Ceza muhakemesinin temel amaçlarından birinin maddi gerçeğe ulaşmak olduğu hep söylenir. Bu söz doğrudur; ancak çoğu zaman yarım söylenir. Çünkü ceza muhakemesi, maddi gerçeğe ne pahasına olursa olsun ulaşmaya çalışan sınırsız bir araştırma faaliyeti değildir. Bir suç işlenmişse failin bulunması, olayın aydınlatılması, delillerin toplanması ve suçlu ile suçsuzun birbirinden ayrılması gerekir. Fakat hukuk devletinde yalnızca sonucun doğru olması yetmez; o sonuca hangi yöntemle ulaşıldığı da önemlidir. Devlet, cezalandırma yetkisini kullanırken kendi koyduğu kurallara uymak zorundadır. Aksi hâlde ceza muhakemesini muhakeme olmaktan çıkarıp, sonucun yöntemi meşrulaştırdığı bir güç kullanımına dönüştürmüş oluruz.
Başlıktaki “suçlu” kelimesini de bilerek kullanıyorum. Elbette kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü olmadan hiç kimse hukuken suçlu sayılamaz. Burada anlatmak istediğim başka bir durumdur: Olayın faili konusunda çok kuvvetli, günlük hayat ölçüleri bakımından neredeyse tartışmasız bir kanaat oluşmuş; hatta suçun maddi izlerine ulaşılmış olabilir. Buna rağmen bu kanaati hukuken geçerli bir mahkûmiyet hükmüne dönüştürecek deliller usulüne uygun elde edilmemişse, devletin cezalandırma imkânı ortadan kalkabilir. Ceza muhakemesinin kamuoyu tarafından anlaşılması en zor taraflarından biri de budur.
Bir evde uyuşturucu bulunmuş, bir otomobilde ruhsatsız silah ele geçirilmiş veya şüpheli kollukta suçu bütün ayrıntılarıyla anlatmış olabilir. Sokaktaki insanın tepkisi anlaşılırdır: “Daha neyin delilini arıyoruz?” Oysa ceza muhakemesi yalnızca “Ne bulundu?” sorusunu sormaz; aynı ciddiyetle “Nasıl bulundu?” diye de sorar. İşte maddi gerçek ile hukuki ispat arasındaki ayrım burada başlar.
GERÇEĞİN BULUNMASI YETMEZ
Anayasa’nın 38. maddesi, kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulguların delil olarak kabul edilemeyeceğini açıkça düzenler. CMK’nın 206. maddesi kanuna aykırı elde edilmiş delilin reddedileceğini, 217. maddesi ise yüklenen suçun ancak hukuka uygun şekilde elde edilmiş delillerle ispat edilebileceğini söyler. Bunlar ceza muhakemesinin kenarında duran, ihtiyaç olursa hatırlanacak teknik hükümler değildir; devletin cezalandırma yetkisinin sınırını belirleyen temel kurallardır.
Bu nedenle bir şeyin gerçek olması ile hukuken kullanılabilir bir delil olması aynı şey değildir. Hukuka aykırı yapılan bir aramada bulunan uyuşturucu gerçektir; silah gerçektir; kaçak eşya gerçektir. Hukuka aykırılık, bulunan şeyi fizik dünyadan yok etmez. Fakat devletin o bulguyu sanığın mahkûmiyetine dayanak yapmasını engelleyebilir. Mesele tam da burada düğümlenir: Maddi gerçek ortaya çıkmış olabilir, fakat bu gerçeği mahkûmiyet hükmüne taşıyacak ispat yolu hukuk tarafından kapatılmıştır.
Anayasa Mahkemesinin Orhan Kılıç kararı bu açıdan son derece öğreticidir. Başvurucunun konutunda yapılan aramada uyuşturucu maddeler ve hassas terazi ele geçirilmiştir. Ortada hayalî veya tartışmalı bir bulgu yoktur; uyuşturucu da terazi de gerçekten vardır. Ne var ki kolluk görevlilerinin konutta arama yapabilmeleri için hâkim kararı veya Cumhuriyet savcısının yazılı emri bulunmamaktadır. Arama ancak yaklaşık on sekiz saat sonra nöbetçi Cumhuriyet savcısına bildirilmiş ve mahkûmiyet hükmünün esaslı ve belirleyici delilleri de bu aramada elde edilen maddeler olmuştur. Anayasa Mahkemesi, “sonuçta uyuşturucu bulundu” kolaycılığına gitmemiş; hukuka aykırı arama sonucunda elde edilen delillerin belirleyici delil olarak kullanılmasının yargılamanın hakkaniyetini zedelediğine karar vermiştir (AYM, Orhan Kılıç [GK], B. No: 2014/4704, 1.2.2018).
Kararın verdiği mesaj aslında çok basittir: Devlet suç delilini bulmuş olabilir, fakat bu onu hukuka uygun biçimde bulduğu anlamına gelmez. Bir konuta hangi şartlarda girilebileceği kanunla düzenlenmişse, soruşturma makamları bu şartlara uymak zorundadır. “Ama içeride uyuşturucu vardı” sözü, hukuka aykırı aramayı sonradan meşrulaştırmaz. Eğer sonuç, yöntemi her durumda meşrulaştıracaksa arama kararını, gecikmesinde sakınca bulunan hâlleri ve yazılı emir şartını düzenlemenin de bir anlamı kalmaz.
Yakın tarihli Yargıtay 10. Ceza Dairesi kararı aynı meselenin güncel ve çarpıcı başka bir örneğidir. 10 Şubat 2026 tarihli kararda, araçta usulüne uygun bir arama yapılmış; fakat arama kararında belirtilen süre sona erdikten ve ilk arama tamamlandıktan sonra sanığın beyanı üzerine yeni bir durum ortaya çıkmıştır. Benzin kapağı açıldığında yakıt deposuna zulalanmış uyuşturucu madde görülmüş ve maddeye el konulmuştur. Yargıtay, bu aşamada Cumhuriyet savcısına haber verilmesi ve yeni bir yazılı arama emri veya hâkim kararı alınması gerektiğini, bunlar yapılmadan elde edilen uyuşturucunun hukuka aykırı delil niteliğinde olduğunu kabul etmiştir. Bu delil dışlandığında kalan hukuka uygun delillerin uyuşturucu ticaretini değil, kullanmak için uyuşturucu bulundurmayı gösterdiği sonucuna varılmış; ticaret suçundan verilen mahkûmiyet bozulmuş ve sanıkların salıverilmelerine karar verilmiştir (Yargıtay 10. CD, E. 2025/2611, K. 2026/1349, 10.2.2026).
Bu karar, usul dediğimiz şeyin ne kadar somut sonuç doğurduğunu gösteriyor. Yakıt deposundaki uyuşturucu fiziksel olarak oradadır; fakat devlet onu hukuka uygun bir arama işlemiyle elde etmediği için uyuşturucu ticareti suçunun ispatında kullanamamaktadır. Bu sonucu yalnızca “şekilcilik” diye küçümsemek mümkündür; fakat o zaman arama kararının süresinin, kapsamının ve şartlarının neden var olduğunu açıklamak gerekir. Hukuk, soruşturma makamına bir yetki veriyorsa o yetkinin sınırını da çizer. Sınırı olmayan yetki ise hukukî yetki olmaktan çıkar.
DEVLETİN GÜCÜ VARSA, SINIRI DA OLMALIDIR
Hukuka aykırı delil tartışmasını yalnızca sanığı koruyan bir kurum olarak görmek meseleyi eksik anlamaktır. Asıl mesele devletin sınırlandırılmasıdır. Devlet, ceza soruşturmasında sıradan bir taraf değildir; insanı yakalayabilir, gözaltına alabilir, tutuklanmasını isteyebilir, konutuna girebilir, üzerini ve aracını arayabilir, eşyasına el koyabilir, belli şartlarda iletişimini dinleyebilir ve bütün bu işlemlerin sonunda kişiyi yıllarca özgürlüğünden mahrum bırakabilir. Böylesine geniş bir gücün “suçu ortaya çıkarıyorum” gerekçesiyle kuralsız kullanılması düşünülemez.
Arama kararı, elkoyma usulü, ifade alma kuralları, susma hakkı, müdafi yardımı, dijital materyalin incelenmesine ilişkin güvenceler bu yüzden vardır. Bunlar suç işlediği düşünülen kişiye tanınmış birer lütuf değildir. Bunlar devletin sınırlarıdır. Hukuk devleti de esasen bu sınırların zor vakalarda korunup korunmadığıyla ölçülür. Masum olduğuna inandığımız kişinin hakkını korumak kolaydır; asıl sınav, ağır bir suç işlediğinden neredeyse emin olduğumuz kişinin karşısında da hukuka bağlı kalıp kalamadığımızdır.
İfade alma kuralları bakımından da aynı yaklaşım geçerlidir. Şüpheli kollukta cinayeti nasıl işlediğini bütün ayrıntılarıyla anlatmış, suç aletini nereye attığını göstermiş ve yalnız failin bilebileceği bilgileri vermiş olabilir. Buna rağmen ceza muhakemesi “itiraf ettiyse mesele bitmiştir” demez. Beyanın özgür iradeye dayanıp dayanmadığına, müdafi güvencesine, yasak sorgu yöntemlerinin kullanılıp kullanılmadığına bakar. Çünkü bir beyanın doğru olması, o beyanın her yöntemle elde edilebileceği anlamına gelmez. Devletin maddi gerçeğe ulaşma görevi, şüpheli veya sanığın insan onurunu ve savunma güvencelerini ortadan kaldırmaz.
Bu noktada Cumhuriyet savcısının ceza muhakemesindeki rolünü de doğru yere koymak gerekir. Savcının görevi, her soruşturmayı ne pahasına olursa olsun mahkûmiyete götürmek değildir. CMK’nın 160. maddesi savcıyı, maddi gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılama yapılabilmesi amacıyla şüphelinin hem lehine hem aleyhine olan delilleri toplamak, muhafaza altına almak ve haklarını korumakla yükümlü tutar. Bu nedenle iyi soruşturmanın ölçüsü kaç mahkûmiyet çıktığı değil, maddi gerçeğin hukuka uygun ve denetlenebilir yöntemlerle ne ölçüde ortaya konulabildiğidir.
Savcılık veya kolluk, hukuka uygun biçimde elde edebileceği bir delili acele, özensizlik veya kanunun öngördüğü güvenceleri önemsememe nedeniyle kullanılamaz hâle getirmişse, ortaya çıkan ispat sorununun sorumlusu savunma değildir. Soruşturma makamı bazen delili bulamadığı için değil, bulduğu delili doğru şekilde toplayamadığı için davayı kaybeder. Bu ayrımın özellikle kamuoyunda yeterince anlaşılmadığını düşünüyorum.
“AVUKAT BİR AÇIK BULDU”
Bir beraat veya tahliye kararından sonra en kolay kurulan cümlelerden biri şudur: “Avukat bir açık buldu, suçluyu kurtardı.” Bu cümle, savunmanın ceza muhakemesindeki işlevini yanlış anlamaktan kaynaklanır. Müdafi aramayı hukuka aykırı yapmamıştır; arama kararının süresini o geçirmemiştir; gerekli yazılı emri almadan konuta veya araca giren müdafi değildir. İfadeyi kanuna aykırı yöntemle alan, dijital materyali usulüne uygun muhafaza etmeyen, delilin bütünlüğünü tartışmalı hâle getiren veya kanunun öngördüğü usulü izlemeyen de müdafi değildir.
Müdafi yalnızca yapılmış hukuka aykırılığı görünür hâle getirir. Savunmadan, soruşturmanın veya kovuşturmanın hatasını görmezden gelmesini beklemek, savunma makamının varlık sebebini inkâr etmek olur. İddia makamının görevi yalnızca suçu ispatlamak değil, suçu hukuka uygun biçimde ispatlamaktır. Müdafi de devletin bu yükümlülüğe uyup uymadığını denetleyen anayasal ve yasal mekanizmanın bir parçasıdır. Dolayısıyla hukuka aykırı delilin hükme esas alınamayacağını ileri süren avukat “teknik bir açık” aramamakta, doğrudan doğruya ceza muhakemesinin temel kuralını hatırlatmaktadır.
Bununla birlikte, meseleyi tersinden basitleştirmek ve her usul hatasını otomatik olarak delili ortadan kaldıran bir sebep gibi görmek de doğru değildir. Anayasa Mahkemesinin Jakop Gabriel kararı bu ayrım bakımından önemlidir. Başvurucunun konutunda Cumhuriyet savcısının kararına dayanılarak arama yapılmış, ancak arama sırasında kanunda öngörülen kişilerden biri eksik bulunmuştur. Mahalle muhtarı hazırdır fakat ihtiyar heyeti veya komşulardan ikinci kişi bulundurulmamıştır. Anayasa Mahkemesi, somut olayda bu eksikliğin elde edilen delillerin sıhhatine etki etmediğini ve gerçekliğine şüphe düşürmediğini değerlendirerek adil yargılanma hakkının ihlal edilmediği sonucuna varmıştır (AYM, Jakop Gabriel, B. No: 2013/2392, 15.4.2015).
Orhan Kılıç ile Jakop Gabriel kararlarını yan yana koyduğumuzda mesele daha iyi anlaşılır. Birinde devletin konuta girip arama yapma yetkisinin hukuki temeli bulunmamakta ve hukuka aykırı aramada elde edilen bulgular mahkûmiyetin belirleyici delillerini oluşturmaktadır. Diğerinde ise arama için hukuki bir yetki vardır, fakat işlemin icrasında bir usul eksikliği bulunmaktadır ve bu eksikliğin delilin gerçekliği ya da güvenilirliği üzerinde somut bir etkisi gösterilememiştir. O hâlde her dosyada “usul hatası var mı?” sorusundan daha fazlasını sormak gerekir: İhlal, delilin elde edilme yetkisinin özüne mi ilişkindir; temel bir hakkı mı ihlal etmiştir; delilin gerçekliğini veya güvenilirliğini etkiliyor mu; o delil mahkûiyetin tek veya belirleyici dayanağı mı?
Bu ayrım yapılmazsa iki yanlış uçtan birine savruluruz. Ya her eksikliği beraat sebebi sayan bir şekilciliğe düşeriz ya da “nasıl olsa suçlu” düşüncesiyle ciddi hak ihlallerini önemsizleştiririz. Ceza muhakemesinin ihtiyacı bu iki uçtan biri değil, hukuka aykırılığın niteliğini ve sonuca etkisini somut olay üzerinden değerlendiren ciddi bir yargısal denetimdir.
DİJİTAL DELİLDE USUL, DELİLİN KENDİSİDİR
Bugün aynı sorun giderek daha fazla dijital deliller üzerinden karşımıza çıkıyor. Telefonlar, bilgisayarlar, mesajlaşma kayıtları, kamera görüntüleri, konum verileri ve elektronik sistemlerden elde edilen kayıtlar pek çok ceza dosyasının merkezine yerleşti. Dijital delilin kendine özgü niteliği nedeniyle, nasıl elde edildiği ve nasıl muhafaza edildiği çoğu zaman içeriğinden daha az önemli değildir. Bir dijital veri kolaylıkla kopyalanabilir, değiştirilebilir, üzerine yeni veri yazılabilir veya kaynağıyla bağlantısı tartışmalı hâle gelebilir.
Bu nedenle telefonun veya bilgisayarın ne şekilde ele geçirildiği, hangi hukuki karara dayanılarak incelendiği, verinin bütünlüğünün nasıl korunduğu, imaj alınıp alınmadığı ve inceleme sürecinin sonradan denetlenebilir olup olmadığı birer teknik ayrıntı sayılamaz. Savunmanın “Bu cihaz nasıl incelendi, veri hangi aşamalardan geçti, bütünlüğü nasıl korundu?” soruları soruşturmayı zora sokmak için sorulmaz. Bunlar, mahkûmiyetin güvenilir bir delile dayanıp dayanmadığını anlayabilmek için sorulması gereken sorulardır. Özellikle dijital delilde usule ilişkin ihmal, bazen doğrudan delilin kendisine ilişkin bir güvenilirlik sorununa dönüşür.
USUL HATASININ BEDELİNİ YALNIZ SANIK ÖDEMEZ
Usul güvencelerinin yalnız sanık lehine olduğu düşüncesinin eksikliği bir başka noktada daha ortaya çıkar. Kötü yürütülmüş bir soruşturmanın bedelini çoğu zaman mağdur da öder. Bir cinayet soruşturmasında en önemli delili hukuka aykırı hâle getirirseniz, bunun bedeli öldürülen kişinin yakınlarına çıkar. Cinsel saldırı dosyasında delilleri zamanında ve usulüne uygun toplamamışsanız, mağdurun adalete ulaşma imkânını zayıflatırsınız. Yıllarca sürüncemede bırakılan bir dosya zamanaşımına uğradığında da ortaya çıkan cezasızlık, savunmanın değil sistemin ürettiği bir sonuçtur.
Bu nedenle usule uygun soruşturma talebi, yalnızca sanık hakları üzerinden okunmamalıdır. Hukuka uygun toplanmış, kaynağı ve bütünlüğü tartışmasız güçlü delil hem masumu korur hem de gerçek failin usul hatalarından yararlanarak cezadan kurtulmasını önler. Başka bir ifadeyle usule uygunluk, etkin soruşturmanın karşıtı değil şartıdır. İyi soruşturma, savunmanın usul itirazından korkmaz; çünkü usul tartışması aşıldığında asıl meseleye, yani delilin neyi ispat ettiğine geçilebilir.
Kovuşturma aşamasında yapılan ciddi usul ihlallerinin de benzer sonuçları olabilir. Savunma hakkının gereksiz biçimde sınırlandırılması, delillerin tarafların huzurunda gerektiği gibi tartışılmaması, hukuka aykırı bir yargılama usulünün izlenmesi veya kanunun kesin hukuka aykırılık olarak gördüğü eksiklikler hükmün bozulmasına yol açabilir. Bu tür hatalar her zaman doğrudan beraat sonucunu doğurmaz; dosya yeniden görülür, yargılama uzar, bazen yıllarca ilk derece, istinaf ve temyiz arasında gidip gelir. Fakat sonunda zamanaşımı veya delillerin kaybolması gibi nedenlerle gerçek bir cezasızlık ortaya çıkarsa, bunun faturasını yine savunmaya kesmek kolaycılık olur.
ASIL SORU KİMİN KURTARDIĞI DEĞİL, KİMİN HATA YAPTIĞIDIR
Bir sanık hukuka aykırı delil dışlandığı için beraat ettiğinde, daha hafif bir suçtan cezalandırıldığında veya tahliye edildiğinde kamuoyunun rahatsızlığını anlamak mümkündür. Özellikle suçun mağduru bakımından bu sonuç ağır ve bazen kabul edilmesi güçtür. Fakat hukukçu için yapılması gereken, öfkenin adresini doğru belirlemektir. “Avukat bu kişiyi nasıl kurtardı?” diye sormadan önce, “Devlet elindeki delili neden hukuka uygun biçimde elde edemedi?” sorusunu sormak gerekir.
Arama kararı almak mümkünken neden alınmadı, yeni bir arama emri gerekirken neden buna ihtiyaç duyulmadı, ifade alma kurallarına neden uyulmadı, dijital delil neden usulüne uygun korunmadı, savunma hakkı neden gereksiz biçimde sınırlandı, dosya neden yıllarca sonuçlandırılmadı? Bunların hiçbiri savunmanın yarattığı sorunlar değildir. Müdafiin görevi de soruşturma ve kovuşturma makamlarının hatalarını örtmek değil, müvekkili aleyhine kullanılmak istenen devlet gücünün hukuk içinde kalıp kalmadığını denetlemektir.
Sanıyorum temel yanılgı, “maddi gerçek” ile “usul” arasında doğal bir karşıtlık bulunduğunu düşünmemizden kaynaklanıyor. Sanki bir tarafta gerçeği bulmaya çalışan devlet, diğer tarafta teknik kuralların arkasına sığınarak gerçeğin ortaya çıkmasını engellemeye çalışan savunma vardır. Oysa usul maddi gerçeğin düşmanı değildir. Tam tersine, maddi gerçeğe güvenilir, denetlenebilir ve insan haklarına uygun biçimde ulaşmanın yöntemidir. Arama kararı suç delilini saklamak için, müdafi hakkı suçun ortaya çıkarılmasını engellemek için, ifadenin özgür iradeye dayanması şartı suçluyu ödüllendirmek için konulmuş değildir. Bunların tümü, devletin cezalandırma yetkisinin keyfî değil hukuki bir yetki olmasını sağlar.
Ceza muhakemesi bazen bize hoşumuza gitmeyen sonuçlar üretir. Suç işlediğine inandığımız bir kişinin, soruşturmanın yaptığı ağır bir usul hatası nedeniyle cezalandırılamaması bunlardan biridir. Fakat hukuk devleti zaten hoşumuza giden sonuçlarda hukuka bağlı kalmanın adı değildir. Asıl sınav, sonucu beğenmediğimizde de aynı kuralları savunup savunamadığımızdır. Devlet, vatandaşa “kanuna uyacaksın” derken kendi soruşturma ve kovuşturma faaliyetinde kanunun gereklerini yerine getirmeme ayrıcalığına sahip olamaz.
Bu nedenle bir gün bir sanık hukuka aykırı delil nedeniyle beraat ettiğinde ya da daha ağır bir suçtan değil de daha hafif bir suçtan mahkûm olduğunda, “Avukat suçluyu kurtardı” cümlesini kurmadan önce dosyaya bir kez daha bakmak gerekir. Belki arama kararını almayan kolluk, gerekli emri vermeyen soruşturma makamı, hukuka aykırı yöntemle ifade alan görevli, dijital delili gerektiği gibi toplamayan birim veya yargılamayı kanunun öngördüğü biçimde yürütmeyen sistem vardır. Savunma bunların hiçbirinin sebebi değildir; yalnızca yapılmış hatanın hukuk düzenindeki sonucunu hatırlatır. Ve belki de söylememiz gereken cümle en başından beri şudur: Suçluyu savunma kurtarmaz; bazen onu, maddi gerçeğe ulaşırken hukukun koyduğu sınırları önemsemeyen usulsüzlük kurtarır.
Next