Giriş

Bir kişi kolluğa olay hakkında bilgi vermek için çağrılır. Önce ne gördüğü sorulur; ardından sorular kendi davranışlarına, olayla bağlantısına ve sorumluluğuna yönelir. Görüşme aynı odada, aynı görevliler önünde sürmektedir. Fakat kişinin hukuki konumu artık başlangıçtakiyle aynı olmayabilir. Soruşturmanın bilgi kaynağı olarak çağrılan kişi, suç isnadının muhatabına dönüşmüştür.

Ceza soruşturmasında sıfat değişikliği, çoğu zaman tutanakta bir kelimenin değiştirilmesi gibi görünür. Oysa değişen; kişinin açıklama yapma yükümlülüğü, susma hakkı, müdafi yardımından yararlanması ve önceki sözlerinin kendisine karşı kullanılabilmesidir. Bu nedenle sıfat değişikliği, savunma hakkının hangi anda ve hangi koşullarla işlerlik kazanacağı sorunudur.

“Kolluk Tanık Dinleyebilir mi?” başlıklı yazımızda, kolluğun bilgi alma faaliyetiyle CMK anlamında tanık dinleme işleminin ayrımını ve bilgi alma tutanağının delil değerini incelemiştik.[1] Burada aynı soruna, açıklamayı yapan kişinin değişen hukuki konumu bakımından yaklaşıyoruz. İncelemenin odağı soruşturmadır; kovuşturmaya ilişkin açıklamalar ise bu aşamada elde edilen beyanların sonraki kullanımı ve sıfat geçişinin sınırlarıyla bağlantılıdır.

Temel görüşümüz şudur: Muhakeme sıfatı, kamu makamlarının haklardan bağımsız biçimde verip geri alabilecekleri bir etiket değildir. Kişinin hangi fiil bakımından suç şüphesi altında bulunduğu, bu hukuki konumu hangi makamın belirlediği ve işlemin gerçekte neyi araştırdığı birlikte değerlendirilmelidir. Önceki beyanın kullanılabilirliği de yalnızca sonradan kazanılan sıfata bakılarak çözülemez.

1. Sıfat değişikliğinin hukuki anlamı

CMK m. 2, şüpheli ve sanığı muhakemenin evreleriyle ilişkilendirir. Şüpheli sıfatı bakımından suç şüphesi; sanık sıfatı bakımından kovuşturmanın başlaması belirleyicidir. CMK m. 175 uyarınca bu başlangıç iddianamenin kabulüdür. İddianamenin yalnızca düzenlenmesi, kişiyi sanık hâline getirmez.[2]

Bununla birlikte bütün sıfatlar aynı yöntemle doğmaz. Mağdurluk suçla kurulan maddi ilişkiye, şikâyetçilik ilgili kişinin iradesine, katılan sıfatı ise kamu davasına katılma usulüne bağlıdır. Bu farklılıklar, tek bir “sıfat değiştirme kararı” ile bütün durumların açıklanamayacağını gösterir. UYAP kaydının düzeltilmesi, gerektiğinde yapılacak idari bir işlemdir; maddi ve usuli koşulların yerini tutmaz.

Sıfat, fiilden bağımsız da düşünülemez. Aynı kişi bir olayda mağdur, başka bir olayda şüpheli olabilir. Hatta aynı çatışma içinde farklı fiiller nedeniyle her iki konumu taşıyabilir. Bu nedenle hukuki değerlendirmede yalnızca “Bu kişi kimdir?” sorusu yeterli değildir. “Hangi fiil bakımından, hangi işlem sırasında, hangi sıfatı taşımaktadır?” sorusu da cevaplandırılmalıdır.

Soruşturmanın başlaması, belirli bir kişinin şüpheli sıfatını kazanması ve bu sıfatın dosyaya kaydedilmesi ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Yerdelen, soruşturmanın başlangıcı tartışmasını suç haberinin alınması, ilk işlemin yapılması ve kayıt işlemi arasındaki ayrım üzerinden ele almaktadır.[9] Soruşturma, henüz failin kimliği bilinmeden de yürütülebilir. Dolayısıyla soruşturma dosyasının varlığı, olayla ilgili bilgisine başvurulan herkesin şüpheli olduğunu göstermez. Buna karşılık kayıt işleminin gecikmesi, kişiye yönelen somut suç şüphesi nedeniyle uygulanması gereken güvenceleri erteleyemez.

2. Muhakeme sıfatını belirlemek bir hukuki nitelendirmedir

Bir kişinin şüpheli veya tanık olarak belirlenmesi, hak ve yükümlülüklerini etkileyen bir usul hukuku nitelendirmesidir. Bu işlem, kişinin adı yanına bir sıfat yazılmasından ibaret değildir. Somut olayla kişi arasındaki ilişkinin kanuni ölçütlerle değerlendirilmesini ve buna uygun usulün seçilmesini gerektirir. Buradaki nitelendirme, fiilin hangi suç tipini oluşturduğunun belirlenmesinden de ayrıdır. Kişinin hangi usuli güvencelerden yararlanacağı, suçun kesin hukuki adının saptanmasını bekleyemez.

Bununla birlikte sıfatın hukuken doğması ile makamın bu sıfatı belirleyip kayda geçirmesi birbirine karıştırılmamalıdır. Şüpheli sıfatının kazanılma anına ilişkin öğretide farklı yaklaşımlar bulunmaktadır.[3] Kanaatimizce savunma güvenceleri bakımından belirleyici olan, yalnızca makamın kullandığı ad değil, somut şüphenin kişiye yönelmesi ve yürütülen işlemin içeriğidir. Bu yaklaşımda makamın nitelendirmesi, kanuni koşullardan bağımsız biçimde sıfat yaratan sınırsız bir takdir işlemi olarak görülemez.

Soruşturmada asıl yönetim yetkisi ve sorumluluğu Cumhuriyet savcısına aittir. CMK m. 160, 161 ve 164 birlikte değerlendirildiğinde savcı; araştırmanın yönünü belirler, kişinin olayla ilişkisini değerlendirir, gerekli işlemleri doğrudan veya adli kolluk aracılığıyla yürütür ve şüphelinin haklarını korur. Kişinin hangi fiil bakımından şüpheli olarak soruşturulacağı veya hangi konuda tanık olarak dinleneceği bu görevin kapsamındadır.[2] Ancak kanunda bütün hâller için öngörülmüş, adı ve biçimi belirlenmiş bağımsız bir “sıfat verme kararı” usulü bulunmamaktadır.

Çam’ın savcılık ile kolluk ilişkisini incelediği çalışma da soruşturma işlemlerinin savcının emir ve talimatları doğrultusunda yürütülmesini vurgulamaktadır.[10] Ancak soruşturmayı yönetme yetkisi ile şüpheli haklarının doğduğu an aynı mesele değildir. Savcıya bildirim ve talimat düzeni, kişinin fiilen suçlanmasına rağmen savunma güvencelerinin uygulanmadığı bir ara dönem yaratacak biçimde yorumlanamaz.

Kolluk da olayla ilk karşılaştığında ve araştırmayı yürütürken hukuki değerlendirme yapmak zorundadır. Kimden bilgi alınacağına, hangi kişiye suç şüphesi yöneldiğine ve hangi güvencelerin uygulanacağına ilişkin ilk değerlendirmeyi yapabilir. Bu, savcıdan bağımsız ve soruşturmayı bağlayan nihai bir nitelendirme yetkisi değildir. Kolluk, olayları ve uyguladığı tedbirleri Cumhuriyet savcısına bildirir; onun emir ve talimatları doğrultusunda hareket eder. Buna karşılık savcının yeni talimatını bekleme gerekçesiyle, fiilen şüpheli hâline gelen kişiden bilgi alma usulüyle suçlayıcı açıklamalar elde etmeyi sürdüremez. Gerekli hakları işletmek, sıfat kaydının değiştirilmesinden önce de gözetilmesi gereken bir yükümlülüktür.

Hâkim ve mahkeme ise önlerine gelen işlem bakımından kişinin hukuki konumunu ve işlemin hukuka uygunluğunu bağımsız olarak değerlendirir. Soruşturmada hâkimin yetkisi, önüne gelen işlem ve kanunun verdiği görevle sınırlıdır; soruşturmanın genel yönetiminin savcıya ait olmasıyla karıştırılmamalıdır. Kovuşturmada mahkeme, tanık başlığı altında alınan bir açıklamanın gerçekte şüpheli ifadesi olup olmadığını ve gerekli güvencelerin sağlanıp sağlanmadığını inceleyebilir. Tutanaktaki sıfat, bu denetimi bağlamaz.

Şikâyetçi veya müdafi de kişinin konumuna ilişkin bir hukuki değerlendirme ileri sürebilir; fakat bu beyan tek başına bağlayıcı bir sıfat tayini oluşturmaz. Aynı şekilde savcının veya kolluğun nitelendirmesi de sonraki yargısal denetimi ortadan kaldırmaz. Bu nedenle “Sıfatı kim verir?” sorusunun cevabı, soruşturmayı yönetme yetkisiyle her makamın kendi işlemi sırasında hakları koruma yükümlülüğünü birlikte içermelidir.

3. Şüpheli sıfatının başlangıcı ve erken etiketleme tehlikesi

Bir kişinin adının şikâyet dilekçesinde geçmesi, her durumda şüpheli sayılması için yeterli değildir. CMK m. 158/6, kapsamına giren soyut ve genel ihbarlar ile suç oluşturmadığı araştırmasız anlaşılabilen fiiller yönünden soruşturma yapılmasına yer olmadığı kararı verilmesini ve kişiye şüpheli sıfatı verilmemesini öngörür.[2] Bu düzenleme, sıfatın gereksiz yere yüklenmesine karşı koruma sağlar.

Bekar, soruşturma yapılmasına yer olmadığı kararını, kişilerin asılsız isnatlar nedeniyle şüpheli olarak kaydedilmesini önleyen ve lekelenmeme hakkını koruyan bir süzgeç olarak incelemektedir.[11] Bu bağlamda kullanılan “ön soruşturma” anlatımı ise sınırları açıklanmadan benimsenmemelidir. CMK m. 158/6 kapsamında yapılacak değerlendirme, fiilen suç şüphesi yöneltilen kişiden şüpheli hakları bildirilmeden açıklama alınmasına dayanak oluşturmaz. Başvurunun soruşturmayı gerektirip gerektirmediğini değerlendirmek ile bir kişinin kendi cezai sorumluluğu hakkında ifadesini almak farklı işlemlerdir.

Diğer yönden, suç şüphesi fiilen kişiye yönelmişken onun “bilgi sahibi” olarak gösterilmesi savunma güvencelerinin ertelenmesine gerekçe olamaz. Şüpheli sıfatının başlangıcına ilişkin öğretideki farklı yaklaşımlar, soruşturma makamlarının iradi işlemi ile somut şüphe arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı üzerinde yoğunlaşır. Karaaslan, bu tartışmayı özellikle şüpheli sıfatının kazanılma anına ilişkin açıklamalarında ele almaktadır.[3]

Kanaatimizce uygulamada iki tehlike birlikte gözetilmelidir: Somut temeli bulunmayan bir isnatla kişiyi şüpheli olarak damgalamak ve fiilen suçlanan kişiyi şüpheli haklarından yararlandırmamak. Birincisinde lekelenmeme hakkı, ikincisinde savunma hakkı zarar görür. Başlangıç şüphesini, iddianame için aranan yeterli şüphe veya tutuklama için aranan kuvvetli şüpheyle özdeşleştirmek de savunma güvencelerini geciktirebilir.

Bu nedenle değerlendirmede yalnızca tutanağın başlığına değil; işlemden önce mevcut delillere, soruların yönüne ve kişiden beklenen açıklamanın niteliğine bakılmalıdır. Olay hakkında bilgi almak ile kişiden kendi suçsuzluğunu açıklamasını istemek arasındaki fark, sıfat tartışmasının somutlaştırılabileceği başlıca noktadır.

4. Bilgi alma işleminden şüpheli ifadesine geçiş

Kolluğun bilgi toplaması ile Cumhuriyet savcısının CMK hükümleri uyarınca tanık dinlemesi aynı usul işlemi değildir. PVSK m. 15, polisin soru sorma yetkisini düzenlemekte ve tanık ifadeleri terimini de kullanmaktadır. Buna karşılık Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği m. 4, bilgi alma ile şüphelinin ifadesinin alınmasını ayrı tanımlar.[4] Bu nedenle kollukta düzenlenen her bilgi alma tutanağını teknik anlamda tanık dinleme işlemiyle özdeşleştirmek isabetli değildir.

Kolluğun hukuka uygun biçimde bilgi toplama yetkisi bulunması, bu yetkinin suç şüphesi yönelmiş kişiye karşı aynı usulle sınırsızca sürdürülebileceği anlamına gelmez. CMK m. 43/5’teki çağırma rejimi de bilgi alma ile savcı, hâkim veya mahkeme önünde tanık olarak dinlenme arasındaki ayrımı gözetir. Asıl sorun, başlangıçta bilgi alma niteliğindeki işlemin hangi noktada kişinin kendi cezai sorumluluğunu araştırmaya dönüştüğüdür.

Bir işyerindeki para hareketlerini açıklayan çalışanın, görüşme sırasında parayı kendi hesabına aktardığını söylemesi yeni bir değerlendirme gerektirebilir. Bu açıklama her durumda suç işlendiğini göstermez. Ancak eldeki bulgularla birlikte çalışanın fiiline ilişkin somut şüphe oluşmuş ve sorular onun sorumluluğuna yönelmişse, bilgi alma başlığı altında şüpheli ifadesi alınmaya devam edilemez. Sorunun dilbilgisel biçiminden çok, mevcut delillerle bağlantısı ve işlemin bütünü önem taşır.

CMK m. 147–150’nin gerektirdiği güvenceler bu aşamada işletilmelidir: İsnat açıklanmalı, susma ve müdafi yardımından yararlanma hakları bildirilmeli, zorunlu müdafilik koşulları gözetilmeli ve lehe delillerin ileri sürülmesine olanak tanınmalıdır.[2] Kolluk, Cumhuriyet savcısının yönetimindeki soruşturmanın gereklerine göre hareket etmeli; önceki bilgi alma ile sonraki ifade işlemi tutanakta açıkça ayrılmalıdır. Önce ayrıntılı açıklama alıp en sonda şüpheli haklarını bildirmek, bu hakların amacını karşılamaz.

CMK m. 148/5 bakımından da işlemin gerçek niteliği önemlidir. Gerçekten bilgi sahibi olarak dinlenen kişinin daha sonra ilk şüpheli ifadesinin alınması ile daha önce fiilen şüpheli ifadesi alınmış kişinin yeniden dinlenmesi aynı değildir. Önceki işlem gerçekte şüpheli ifadesiyse, tutanağa başka ad verilerek aynı olayla ilgili yeniden ifade alma yetkisinin Cumhuriyet savcısına ait olduğu kuralı dolanılamaz. Bu ayrım, somut işlemin içeriği üzerinden yapılmalıdır.

5. Savcılıkta tanıklıktan şüpheliliğe geçiş

Cumhuriyet savcısı önünde tanık olarak dinlenen kişi bakımından sorun farklı bir usul zemininde ortaya çıkar. Başlangıçta kişiye suç şüphesi yönelmemiş olabilir. Şüphe, dinleme sırasında veya sonradan elde edilen bir delille doğabilir. Bu durumda başlangıçta hukuka uygun olan işlem ile şüphe ortaya çıktıktan sonra savunma güvenceleri sağlanmadan sürdürülen işlem ayrılmalıdır.

Tanıklık usulünün taşıdığı doğruyu söyleme ve gerektiğinde yemin yükümlülüğü, kişinin kendi cezai sorumluluğu araştırılırken baskı aracına dönüşmemelidir. Kendi fiili bakımından şüpheli hâline gelen kişiyi tanık konumunda tutarak açıklamaya zorlamak yerine, dinleme kesilmeli ve şüpheliye ilişkin usul uygulanmalıdır. Savcının bu nitelendirmeyi ve geçişi kayda geçirmesi, önceki ve sonraki açıklamaların hangi koşullarda elde edildiğini denetlenebilir kılar.

CMK m. 48, henüz şüpheli olmayan tanığı da kendisini veya kanunda sayılan yakınlarını suçlayabilecek sorular karşısında korur. Bu koruma ile şüphelinin susma hakkı birbirinin yerine geçirilemez. Tanığa belirli sorulara cevap vermekten çekinebileceğinin bildirilmiş olması, fiilen suçlanan kişiye şüpheli güvencelerinin sağlanmasını gereksiz kılmaz.

Çekinmenin kapsamı da somutlaştırılmalıdır. Kural olarak belirli sorular yönünden kullanılan hak, açıklamaların ayrıştırılamadığı hâllerde daha geniş bir kapsam kazanabilir. Karaaslan’ın çalışması bu ayrımı ve hak bildiriminin yapılmamasının delile etkisini incelemektedir.[5] Dolayısıyla ne her tanığa kendiliğinden sınırsız susma hakkı tanınmalı ne de kişinin kendini suçlamadan cevap veremeyeceği bir dinleme, soruları parçalara bölerek sürdürülebilmelidir.

6. Müşteki ve mağdurun aynı zamanda şüpheli olması

Karşılıklı yaralama, tehdit veya hakaret iddialarında kişi hem şikâyetçi hem şüpheli olabilir. Burada her zaman bir sıfatın sona erip diğerinin başlaması söz konusu değildir. Çoğu kez farklı fiiller bakımından sıfatların birlikte bulunması söz konusudur.

Bir kişinin şikâyetçi olması, kendisine yönelen isnat nedeniyle yararlanacağı savunma haklarını azaltmaz. Şüpheli olması da uğradığını ileri sürdüğü suç bakımından mağdur haklarını ortadan kaldırmaz. “Müşteki şüpheli” veya “katılan sanık” biçimindeki kayıtlar, ancak bu ayrım işlemlere doğru biçimde yansıtılırsa anlam taşır.

Uygulamada tek tutanak altında hem şikâyetin hem savunmanın alınması, hakların birbirine karışmasına yol açabilir. Hangi sorunun kişinin mağduriyetine, hangisinin kendi cezai sorumluluğuna ilişkin olduğu anlaşılmalıdır. Soruların birbirinden ayrılamadığı yerde kendini suçlamama güvencesi esas alınmalıdır. Mağdur olarak dinleme usulü, aynı kişinin kendi eylemi hakkında savunma yapmasının yerine geçirilemez.

Aynı şekilde, şikâyetin ispatlanamaması şikâyetçiyi kendiliğinden iftira şüphelisine dönüştürmez. Sonuçsuz kalan bir şikâyet ile bilerek gerçeğe aykırı suç isnadı arasında ayrıca değerlendirilmesi gereken bir fark vardır. Sıfat değişikliği, başvuru hakkını kullanan kişiye karşı otomatik bir yaptırım gibi işletilmemelidir.

7. Soruşturmadan kovuşturmaya geçişin sınırları

Soruşturmada kişiye suç şüphesinin yönelmesi ile kovuşturmada kamu davasının kişi bakımından genişletilmesi aynı şey değildir. Mahkeme, duruşmada dinlediği tanığın suç işlemiş olabileceğini düşünürse gerekli bildirimde bulunabilir. Ancak onu yalnızca bir ara kararıyla mevcut davanın sanığı yapıp mahkûm edemez. İddia ve yargılama arasındaki görev ayrımı ile CMK m. 225’teki fiil ve fail sınırı korunmalıdır.[2]

Tanık hakkında yetkili makamlarca soruşturma yürütülmesi, dava açılmasının koşullarının değerlendirilmesi ve gerekiyorsa davaların birleştirilmesi ayrı usul işlemleridir. Duruşmada oluşan kanaat, bu işlemlerin yerine geçmez. Buna karşılık tanığın kendisini suçlama tehlikesi, ileride iddianame düzenlenip düzenlenmeyeceği beklenmeden o anda dikkate alınmalıdır.

Suçun hukuki niteliğinin değişmesi de sıfat değişikliğinden ayrıdır. Aynı fiilin farklı bir suç tipine uyduğu değerlendirmesinde kişi sanık olmaya devam eder; savunmanın konusu değişebilir. CMK m. 226’daki bildirim ve ek savunma güvenceleri bu duruma ilişkindir. Bu düzenleme, iddianamede yer almayan kişiyi davaya sanık olarak ekleme veya farklı bir fiili yargılamaya katma yetkisi vermez.[2]

8. Şüpheli veya sanığın tanık olarak dinlenmesi

Şüpheli veya sanığın kendi cezai sorumluluğu araştırılırken tanık yükümlülüklerine tabi tutulması ile başkasının fiili hakkında dinlenmesi ayrılmalıdır. CMK m. 50/1-c, soruşturma veya kovuşturma konusu suçlarla maddede belirtilen bağlantıları bulunan şüpheli, sanık veya hükümlülerin yeminsiz dinlenmesini düzenler. Bunun yanında CMK m. 48’deki koruma da gözetilmelidir.[2]

Badem, suç ortaklarının tanıklığına ilişkin görüşleri aktarırken davaları ayrı görülen kişilerin birbirlerinin davalarında tanık olarak dinlenebileceği yaklaşımını benimsemektedir.[6] Burada tanık olarak dinlenebilme ile belirli bir soruya cevap vermek zorunda olma ayrılmalıdır. Birinci soruya olumlu cevap verilmesi, ikinci sorunun kendini suçlamama güvencesinden bağımsız değerlendirilmesine izin vermez.

Dosyanın ayrılması, kişinin önceki olayla ilişkisini değiştirmez. Hakkında ayrı bir dosyada yargılama süren kişinin başka dosyada tanık olarak gösterilmesi, vereceği cevabın kendi aleyhine kullanılma ihtimalini ortadan kaldırmaz. Hukuki değerlendirme dosya numaraları arasındaki ayrıma değil, sorularla kişinin cezai sorumluluğu arasındaki bağlantıya dayanmalıdır.

Bir sanık hakkında suçun sabit olmadığı kanaatine varan mahkemenin yapacağı işlem de onun adını sanıklar listesinden çıkarıp tanıklar listesine yazmak değildir. Açılmış davanın kişi bakımından kanunun öngördüğü bir hükümle sonuçlandırılması gerekir. Benzer biçimde soruşturmada yalnızca UYAP kaydını değiştirmek, gerektiğinde verilecek kovuşturmaya yer olmadığı kararının yerini tutamaz.

Kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmiş veya beraat etmiş kişinin daha sonra tanık olarak dinlenmesi ise kategorik biçimde yasak sayılamaz. Önceki kararın kapsamı ve kesinleşme durumu ile yeni bir isnat tehlikesi birlikte değerlendirilmelidir. Eski sıfatın sona ermesi, kişinin bundan sonraki bütün açıklamalarının kendisi bakımından risksiz olduğu anlamına gelmez.

9. Yakup Güneş kararının gösterdiği anayasal sınır

Anayasa Mahkemesinin Yakup Güneş kararında, hakkında henüz kesinleşmemiş mahkûmiyet hükmü bulunan kişi, bağlantılı bir soruşturmada tanıklık yapmak istememiş ve disiplin hapsine tabi tutulmuştur. Mahkeme, istenen açıklamaların devam eden yargılamada kişinin aleyhine kullanılabilecek veya yeni isnada yol açabilecek olmasını değerlendirmiştir. Somut olayda disiplin hapsinin kanuni temeli bulunmadığı sonucuyla kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.[7]

Kararın sıfat değişikliği tartışmasına katkısı, kendini suçlamama güvencesinin tutanakta yazılı sıfatla sınırlandırılamayacağını göstermesidir. Tanık olarak çağrılmak, mevcut veya muhtemel suç isnadının sonuçlarından bağımsız değildir. Karardan bütün tanıkların her durumda açıklama yapmaktan kaçınabileceği veya önceki bütün tanık beyanlarının geçersiz olduğu sonucu çıkarılamaz. Korumanın somut suçlanma tehlikesiyle ilişkisi kurulmalıdır.

İlk derece mahkûmiyetini, sanık sıfatını ve savunma güvencelerini tümüyle sona erdiren bir eşik gibi görmek de bu nedenle yanlıştır. Kesinleşme öncesindeki hukuki konum, bağlantılı dosyada dinleme yapılırken gözden uzak tutulamaz.

10. Önceki beyanın delil değeri

Sıfat değişikliği önceki beyanı ne kendiliğinden hükümsüz kılar ne de onun kullanılmasını kendiliğinden haklılaştırır. İlk soru, beyanın alınması sırasında kişinin hangi konumda olduğudur. İkinci soru, o konumun gerektirdiği güvencelerin sağlanıp sağlanmadığıdır. Üçüncü soru ise beyanın hangi kişi aleyhine ve hangi ispat amacıyla kullanılmak istendiğidir.

Kişinin gerçek anlamda tanık olduğu sırada, gerekli bildirimler yapılarak ve baskı uygulanmadan elde edilen bir açıklama ile başlangıçtan itibaren şüpheli olmasına rağmen tanık gibi dinlenerek alınan açıklama aynı değerlendirmeye tabi tutulamaz. İkinci durumda yalnızca bir tutanak hatası değil, savunma güvencelerinin etkisizleştirilmesi söz konusu olabilir.

Hukuka aykırı elde edilmiş beyanlar bakımından Anayasa m. 38/6 ile CMK m. 206/2-a ve 217/2’deki delil yasakları dikkate alınmalıdır. CMK m. 148/4 uyarınca, müdafi olmadan kollukça alınan şüpheli ifadesi, hâkim veya mahkeme huzurunda doğrulanmadıkça hükme esas alınamaz.[2][8] Bu özel koşul, diğer bütün hukuka aykırılıkları sonradan verilecek bir doğrulama beyanıyla giderecek genel bir formül olarak yorumlanamaz.

Sonradan haklar bildirilerek alınan yeni ifadenin değerlendirilmesi mümkündür; fakat yeni işlem önceki hukuka aykırılığı geçmişe etkili olarak ortadan kaldırmaz. Yeni beyanın bağımsızlığı ve özgür iradeye dayanıp dayanmadığı ayrıca incelenmelidir. Özellikle önceki açıklama kişiye kaçınılmaz bir kabul gibi sunulmuşsa, sonraki ifadenin alınış koşulları daha dikkatli değerlendirilmelidir.

Önceki tutanağın duruşmada okunabilmesi ile içeriğinin hükme esas alınabilmesi de farklı sorunlardır. CMK m. 212 ve 213’teki okuma hükümleri, elde edilişi hukuka aykırı bir beyana sırf duruşmada okunduğu için hukuki değer kazandırmaz. Sıfatlar arasındaki geçiş, delilin elde edilmesi ve duruşmada kullanılması aşamalarındaki denetimi birlikte gerekli kılar.

11. Sıfat değişikliğinin denetlenebilir olması

Hak bildiriminin tutanağa kalıp bir cümle olarak yazılması tek başına yeterli güvence değildir. Kişi, artık kendi davranışı nedeniyle suçlandığını anlayabilmeli; açıklama yapıp yapmama kararını buna göre verebilmelidir. Müdafiyle görüşme olanağı ve savunmayı hazırlamak için gereken koşullar da somut olarak sağlanmalıdır.

Kanaatimizce tanıktan şüpheliye geçişte, değişikliğe yol açan olgunun ve geçiş anının tutanakta belirtilmesi; önceki dinleme ile sonraki ifadenin açıkça ayrılması yerinde olur. Bu öneri, CMK’da bütün unsurlarıyla düzenlenmiş bağımsız bir şekil şartı olarak değil, mevcut hakların etkili uygulanmasını ve işlemin denetlenmesini sağlayacak yöntem olarak anlaşılmalıdır.

Müdafi açısından inceleme, yalnızca son ifade tutanağıyla sınırlı kalmamalıdır. Davet yazısı, kolluk talimatı, önceki deliller, soruların sırası ve kayıtlar birlikte ele alınmalıdır. İtirazın konusu da somutlaştırılmalıdır: Hangi aşamada şüpheli güvencelerinin uygulanması gerekiyordu, hangi güvence uygulanmadı ve bunun sonucunda hangi açıklama elde edildi?

Mahkemenin gerekçesi de aynı açıklıkta olmalıdır. Bir beyanın güvenilir bulunması, onun hukuka uygun elde edildiği sorusunun cevabı değildir. Doğruluk değerlendirmesi ile kullanılabilirlik değerlendirmesi ayrı yapılmalıdır. Savunmanın sıfat ve hak bildirimi konusundaki esaslı itirazları, yalnızca kişinin önceki sözlerini tekrarladığı belirtilerek karşılanamaz.

Sonuç

Ceza soruşturmasında yeni delillerin ortaya çıkmasıyla kişinin sıfatı değişebilir. Bununla birlikte her geçişin aynı hukuki mekanizmaya bağlı olduğu söylenemez. Şüpheli sıfatının doğması, sanık sıfatının kazanılması, kamu davasına katılma ve suçun hukuki niteliğinin değişmesi kendi koşulları içinde değerlendirilmelidir.

Hakların etkili korunması, hem kişiye dayanaksız biçimde suç şüphesi yüklenmemesini hem de fiilen suçlanan kişinin savunma güvencelerinden yararlandırılmasını gerektirir. Tanık yükümlülükleriyle elde edilen açıklamaların daha sonra aynı kişinin aleyhine kullanılması söz konusu olduğunda bu denetim özellikle önem kazanır.

Sıfat değişikliğinin hukuka uygunluğu, tutanağa hangi kelimenin yazıldığına bakılarak çözülemez. Belirleyici olan, kişiye yönelen şüphenin ne zaman ortaya çıktığı, o anda hangi hakların sağlandığı ve elde edilen beyanın hangi koşullarda kullanıldığıdır. Soruşturmayı yöneten savcının nitelendirmesi, kolluğun işlem sırasında yaptığı ilk değerlendirme ve hâkim veya mahkemenin denetimi, kanuni koşullar ile bu koşullara bağlı haklar üzerinden yürütülmelidir. Kişi, bilgi vermek için başladığı görüşmede kendisine yönelen suçlamaya cevap verir duruma gelmişse, hukuk düzeni bu değişikliği zamanında tanımalı ve savunma hakkını o anda etkili kılmalıdır.

Kaynaklar ve açıklayıcı notlar

[1] Fahrettin Kayhan, “Kolluk Tanık Dinleyebilir mi? Bilgi Alma Tutanağının Hukuki Niteliği ve Delil Değeri”, çalışma metni, tarihsiz; özellikle “Bilgi sahibi olarak çağrılan kişinin şüpheliye dönüşmesi” bölümü.

[2] 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu; özellikle m. 2, 43, 48, 50, 147–150, 158/6, 160–164, 172, 175, 206, 212–213, 217, 223, 225–226 ve 237–238. Adalet Bakanlığı UYAP Mevzuat ve İçtihat Programı, erişim 28.10.2026. https://mevzuat.adalet.gov.tr/mevzuat/102946

[3] Reşit Karaaslan, “Soruşturma Organları Hesabına Hareket Eden Özel Kişilerin Eylemlerinin Kamu Makamlarına Atfedilebilirliği – İfade Almada Yasak Usul Olan ‘Aldatma’ Örneği Üzerinden Bir İnceleme”, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 25, S. 2, 2021, s. 555–622; özellikle s. 591, dn. 128. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1754273

[4] 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu, m. 15; Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği, m. 4. https://mevzuat.adalet.gov.tr/mevzuat/104573 ; Yönetmelik: RG 01.06.2005, Sayı 25832.

[5] Reşit Karaaslan, “Tanığın Kendisini veya Yakınlarını Ceza Muhakemesi Tehlikesine Uğratabilecek Nitelikte Olan Olguları Açıklamaktan Çekinme Hakkı (CMK m. 48)”, Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 12, S. 2, 2026, s. 367–386. https://dergipark.org.tr/en/pub/andhd/article/1935483

[6] Semiyet Badem, “Ceza Muhakemesi Hukukunda Tanık”, Türkiye Adalet Akademisi Dergisi, Yıl 12, S. 45, Ocak 2021, s. 289–326; özellikle s. 295, 305 ve 319–320. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1500320

[7] AYM, Yakup Güneş, B. No: 2019/15907, 19.03.2024, özellikle §§ 58–64; RG 10.07.2024, Sayı 32598. Kararın doğrudan ihlal sonucu kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına ilişkindir; bu yazıda kendini suçlamama güvencesine ilişkin gerekçesinden yararlanılmıştır. https://www.hukukihaber.net/taniklik-etme-yukumlulugunun-yerine-getirilmesini-saglamak-amaciyla-uygulanan-disiplin-hapsi-nedeniyle-kisi-hurriyeti-ve-guvenligi-hakkinin-ihlal-edilmesi

[8] Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, m. 36 ve 38. https://anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/anayasa/

[9] Erdal Yerdelen, “Ceza Muhakemesinde Soruşturmanın Başlaması (Soruşturma Ne Zaman Başlar? Soruşturmayı Kim Başlatır?)”, Yargıtay Dergisi, C. 49, S. 4, Ekim 2023, s. 797–826. Buradaki atıf, çalışmanın s. 797’deki özünde ortaya konulan sorun ayrımına ilişkindir. https://unis.asbu.edu.tr/app_files/2025/12/Yayin_Pdf_15607_f16502f2.pdf

[10] Ali Rıza Çam, Savcılık ile Kolluk Arasındaki Adli İşlemlerde Bilişim Teknolojilerinin Kullanımının Ceza Soruşturma Sürecine Etkisinin Mukayeseli İncelenmesi, doktora tezi, Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü, Ankara, 2015, özellikle s. 25–26.

[11] Orhun Bekar, Tarihsel Gelişim Sürecinde Savcılığın Örgütlenmesi ve Soruşturma Evresi ile Soruşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar, yüksek lisans tezi, Çağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Mersin, 2022, özellikle s. 68–69.