Ceza Muhakemesinde Mekânsal, Zamansal ve Psikolojik Tahakküm ve Anti-Terapötik Yargılama
Giriş: Hükümden önce yaşanan yargılama
Bir insanı yalnızca mahkûmiyet hükmü mü cezalandırır? Henüz suçluluğu kesinleşmemiş bir kişinin saatlerce adliye koridorunda bekletilmesi, duruşma salonunda müdafiinden uzağa oturtulması, konuşmasının sürekli kesilmesi veya ne zaman biteceği belli olmayan bir yargılamaya maruz bırakılması da cezaya benzeyen sonuçlar doğurabilir mi? Ceza muhakemesinin insan üzerindeki etkilerini tartışmak için bu soruyla başlamak gerekir.
Yargılama hakkında konuşurken çoğunlukla hükmün doğruluğuna, delillerin hukuka uygunluğuna, usul işlemlerinin tamamlanıp tamamlanmadığına bakıyoruz. Oysa yargılama aynı zamanda yaşanan bir deneyimdir. Sanık, mağdur, tanık ve müdafi bu deneyimin içinde korkar, umut eder, yorulur, bazen öfkelenir, bazen susar. Muhakemenin sonunda beraat kararı verilmesi, kişinin yargılama boyunca yaşadığı bütün kayıpları geri getirmez. Mahkûmiyet ise her zaman aşağılayıcı bir yargılama yapıldığını göstermez. Kararın hukuki niteliğiyle kararın üretildiği sürecin insani niteliği birbirinden ayrılmalıdır.
Bu yazıda anti-terapötik yargılama kavramını, özellikle duruşmanın mekân ve zaman bakımından örgütlenmesi üzerinden tartışacağım. Asıl iddiam şudur: Duruşma salonu tarafsız bir kap, duruşma saati de önemsiz bir takvim bilgisi değildir. Kimin nerede oturduğu, kimin ne kadar beklediği ve kimin ne zaman konuşabildiği, ceza muhakemesinin gücünü ve sınırlarını görünür kılar.
1. Terapötik hukuktan anti-terapötik yargılamaya
David B. Wexler ve Bruce J. Winick’in geliştirdiği terapötik hukuk (therapeutic jurisprudence) yaklaşımı, hukuk kurallarının, hukuk kurumlarının ve uygulayıcılarının davranışlarının insanların psikolojik iyilik hâli üzerinde olumlu veya olumsuz etkiler doğurabileceğini savunur.[1] Bu yaklaşım hâkimi terapiste dönüştürmez; mahkûmiyeti sırf sanığı mutsuz ediyor diye yanlış saymaz. Hukuki güvenceleri koruyarak kaçınılabilir psikolojik zararları azaltma sorusunu gündeme getirir.
Anti-terapötik yargılama ise hukuki işlemin biçiminden, karar vericinin tutumundan veya yargılama çevresinden kaynaklanan; aşağılanma, korku, çaresizlik, değersizlik ve yabancılaşma gibi etkiler üreten süreçleri anlatır. Bu bir klinik tanı ya da müstakil kanun yolu sebebi değildir. Her gecikme, her sert soru veya her aleyhe karar da kendiliğinden anti-terapötik sayılmaz. Kavramın analitik değeri, yargılamanın insan üzerinde bıraktığı etkiyi görünür kılmasındadır.
2. Duruşma salonunun mimarisi: Mekânın dili
Duruşma salonunun kapısından içeri girildiğinde daha ilk anda bir otorite haritasıyla karşılaşılır. Yükseltilmiş kürsü, konuşma sırası, güvenlik personelinin yerleşimi, müdafi masası ve sanığın oturtulduğu bölüm, yalnızca mimari tercihler değildir. Bunlar yargısal rollerin bedensel ve görsel karşılığıdır. Hâkimin kürsüde bulunmasının işlevsel gerekçeleri olabilir; sorun otoritenin görünürlüğü değil, mimarinin fiilen savunmayı güçsüzleştirmesi veya tarafsızlık görünümünü zedelemesidir.
Türk duruşma salonlarındaki iddia ve savunma makamlarının farklı fiziksel düzeylerde görünmesi bu çerçevede sorgulanmalıdır. Cumhuriyet savcısının mahkemeye mekânsal yakınlığı, sanık açısından mahkeme ile iddia makamının aynı safta bulunduğu algısını doğurabilir. Böyle bir algı tek başına tarafsızlık ihlalinin kanıtı değildir; fakat meşruiyet bakımından önemlidir. Silahların eşitliği yalnızca iki tarafa aynı sayıda sandalye verilmesi demek olmadığı gibi, sembolik eşitsizliklerin bütün etkileri de görmezden gelinemez.
Sanığın çevresinde güvenlik görevlilerinin konuşlanması, özellikle zorunlu ve ölçülü güvenlik tedbirleri söz konusu olduğunda meşru olabilir. Ancak sanığın daha mahkûmiyet hükmü kurulmadan tehlikeli bir nesne gibi sunulması, masumiyet karinesinin toplumsal ve psikolojik anlamını aşındırabilir. AİHM, Svinarenko ve Slyadnev/Rusya kararında, yargılama sırasında sanığın metal kafes içinde tutulmasını insan onuruna aykırı ve aşağılayıcı bulmuştur.[2] Bu karar her güvenlik düzenlemesini yasaklamaz; fakat güvenliğin insan onurunu sınırsızca geri plana itemeyeceğini kesin biçimde hatırlatır.
3. Sanık müdafiinin neresinde oturmalıdır?
Ceza savunması iki ayrı kişinin duruşma salonuna gelmesiyle tamamlanan bir faaliyet değildir. Sanık ve müdafi arasında duruşma boyunca süren, çoğu kez anlık müdahaleler gerektiren bir iletişim vardır. Tanığın yanlış hatırladığı bir tarih, belgedeki bir imza, sanığın tanıyabildiği bir ses veya açıklanması gereken bir ayrıntı saniyeler içinde müdafiine aktarılmak istenebilir. Müdafiin soru sorma ya da itiraz etme imkânı, bu iletişimin hızına ve gizliliğine bağlı olabilir.
Sanık ile müdafi arasına mesafe, cam, parmaklık, güvenlik görevlisi veya sürekli işitilme kaygısı girdiğinde savunmanın birlikte düşünme kapasitesi azalır. Müdafiin sanığın yanına gidebilmek için her defasında izin istemesi veya görüşmesinin herkesçe duyulması, biçimsel temsil ile etkili savunma arasındaki farkı açığa çıkarır. AİHM’nin Yaroslav Belousov/Rusya kararı, cam bölmelerin sanığın avukatlarıyla iletişimini engellemesini adil yargılanma bağlamında değerlendiren önemli bir örnektir.[3]
Buradan çıkarılması gereken ilke, her dosyada mutlak olarak aynı oturma biçiminin zorunlu olduğu değildir. Somut güvenlik ihtiyaçlarının gerekçelendirilebilmesi mümkündür. Ancak başlangıç noktası, sanığın müdafiiyle etkili ve gerekli olduğunda gizli biçimde görüşebileceği bir yerleşim olmalıdır. Duruşma salonunun düzeni, savunmanın ortak çalışmasını ayrıcalık gibi göstermemelidir.
4. Zamanın iktidarı: Duruşma saatinde başlamadığında
Bir avukatın sabah 09.30’da başlayan duruşması için saatinde adliyeye geldiğini düşünelim. Dosya listesinde adı vardır; koridorda bekler. Saat 10.30 olur, sonra 11.30. Önceki duruşma uzamıştır; mahkeme heyetinin başka işi çıkmıştır; tutuklu sevki gecikmiştir. Nihayet dosya öğleden sonra alınır. O arada müdafiin başka mahkemedeki işi aksamış, müvekkilinin kaygısı artmış, savunmanın başlangıçtaki dikkat ve hazırlık düzeyi zayıflamıştır.
Bu tablo her zaman kötü niyetin sonucu değildir. Mahkemeler ağır iş yükü altında çalışabilir; delillerin tartışılması öngörülenden uzun sürebilir ve gecikme kaçınılmaz olabilir. Ancak kaçınılmaz gecikmeyle yönetilmeyen, açıklanmayan ve olağanlaştırılan bekletme arasında fark vardır. Bir duruşmanın saatinde başlamaması tek başına hak ihlali sayılamaz; fakat bekleme düzenli bir uygulamaya dönüştüğünde, etkili katılımı ve savunmanın hazırlığını etkilediğinde mesele hukuki önem kazanır.
Burada zaman üzerindeki asimetri çarpıcıdır. Sanık ve müdafi belirlenen saatte hazır olmak zorundadır; buna karşılık mahkemenin ne zaman dosyayı ele alacağı çoğu kez onların denetimi dışındadır. Belirsizliğin kendisi de yük oluşturur. Kişi gecikmenin bir saat mi dört saat mi süreceğini bilmediğinde başka işlerini planlayamaz, ihtiyaçlarını karşılamak için salondan uzaklaşmaktan çekinebilir. Böylece adliye koridoru, duruşmanın başlamadığı fakat yargılamanın psikolojik etkilerinin çoktan işlemeye başladığı bir ara mekâna dönüşür.
Avukatın zamanını değersiz görmek savunma hakkını yalnızca sembolik bakımdan etkilemez. Müdafiin aynı gün başka duruşmalara katılması, müvekkilleriyle görüşmesi ve dosya hazırlaması gerekir. Yargılamanın gecikmesi nedeniyle doğan mesleki çatışmaları, müdafiin kişisel sorunu saymak kolaydır. Oysa iyi bir yargısal organizasyon, diğer mahkemelerin ve savunma faaliyetinin varlığını hesaba katmak zorundadır.
5. Tutuklu sanığın zamanı: Sevk, nezarethane, yorgunluk
Tutuklu sanık bakımından duruşmanın görünen başlangıç saati, gerçek yargılama gününün başlangıcı değildir. Cezaevinden erken saatte çıkarılma, araçta yolculuk, güvenlik kontrolü, adliye nezarethanesinde bekleme, öğünlere ve temel ihtiyaçlara erişimde yaşanabilecek güçlükler, duruşmadan önce önemli bir yorgunluk biriktirebilir. Sanık salona girdiğinde mahkemenin gördüğü kişi yalnızca duruşmaya yeni gelmiş biri değildir; saatlerdir bekleyen, taşınan, denetlenen ve çoğu kez belirsizlik içinde tutulan biridir.
AİHM, Razvozzhayev/Rusya ve Ukrayna ile Udaltsov/Rusya kararında, yoğun duruşma programını değerlendirirken yalnızca mahkeme salonundaki süreyi değil, tutuklu sanığın nakil ve bekleme yükünü de dikkate almıştır. Birikimli yorgunluğun sanığın yargılamaya etkili katılımını ve savunmasını hazırlama imkânını ağır biçimde zayıflatması, adil yargılanma güvenceleriyle bağdaşmaz bulunmuştur.[4]
Uzun duruşmalarda ara verilmesi, su ve beslenme ihtiyaçlarının gözetilmesi, sanığın müdafiiyle görüşmesine uygun süre tanınması, bu nedenle nezaket meselesi olarak küçümsenmemelidir. Bunlar kimi dosyalarda savunmanın anlamlı biçimde yürütülmesinin ön koşullarına dönüşebilir. Özellikle dikkat ve muhakeme gücünün azaldığı koşullarda, sanığın suskunluğunu stratejik tercih, çelişkili anlatımını bilinçli kaçınma olarak yorumlamak yanıltıcı olabilir.
6. Sözün kesilmesi ve psikolojik geri çekilme
Mekân ve zamanın yönetimine üçüncü bir unsur eklenir: Sözün yönetimi. Hâkim duruşma düzenini sağlamak ve ilgisiz tekrarları sınırlamakla yükümlüdür. Ancak savunmanın esaslı açıklamalarının sürekli kesilmesi, müdafiin sorularının gerekçesiz biçimde engellenmesi veya sanığın peşinen suçlu kabul edildiği izlenimi yaratan konuşmalar, duruşmanın psikolojik atmosferini değiştirebilir.
Kendini dinletemeyeceğine inanan kişi giderek daha az konuşabilir. Burada susma hakkıyla korku kaynaklı geri çekilmeyi ayırmak gerekir: İlki hukuk düzeninin koruduğu özerk bir tercihtir; ikincisi ise kimi koşullarda savunmaya katılımın zayıfladığını gösterebilir. Müdafiin görevi müvekkili mutlaka konuşturmak değil, konuşmayı veya susmayı özgürce ve bilinçli biçimde seçebilmesini sağlamaktır.
Mağdur bakımından da benzer bir dikkat gereklidir. Travmatik olayın gereksiz yere tekrar anlattırılması veya aşağılayıcı sorular ikincil mağduriyeti ağırlaştırabilir. Bununla birlikte mağdurun korunması, sanığın soru sorma ve çelişmeli yargılama haklarını kaldıracak bir gerekçe olamaz. İnsana saygılı yöntemlerin geliştirilmesi, birbirine rakip haklardan birini silmek değil, ikisini de koruyacak usuller geliştirmektir.
7. CMK bakımından etkin katılım: Şekil ve gerçeklik
Anayasa’nın 17. maddesindeki insan onuruyla bağlantılı güvenceler, 19. maddesindeki kişi özgürlüğü ve güvenliği ile 36. maddesindeki adil yargılanma hakkı bu tartışmanın anayasal çerçevesidir. CMK 147, şüphelinin temel haklarını bilmesini; CMK 201 doğrudan soru yöneltmeyi; 203 duruşma düzeninin sağlanmasını; 215 ve 216 delil ile iddia-savunma tartışmasını; 217 ise hükmün duruşmada tartışılan delillere dayanmasını düzenler. Bu hükümler uygulandıkları biçim ölçüsünde anlam kazanır.
Sanığa söz verilmiş olması, sözünün etkili biçimde dinlendiğini; müdafiin salonda bulunması, sanıkla etkili iletişim kurabildiğini; duruşma saatinin yazılmış olması da mahkemenin zamanı öngörülebilir biçimde yönettiğini tek başına kanıtlamaz. Bunun tersi de doğrudur: Her iletişim aksaklığı, oturma düzenindeki her farklılık veya gecikme kendiliğinden Anayasa ya da Sözleşme ihlali değildir. Somut müdahalenin zorunluluğuna, süresine, gerekçesine ve savunmaya etkisine bakılmalıdır.
AİHM’nin S.C./Birleşik Krallık içtihadında özellikle çocuğun yargılamanın mahiyetini anlayabilmesi ve müdafiiyle etkili iletişim kurabilmesi vurgulanır.[5] Buradan yetişkin sanıklar için de genel bir düşünce çıkar: Yargılamaya fiziksel olarak katılmak, yargılamaya etkili biçimde katılmakla aynı şey değildir.
8. Müdafiin cevabı: Hibrit Kopuş Savunması
Anti-terapötik uygulamalar karşısında müdafiin tepkisi ne otomatik itaat ne de otomatik çatışma olmalıdır. Hibrit Kopuş Savunması, savunmayı somut ihlalin ağırlığına göre kademeli biçimde konumlandırmayı önerir. Olağan yargılama akışında kalma, kısa ve ölçülü uyarı, açık usuli itiraz, güçlü biçimde tutanaklaştırma ve gerekli hâllerde hukuken mümkün daha ileri başvurular, birbirinin yerine rastgele kullanılan tepkiler değildir.
Müdafi önce somut engeli teşhis etmelidir: Sanıkla gizli görüşemiyor mu? Saatlerce bekleme sanığın sağlık ve dikkat durumunu etkiliyor mu? Savunma için ayrılan süre yetersiz mi? Sorular ölçüsüz biçimde kesiliyor mu? Ardından üç soruya cevap vermelidir: Müdahale gerekli mi, orantılı mı, daha hafif yöntemler etkisiz kaldı mı? Bu üçlü değerlendirme, müdafiin kişisel öfkesini müvekkil yararından ayırmasına yardımcı olur.
Örneğin sanık müdafiini duyamıyorsa yerleşimin değiştirilmesi, ara verilmesi veya gizli görüşme imkânı istenebilir. Uzun sevk ve bekleme nedeniyle dikkatini toparlayamıyorsa uygun dinlenme arası talep edilebilir. Bu talepler reddediliyorsa hukuki gerekçe istenip durumun tutanağa geçirilmesi sağlanabilir. Daha ileri başvuruların koşulları somut olayın mevzuatına ve ihlalin niteliğine göre ayrıca değerlendirilmelidir. Hiçbir müdahale, savunmayı terk etmeyi veya duruşmayı yalnızca gösteriye dönüştürmeyi meşrulaştırmaz.
9. Duruşma zamanının ve mekânının yeniden düşünülmesi
Reformun ilk adımı, gerçekçi duruşma takvimidir. Aynı saate çok sayıda dosya yazılmasının önlenmesi, uzun sürebilecek işlerin önceden öngörülmesi, gecikmelerin bekleyenlere duyurulması ve tahmini başlangıç saatlerinin güncellenmesi, basit fakat etkili iyileştirmeler olabilir. Ara verme ve temel ihtiyaçlara erişim bakımından öngörülebilir uygulamalar geliştirilmelidir. Tutuklu sanıkların sevki, duruşma saatiyle birlikte düşünülmeli; sevk beklemesi savunmayı güçten düşüren görünmez bir maliyet hâline getirilmemelidir.
Mekânsal reform da benzer biçimde yalnızca yeni adliye binaları yapmak değildir. Savcı, müdafi, sanık ve mağdurun yerleşimi işlev, görünüşte tarafsızlık, insan onuru ve güvenlik dengesi içinde tasarlanmalıdır. Sanık ile müdafiin ihtiyaç duydukları anlarda gizli iletişim kurabilmeleri olağan bir düzenleme sayılmalı; her defasında lütuf gibi sunulmamalıdır. Duruşma salonunun mimarisi, savunmanın sesini görünmezleştirmemeli, yargılamanın öznesini bir teşhir nesnesine çevirmemelidir.
Bu önerilerin amacı mahkemelerin çalışmasını güçleştirmek değildir. Tam tersine, öngörülebilir takvim, anlaşılır iletişim ve katılımı kolaylaştıran mekân hem muhakeme kalitesini hem de yargılamaya duyulan güveni destekleyebilir. İyi yönetilen bir duruşma, yalnızca hızlı biten duruşma değildir; katılımcıların haklarını kullanabildiği, mahkemenin de delilleri sağlıklı biçimde değerlendirebildiği duruşmadır.
Sonuç: Adaletin bir yeri ve bir saati vardır
Yargılamanın anti-terapötik yüzünü görmek için her zaman ağır bir hak ihlali beklememiz gerekmiyor. Bazen müdafiin sanığa ulaşamadığı birkaç metre, bazen geciken duruşma için koridorda geçirilen saatler, bazen de yorgun düşmüş bir sanığın tamamlayamadığı cümle, ceza muhakemesinin insanla ilişkisini anlatmaya yeter. Bu örnekler tek başına bütün dosyalarda hak ihlali olduğu anlamına gelmez; fakat hukuk düzeninin görmesi gereken riskleri işaret eder.
Mahkeme, nerede oturulacağını, ne zaman konuşulacağını ve duruşmanın hangi sırayla ilerleyeceğini belirler. Bu yetkiler yargılamanın yürütülebilmesi için gereklidir. Ancak hiçbir yargısal organizasyon, sanığın insan onurunu koruma ve müdafi yardımıyla etkin savunma yapma hakkını tali bir ayrıntıya indiremez. Savunmanın zamanına ve mekânına saygı gösterilmesini istemek, yargısal otoriteyi inkâr etmek değildir; bu otoritenin hukukla sınırlı olduğunu hatırlatmaktır.
Ceza muhakemesinin amacı hükme mümkün olan en kısa yoldan ulaşmak değil, hukuka uygun ve adil bir yoldan ulaşmaktır. Çünkü adalet yalnızca hüküm fıkrasında bulunmaz. Duruşma salonunun kapısında, sanığın oturduğu sandalyede, müdafiine eğilip bir şey söyleyebilme imkânında, bekleme koridorunda ve duruşmaya tam saatinde başlayabilme özeninde de görünür. Bazen insanı asıl yaralayan verilen hüküm değil, o hükme kadar kendisine yaşatılan yargılamadır.
Kaynakça ve içtihatlar
[1] Wexler, David B. / Winick, Bruce J., “Therapeutic Jurisprudence as a New Approach to Mental Health Law Policy Analysis and Research”, University of Miami Law Review, C. 45, 1991, s. 979 vd. https://repository.law.miami.edu/umlr/vol45/iss5/3/
[2] AİHM (Büyük Daire), Svinarenko ve Slyadnev/Rusya, B. No. 32541/08 ve 43441/08, 17.07.2014. https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-145817
[3] AİHM, Yaroslav Belousov/Rusya, B. No. 2653/13 ve 60980/14, 04.10.2016; özellikle cam bölme ve müdafiyle iletişime ilişkin değerlendirmeler.
[4] AİHM, Razvozzhayev/Rusya ve Ukrayna ile Udaltsov/Rusya, 19.11.2019; yoğun duruşma programı, nakil ve birikimli yorgunluğun etkisi. https://hudoc.echr.coe.int/
[5] AİHM, S.C./Birleşik Krallık, B. No. 60958/00, 15.06.2004; etkili katılım ve müdafiyle iletişim.
[6] 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, özellikle m. 147, 201, 203, 215, 216 ve 217; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m. 17, 19 ve 36.
Next