, itibarına ve sonraki savunma imkânlarına etkisi olabilir. Müdafiden özen beklemek elbette doğaldır; ancak o özeni gösterebileceği koşulların sağlanıp sağlanmadığını da sormak gerekir.
Bu güçlüğün görünür yanı kollukta ve savcılıkta karşılaşılan fiilî engellerdir. Müvekkille görüşebilmek için beklemek, dosyayı inceleyememek, savcıya ulaşamamak, bir delilin hemen toplanmasını sağlayamamak, kısıtlama kararı bulunmasa bile evraka fiilen erişememek… Bunlar avukatların günlük meslek hayatına yerleşmiş sorunlardır. Fakat benim üzerinde durmak istediğim çelişki biraz daha derindedir: Yıllarca sürecek bir yargılamada tartışılıp belki ancak kanun yolu incelemesiyle çözülebilecek meseleler hakkında, müdafi birkaç saat, bazen birkaç dakika içinde tutum almak zorundadır. Henüz hangi bilgiden yoksun olduğunu bile tam olarak bilmeden karar verir.
Henüz Bilinmeyen Bir Dosyada Karar Vermek
Telefon gelir; müvekkil gözaltındadır. Hangi suçtan şüphelenildiğini öğrenirsiniz. Suç adını öğrenmek, isnadın dayandığı olguları bilmek değildir. Kolluk birimine gittiğinizde soruşturmanın ne zamandır yürütüldüğünü, hangi ifadelerin alındığını, hangi teknik verilerin elde edildiğini veya müvekkilin adının dosyaya nasıl girdiğini bilmiyor olabilirsiniz. Kolluk ve savcılık bir süredir olay üzerinde çalışmış, delilleri toplamış, belirli ihtimalleri elemiş olabilir. Müdafi ise çoğu kez bu sürece en son katılan kişidir.
Görüşme imkânı bulduğunuz müvekkiliniz de dosyanın bütününü bilmez. Evinde arama yapılmış, telefonuna el konulmuş, yakınlarından haber alamamış olabilir. Korku, yorgunluk, öfke ve belirsizlik içindedir. Sizden açık bir cevap bekler: İfade vereyim mi, susayım mı? Şunu anlatırsam ne olur? Bu belgeyi hemen sunalım mı? Oysa soruların her biri, görülmemiş bir delille veya henüz öğrenilmemiş bir ifadeyle bağlantılı olabilir.
CMK’nın 149. maddesi müdafi yardımından yararlanmayı, 153. maddesi dosya inceleme ve örnek alma hakkını düzenler. Dosya inceleme yetkisinin kanunda öngörülen koşullarla sınırlandırılması mümkündür; ancak hukuken var olan yetkinin kullanılabilmesi ile onun zamanında, etkili biçimde kullanılabilmesi birbirinden farklıdır. Kısıtlama bulunmayan dosyada dahi çeşitli fiilî gerekçelerle erişimin gecikmesi savunmayı zayıflatabilir. Kısıtlama kararı varsa müdafiin bilgi eksikliği daha da belirginleşir. Bu koşullarda ondan, bilmediği delillerin doğurabileceği sonuçları hesaplaması beklenir.
Bu güçlük yalnızca kişisel bir tecrübe değil, savunmanın muhakemedeki konumuyla da ilgilidir. Simay Doğmuş’un soruşturma evresinde dosya inceleme yetkisini ele alan çalışmasının üzerinde durduğu mesele tam da budur: Bir yetkinin kanunda tanınması ile uygulamada etkili biçimde kullanılabilmesi birbirinden farklıdır. Mehmet Köker’in silahların eşitliğine ilişkin çalışması da eşitliği salt usulî hakların metinlerde karşılaştırılmasına indirgememenin gereğini ortaya koymaktadır. Fakat benim üzerinde durduğum sorun bir adım daha ileri gidiyor: Bilgiye zamanında erişemeyen müdafi, erişemediği bilgi hakkında da karar vermeye zorlanmaktadır.
CMK’nın 160. maddesi Cumhuriyet savcısına şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplama ve haklarını koruma görevi yükler. Normatif düzeyde soruşturmanın yalnızca suçlayıcı deliller etrafında yürütülmemesi gerekir. Ne var ki soruşturmanın günlük pratiğinde savcılık ve kolluk ile müdafi arasında bilgiye ulaşma bakımından ciddi bir asimetri oluşabilmektedir. Bu asimetri, müdafinin kişisel becerisiyle bütünüyle giderilebilecek türden değildir.
Yıllarca Yargılama Yapan Mahkeme, Saatler İçinde Karar Veren Müdafi
Bir ceza mahkemesini düşünelim. Aylar, kimi zaman yıllar boyunca duruşmalar yapılır. Tanıklar dinlenir, bilirkişilere başvurulur, raporlara itiraz edilir, taraflar birbirlerinin görüşlerini öğrenir, yeni deliller sunulur. Hükmü kuracak hâkim veya heyet, dosyadaki uyuşmazlığı tartışmak için müdafinin soruşturmanın ilk saatlerinde sahip olamadığı geniş imkânlardan yararlanır. Buna rağmen mahkemenin kararı istinaf incelemesinde kaldırılabilir, temyizde bozulabilir. Hukuk sistemi, uzun bir incelemenin sonunda varılan yargısal sonucun dahi hatalı olabileceğini kabul ettiği için kanun yollarını kurmuştur.
Bu noktada aklıma hep aynı soru geliyor: Bütün dosyayı görerek, delilleri tartışarak ve yıllara yayılan bir süreç sonunda karar veren mahkeme bile yanılabiliyorsa, soruşturmanın ilk saatlerinde müvekkilini henüz tanımaya çalışan ve dosyanın çok azını bilen müdafiden nasıl bir yanılmazlık bekleyebiliriz? Mahkeme ile müdafi aynı işi yapmaz; biri hüküm kurar, diğeri savunmayı yürütür. Karşılaştırmanın amacı onları özdeşleştirmek değil, sınırlı bilgiyle karar vermenin güçlüğünü göstermektir.
Müdafi müvekkilinin susma hakkını kullanmasını mı önermelidir? Erken açıklama, bir yanlış anlamayı daha başlangıçta giderebilir; fakat dosyanın bütünü görülmeden yapılan açıklama, başka delillerle beklenmedik bir ilişki içine de girebilir. Hangi delilin hemen sunulacağı, hangi incelemenin talep edileceği, hangi usul işlemine nasıl karşı çıkılacağı aynı belirsizliğin içindedir. Susma hakkı, kullanılması sebebiyle şüpheli aleyhine sonuç çıkarılmaması gereken bir güvencedir. Buna rağmen somut dosyada hangi savunma yolunun daha uygun olacağını belirlemek, genel hukuk bilgisinden farklı bir karar verme faaliyetidir.
Üstelik ilk saatlerde yapılanların her biri geri döndürülemez değildir ama bazılarının sonuçları kolayca giderilemez. Kaydı silinmiş bir kameranın görüntüsü sonradan elde edilemeyebilir. Zamanında incelenmeyen bir yer değişebilir. İlk ifadede kurulan bir cümle, daha sonra açıklansa bile dosyanın tartışma konusu olmaya devam edebilir. Yıllar sonra yapılacak isabetli bir hukukî değerlendirme, soruşturmanın başlangıcındaki her kaybı telafi edemez.
Hakkın Tanınması ile Kullanılabilmesi Arasındaki Mesafe
Soruşturma evresinde fiilî kural değiştirme gücü dediğim şey, savcının veya kolluğun hukuken kurallar koyması değildir. Tam tersine, kuralın geçerli kaldığı hâlde onun ne zaman ve hangi koşullarda uygulanacağının savunmanın elinden çıkmasıdır. Avukata “görüşemezsin” denilmez; fakat görüşmenin gerçekleşmesi için saatler geçer. “Dosyayı inceleyemezsin” denilmez; inceleme için uygun yer ve zaman sağlanmaz. Delil toplama talebi alınır, ama acele işlem yapılması gerekirken cevap gecikir. Savcıyla görüşmek gerekebilir; ne zaman, nasıl ulaşılacağı belirsizdir. Bu durumlarda müdafinin hakkı metinde yerli yerindedir, fakat hakkın kullanımına ilişkin zaman ve ortam başkaları tarafından belirlenmektedir.
Bir satranç maçında rakip oyuncu taşları keyfine göre hareket ettirmeye başlarsa hakeme başvurursunuz. Soruşturmada ise hak ihlaline karşı başvurunun varlığı, o başvurunun ihtiyaç duyulan anda sonuç alınmasını sağlayacağı anlamına gelmez. İfade alınmış, gözaltı bitmiş, delil kaybolmuş olabilir. Bu yüzden savunmanın fiilî oyun alanını, kanunun tanıdığı yetkilerin toplamı değil, müdafinin somut anda gerçekten kullanabildiği imkânlar belirler.
Elbette her bekleme hukuka aykırı engelleme değildir; soruşturma işlemlerinin örgütlenmesinden doğan makul gecikmeler olabilir. Sorun, gecikmenin müdafinin kullanabileceği seçenekleri tükettiği durumda ortaya çıkar. Zamanı sınırlı bir soruşturma işleminde sonradan tanınan hak, bazen fiilen hiç tanınmamış hakla aynı sonucu doğurur. Bu nedenle savunma hakkının etkililiğini, yalnızca mevzuatta yazılı olup olmadığına bakarak ölçemeyiz.
Müdafinin soruşturma işlemi sırasında fiziksel olarak hazır bulunması da tek başına yeterli değildir. Bayram Yüksekkaya’nın müdafi yardımına ilişkin çalışmasında dikkat çektiği gibi, şüpheliyle makul koşullarda görüşemeyen ve savunmasını hazırlamak için yeterli fırsat bulamayan bir avukatın yalnızca orada bulunması, hukukî yardımın etkili biçimde verildiğini göstermez. Zorunlu müdafilik bakımından da mesele, görevlendirme işleminin yapılmasıyla kapanmaz. Mehtap Tandoğan Santalu’nun Türk ve Amerikan hukukunu karşılaştıran tezinde ele alınan etkili hukukî yardım, müdafinin bağımsızlığı ve özen yükümlülüğü, bu ayrımın kurumsal boyutuna işaret etmektedir. Müdafiin kendi üzerine düşen özeni göstermesi elbette zorunludur; ancak bu özeni gösterebileceği çalışma şartları da sağlanmalıdır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Salduz/Türkiye kararı, avukat yardımının kural olarak ilk polis sorgusundan itibaren sağlanmasının adil yargılanma bakımından önemini ortaya koymuştur. Dayanan/Türkiye kararı da avukat yardımını yalnızca ifade sırasında bulunmaya indirgemeyen yaklaşımın örneklerindendir. Bu içtihadın arkasındaki düşünce açıktır: Savunmanın başlangıç aşamasındaki eksiklikleri, yargılamanın sonraki safhalarını da etkileyebilir.
Müdafinin İki Cephedeki Mücadelesi
Müdafi bir taraftan soruşturma makamları karşısında müvekkilinin haklarını korumaya çalışırken diğer taraftan müvekkilinin beklentileriyle uğraşır. Gözaltındaki insan çoğu kez bütün hukukî ihtimalleri öğrenmek istemez; bir an önce çıkıp çıkamayacağını sorar. Yakınları da aynı sorunun cevabını bekler. Müdafi, henüz bilmediği bir dosyada, kendisinden kesinlik bekleyen insanlara belirsizliği açıklamak zorundadır. Bazen yapılabilecek en dürüst meslekî iş, hangi gelişmenin öngörülemediğini söylemektir.
Kolluk görevlisinin iyi niyetle veya başka bir saikle verdiği bir telkin, gözaltının yarattığı tedirginlik içinde müvekkile avukatının değerlendirmesinden daha inandırıcı gelebilir. İfade verirse serbest kalacağını, belirli bir hususu kabul ederse işinin kolaylaşacağını düşünür. Müdafi ise hem bu beklentilerin gerçekçi olup olmadığını anlatır hem de kısa vadeli rahatlamanın uzun vadeli sonuçlarını değerlendirmeye çalışır. Soruşturma müdafiliği, hukukî bilgi kadar kriz ortamında iletişim kurma becerisi de gerektirir.
Bu sırada müdafinin kendi zihni de baskı altındadır. Zaman daraldığında tecrübe yardım eder; yılların biriktirdiği örüntüler, hangi sorunun önce sorulacağını, hangi talebin acil olduğunu sezdirir. Fakat aynı tecrübe, yeni dosyayı daha önce görülen dosyalara gereğinden fazla benzetme riskini taşır. Her dosyanın kendi olgularını yeniden görmeye çalışmak, acele karar vermenin zorunlu olduğu bir ortamda hayli güçtür.
Sonradan Bilinenle Önceden Verilen Kararı Yargılamak
Yıllar sonra dosyanın tümü açıldığında soruşturmanın ilk günlerine dönmek kolaydır. “Şu delilin toplanmasını neden istemedi?”, “Niçin o ifadeye izin verdi?”, “Neden daha farklı bir yol izlemedi?” diye sorulur. Bu sorular bazen haklıdır; avukatın özen yükümlülüğünü ortadan kaldıracak bir gerekçe yoktur. Ancak soruyu soran kişi, çoğu zaman ilk günün müdafisinin sahip olmadığı bilgileri artık biliyordur. Olayların sonucunu öğrendikten sonra geçmişte hangi yolun seçilmesi gerektiğini daha açık görürüz. Sonradan bilme yanlılığı tam da bu noktada değerlendirmeyi çarpıtabilir.
Meslekî sorumluluk bakımından birbirinden ayrılması gereken iki mesele vardır: Bir kararın sonuç itibarıyla isabetsiz çıkması ve kararın alındığı andaki koşullara göre özensiz olması. Her yanlış sonuç meslekî kusurdan doğmaz; her iyi sonuç da özenli bir faaliyetin kanıtı değildir. Müdafinin davranışı, karar anında makul biçimde erişebileceği bilgi, önündeki gerçek seçenekler, zaman baskısı ve yerine getirmesi gereken araştırma yükümlülükleri birlikte değerlendirilerek tartışılmalıdır. Aksi takdirde soruşturmanın yapısal eşitsizlikleri, avukatın bireysel yetersizliği olarak kayda geçer.
İşin daha düşündürücü yanı, müdafinin ilk saatlerde ileri sürdüğü bir usul itirazının hukukî değerinin ancak yıllar sonra anlaşılabilmesidir. Dosyaya erişimin sınırlandırılması, müdafiyle görüşmenin engellenmesi, bir beyanın alınış biçimi veya tutuklamanın gerekçesi önce itirazlara, sonra istinaf ya da temyiz tartışmalarına, kimi zaman bireysel başvuruya konu olur. Sonradan verilen ihlal veya bozma kararı elbette önemlidir; fakat o karar, ilk gün müvekkilin kullanamadığı düşünme zamanını geriye getirmez. Hukukî denetimin zamanı ile savunmanın ihtiyaç zamanı aynı değildir.
Savunmaya Zaman Tanımak
Soruşturma evresinde etkili müdafilikten söz edeceksek, avukatın hukuk bilgisini ve cesaretini övmekle yetinemeyiz. Müvekkiliyle gerçekten görüşebilmesi, dosyanın erişilebilir kısmını gecikmeden inceleyebilmesi, acil delil taleplerinin zamanında değerlendirilmesi, kendisini bekleyen işlemin ne zaman ve hangi kapsamda yapılacağını öğrenebilmesi gerekir. Hukuk düzeninin savunmaya yüklediği sorumlulukla bu sorumluluğu yerine getirmek için sağladığı imkân arasında makul bir ilişki bulunmalıdır.
Yaklaşık kırk yıllık meslek hayatımda bazı davaların en güç hukukî sorunlarının, duruşma salonunda değil, kolluk koridorunda veya savcılık kaleminin önünde, henüz dosyanın neye dönüşeceği bilinmezken karşıma çıktığını gördüm. Bazen bir savunma stratejisi oluşturmak için ihtiyaç duyduğum şey yeni bir hukuk kuralı değil, bir belgeyi okuyabilecek kadar zaman, müvekkilimle sakin biçimde konuşabileceğim bir ortam veya gecikmeden verilecek bir usul kararıydı. Sonradan dosya büyüdüğünde, başlangıçtaki dar zamanın önemini daha iyi anlıyorsunuz.
Yıllarca yargılama yapan mahkemenin yanılma ihtimalini kabul eden bir hukuk düzeninin, soruşturmanın ilk saatlerinde müdafiden neredeyse yanılmaz bir öngörü beklemesi makul değildir. Beklenmesi gereken, müdafinin elindeki imkânlarla mesleğinin gerektirdiği özeni göstermesidir. Bunun mümkün olabilmesi içinse savunmaya, karar vermenin asgari koşullarının sağlanması gerekir. Soruşturmanın ilk saatlerinin adaleti, sonradan yapılacak denetimin kalitesi kadar, o sırada savunmaya gerçekten ne kadar alan açıldığıyla da ölçülmelidir.
Hukukî dayanaklar ve seçilmiş kararlar
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, özellikle m. 149, 153, 154 ve 160.
AİHM, Salduz/Türkiye, B. No. 36391/02, Büyük Daire, 27.11.2008.
AİHM, Dayanan/Türkiye, B. No. 7377/03, 13.10.2009.
Mehmet Köker, Ceza Muhakemesi Hukukunda Silahların Eşitliği İlkesi, doktora tezi, Bursa Uludağ Üniversitesi, 2025.
Simay Doğmuş, “Soruşturma Evresinde Müdafiin Dosya İnceleme Yetkisinde Karşılaşılan Sorunların Temel Hak ve Özgürlükler Bağlamında Değerlendirilmesi”, D.E.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 21, Özel Sayı, 2019, s. 1059–1096.
Mehtap Tandoğan Santalu, Türk ve Amerikan Hukukunda Zorunlu Müdafilik, yüksek lisans tezi, İstanbul Kültür Üniversitesi, 2026.
Bayram Yüksekkaya, “Ceza Soruşturması ve Yargılamasında Avukatın Yeri ve Zorunlu-İsteğe Bağlı Müdafilik”, gönderilen çalışma.
Next