Bir ceza avukatına meslek hayatı boyunca en çok yöneltilen sorulardan biri herhalde şudur: “Suçlu olduğunu bildiğiniz bir insanı nasıl savunabiliyorsunuz?” Bu soru bazen gerçekten meraktan, bazen şaşkınlıktan, bazen de açık veya örtülü bir suçlamadan doğar. Soruyu soran kişi çoğu zaman avukatın yaptığı iş ile müvekkilinin eylemi arasında ahlaki bir özdeşlik kurmaktadır. Ağır bir suç işlediği düşünülen bir insanın yanında yer almak, bir ölçüde o suçu da savunmak gibi algılanır. Cinayetle suçlanan kişinin avukatı cinayeti, dolandırıcılıkla suçlanan kişinin avukatı dolandırıcılığı, cinsel dokunulmazlığa karşı bir suçla itham edilen kişinin avukatı da o eylemi mazur görüyormuş gibi değerlendirilir. Avukatın mesleki rolü ile müvekkilin fiili arasındaki sınır silindiğinde, savunma faaliyeti de kolaylıkla ahlaki bir ortaklığa dönüştürülür.

Oysa avukatlık mesleğinin en temel, fakat toplum tarafından anlaşılması en güç meselelerinden biri tam da burada başlar. Avukat suçu savunmaz; suç işlemiş veya suç işlediği ileri sürülen insanın hukuk düzeni içindeki yerini, haklarını ve devlet karşısındaki güvencelerini savunur. Bu ayrım teorik düzeyde kolayca kabul edilebilir. Ne var ki mesleğin içinde yaşandığında mesele her zaman bu kadar basit değildir. Çünkü avukat da toplumun dışında yaşayan, duygularından, vicdanından ve ahlaki değerlerinden arınmış bir meslek makinesi değildir. Onun da bazı fiillere karşı öfkesi, tiksintisi, korkusu veya ağır bir ahlaki itirazı olabilir. Müvekkilinin suçu işlemiş olduğuna inanabilir; kimi zaman bunu müvekkilinin kendisinden dinleyerek biliyor da olabilir. İşte avukatlığın psikolojik çatışmalarından biri burada ortaya çıkar: kişinin kendi ahlaki dünyasıyla üstlendiği mesleki rol arasında bir mesafe oluşur.

Yıllar önce avukatlık rolünden kaynaklanan psikolojik çatışmaları sınıflandırmaya çalışırken bu meseleyi “haksız veya suçlu müvekkili savunmak” biçiminde ayrı bir vicdani çatışma alanı olarak ele almıştım. Aradan geçen yıllar bana bu çatışmanın teorik olmaktan çok, ceza avukatlığının gündelik pratiğine sinmiş bir gerçeklik olduğunu daha açık gösterdi. Masum olduğuna inandığımız bir insanı savunmak kolaydır; orada mesleki rolümüz ile vicdanımız büyük ölçüde aynı yönde hareket eder. Asıl güç olan, eylemini onaylamadığımız, hatta ağır biçimde yanlış bulduğumuz bir insanın savunmasını üstlenebilmektir. Avukatlık rolünün gerçek ağırlığı çoğu zaman burada hissedilir. Çünkü o noktada avukat, müvekkilini sevmekle, ona inanmakla veya onun hayat tercihlerine katılmakla görevli değildir; hukuk düzeninin o kişi için de işlemesini sağlamakla görevlidir.

Avukatın görevi müvekkilinin iyi bir insan olduğunu kanıtlamak değildir. Yaptığı her şeyi ahlaken onaylamak hiç değildir. Savunma faaliyeti, kişiyle özdeşleşmeyi gerektirmez. Avukat müvekkiliyle aynı dünya görüşünü paylaşmak, onun hayat biçimini benimsemek veya işlendiği düşünülen fiili mazur görmek zorunda değildir. Fakat devlet bütün kurumsal gücüyle bir insanı suçladığında, o insanın hukuk tarafından kendisine tanınmış güvencelerden eksiksiz biçimde yararlanmasını sağlamak savunmanın görevidir. Bu nedenle avukatın psikolojik olarak kurması gereken mesafe, kayıtsızlık değil; rol bilincidir. “Onun yaptığını savunmuyorum; onun hukuk içindeki yerini savunuyorum” diyebilmek, mesleki kimliğin önemli eşiklerinden biridir.

Ceza muhakemesine ilişkin yaygın yanılgılardan biri, savunmanın yalnızca masum kişiye lazım olduğu düşüncesidir. Oysa savunma hakkı, sanığın gerçekten suçsuz olup olmadığına bağlı bir hak değildir. Eğer yalnızca suçsuzların avukata ihtiyacı olduğunu kabul edersek, kimin suçsuz olduğuna daha yargılama başlamadan karar vermiş oluruz. Böyle bir düşünce savunma hakkını anlamsızlaştırır; çünkü kişinin suçlu olup olmadığı zaten yargılamanın sonunda belirlenecektir. Savunma, masum olduğu önceden bilinen kişiye verilmiş bir ödül değil, suç isnadıyla karşı karşıya kalan insanın yargılama sürecindeki güvencesidir.

Toplum ise çoğu zaman bu süreci beklemez. Olay duyulur duyulmaz hüküm verilir. Sosyal medya hüküm verir, televizyon programları hüküm verir, çevre hüküm verir. Bazen soruşturma makamlarının kullandığı dil bile bu ön kabule katkıda bulunur. İnsanlar “şüpheli” veya “sanık” demek yerine doğrudan “suçlu” demeye başlarlar. Kamuoyunun güçlü biçimde hüküm verdiği dosyalarda avukatın işi daha da güçleşir; çünkü artık yalnızca iddia makamının suçlamasıyla değil, önceden kurulmuş toplumsal hükümle de karşı karşıyadır. Böyle bir ortamda savunma faaliyeti de kolaylıkla suçun savunulması gibi algılanır ve sanığa yönelen öfkenin bir kısmı onun avukatına aktarılır.

Burada “suçlu” kavramının kendisi üzerinde de durmak gerekir. Günlük dilde bu kelime, çoğu zaman insanın kişiliğine yapışan ve onu bütünüyle tanımlayan kalıcı bir sıfat gibi kullanılır. Oysa ceza hukuku bakımından suçluluk böylesine tarih dışı ve değişmez bir kategori değildir. Suç, belirli bir zamanda yürürlükte bulunan kanunun belirli bir fiile bağladığı hukuki niteliktir. Dün suç olmayan bir davranış bugün suç haline getirilebilir; bugün suç sayılan bir fiil ise yarın kanun koyucunun tercihiyle suç olmaktan çıkarılabilir. Bu nedenle insanı, hakkında kullanılan “suçlu” sıfatıyla tüketmek hem insanı hem de hukuku olduğundan daha basit görmektir.

Bu tespit, elbette bütün suçların ahlaki bakımdan göreceli olduğu anlamına gelmez. Bazı fiiller, hangi dönemde ve hangi hukuk düzeninde ele alınırsa alınsın insan vicdanında ağır bir karşılık bulabilir. Fakat avukatlık rolünü anlamak bakımından önemli olan şudur: Hukuki sıfat ile insanın bütün varlığı aynı şey değildir. İnsan kalıcıdır; “şüpheli”, “sanık”, “hükümlü” veya “suçlu” sıfatları ise belirli bir fiil, belirli bir yargılama ve belirli bir hukuk düzeni içinde anlam kazanır. Savunmanın insana yönelmesinin sebeplerinden biri de budur.

Oysa hukuk devleti tam da bu noktada sınanır. Hukuk, yalnızca toplumun sevdiği, sempati duyduğu veya masum olduğuna inandığı insanlara lazım değildir. En fazla öfke duyulan, en ağır suçla itham edilen ve toplumun bir an önce cezalandırılmasını istediği kişi bakımından da hukuk aynı ölçüde geçerli olmak zorundadır. Hakların değeri, popüler oldukları zaman değil, korunmaları zorlaştığı zaman anlaşılır. Herkesin savunulmasını makul gördüğü bir kişiyi savunmak hukuk devleti bakımından fazla bir sınav değildir; asıl sınav, toplumun “Bunun savunulacak neyi var?” dediği anda başlar.

Ceza muhakemesinde taraflardan birinin devlet olduğu da unutulmamalıdır. Devletin polisi, savcısı, teknik imkânları, uzmanları, kurumları, bütçesi ve cebir kullanma yetkisi vardır. Şüpheli veya sanığın karşısındaki güç sıradan bir karşı taraf değildir. Savunma makamının varlığı, bu güç ilişkisindeki dengesizliği azaltmaya çalışan temel güvencelerden biridir. Avukat bu nedenle yalnızca müvekkilinin sözcüsü değildir; aynı zamanda devletin ceza verme kudretinin hukuk içinde kalıp kalmadığını denetleyen aktörlerden biridir. Bu işlevi görmezden geldiğimizde avukatlığı, sanığın sözlerini mahkemeye taşıyan dar bir temsil faaliyetine indirgemiş oluruz.

Bu nedenle avukat, müvekkilinin gerçekten suç işlemiş olduğuna inansa bile iddia makamından suçlamayı hukuka uygun delillerle ispatlamasını ister. Hukuka aykırı elde edilmiş delile karşı çıkar, usulsüz aramaya, savunma hakkını sınırlayan uygulamalara, kanunun öngörmediği yöntemlerle elde edilmiş bilgilere itiraz eder. İlk bakışta bunun sonucunda suç işlemiş bir kişinin cezalandırılmaması ihtimali ortaya çıkabilir. Toplumun en fazla zorlandığı yer de budur. “Suç işlediği belli olan bir kişi usul hatası yüzünden neden kurtulsun?” sorusu sıkça sorulur. Fakat burada savunulan şey suç değildir; devletin suçla mücadele ederken dahi hukuk içinde kalması gerektiği düşüncesidir. Maddi gerçeğe ulaşmak, devletin her yöntemi kullanabileceği anlamına gelmez. Hukuk devleti, sonuç kadar yöntemi de önemser.

Bu nokta ceza muhakemesinin ahlaki paradokslarından birini de ortaya koyar. Toplum adaleti çoğu zaman doğru kişinin cezalandırılmasıyla özdeşleştirir. Oysa hukuk bakımından adalet yalnızca sonucun doğruluğundan ibaret değildir; o sonuca hangi yoldan ulaşıldığı da önemlidir. İşkenceyle alınmış bir ikrarın doğru çıkması işkenceyi hukuka uygun hale getirmez. Hukuka aykırı biçimde elde edilmiş bir dijital verinin gerçeği göstermesi de devletin yöntemi üzerindeki denetimi gereksiz kılmaz. Avukatın bu noktalardaki ısrarı, suçluya duyulan sempati değil, hukuka duyulan sadakattir.

Savunmaya ilişkin bu yanlış algının yalnızca toplumla sınırlı kaldığını söylemek de mümkün değildir. Ceza soruşturmasının bazı uygulamalarında müdafiin varlığı, şüphelinin temel güvencelerinden biri olarak değil, soruşturmanın işini güçleştiren bir unsur gibi algılanabilmektedir. Avukatın dosyayı incelemek istemesi, müvekkiliyle gizlilik içinde görüşmesi, ifade alma yöntemine veya bir koruma tedbirine itiraz etmesi, hukuka aykırı delilin kullanılmasına karşı çıkması ya da soruşturma makamının varsayımını sorgulaması bazen soruşturmayı engellemek biçiminde okunabilmektedir. Oysa müdafiin görevi soruşturma makamlarının işini kolaylaştırmak değildir. Savunmanın varlık sebebi, kamu gücünün kullanıldığı bir süreçte şüphelinin haklarını korumak ve soruşturmanın hukuk içinde yürütülmesine katkı sağlamaktır. Avukatın mesleki faaliyetini zorlaştıran veya etkisizleştiren her tutum, yalnızca avukatın çalışma alanına müdahale etmekle kalmaz; doğrudan doğruya şüpheli ve sanığın savunma hakkını da daraltır.

Daha da sorunlu olanı, bazı durumlarda avukatın mesleki faaliyeti ile müvekkiline isnat edilen fiil arasındaki sınırın silikleşebilmesidir. Müdafiin müvekkiliyle görüşmesi, savunma stratejisi oluşturması, soruşturmanın yöntemlerini sorgulaması veya hukuka aykırı bir işleme karşı çıkması, onu müvekkilinin suçuyla özdeşleştirmek için gerekçe olamaz. Avukatın suça iştirak etmesi başka, suç isnadı altındaki kişiyi hukuk içinde savunması başka şeydir. Bu ayrım kaybedildiğinde savunma makamı kolaylıkla şüpheyle karşılanan, hatta kriminalize edilen bir konuma sürüklenebilir. Oysa müdafi soruşturmanın yardımcısı değildir; soruşturmanın hukuk içinde kalmasının güvencelerinden biridir. Savunmanın etkinliğini azaltarak elde edilen şey daha güçlü bir adalet değil, daha az denetlenen bir kamu gücüdür.

Savunmanın kapsamı, elbette suçu henüz kesinleşmemiş şüpheli veya sanıkla da sınırlı değildir. Avukat, suçu mahkeme kararıyla kesinleşmiş hükümlüyü de savunur. Bu gerçek, “Avukat suçluyu neden savunur?” sorusuna verilebilecek en açık cevaplardan biridir. Çünkü burada artık masumiyet karinesine sığınarak açıklama yapma imkânı yoktur. Kişi yargılanmış, hüküm kurulmuş ve karar kesinleşmiştir. Buna rağmen avukatın işi bitmez. Tam tersine, devletin kişi üzerindeki doğrudan ve sürekli hâkimiyetinin başladığı infaz aşamasında yeni ve son derece önemli bir hukuk alanı açılır.

İnfaz hukuku bunun en berrak örneğidir. Bir insanın suçu kesin hükümle sabit olmuş olabilir; fakat cezanın nasıl infaz edileceği, hangi infaz rejimine tabi olacağı, açık ceza infaz kurumuna ayrılma koşulları, koşullu salıverilme, denetimli serbestlik, disiplin işlemleri, sağlık nedeniyle infazın ertelenmesi veya durdurulması ve cezaevindeki temel haklarının korunması hâlâ hukuk meselesidir. Mahkûmiyet, insanı hukuk düzeninin dışına çıkarmaz. Aksine devletin zor kullanma yetkisinin en yoğun biçimde ortaya çıktığı infaz aşamasında hukukî güvencelerin önemi daha da artar. Cezaevindeki hükümlü, özgürlüğü sınırlandırılmış bir insandır; hakları ortadan kaldırılmış bir insan değildir.

Üstelik kesinleşmiş bir mahkûmiyet dahi hukuki zamanın dışında donup kalmış bir hüküm değildir. Türk Ceza Kanunu’nun 7. maddesi bunun son derece çarpıcı bir örneğini verir: Bir fiil, işlendikten sonra yürürlüğe giren kanunla suç olmaktan çıkarılmışsa kişi artık bu fiilden dolayı cezalandırılamaz; daha önce ceza veya güvenlik tedbirine hükmedilmişse bunların infazı ve kanuni sonuçları kendiliğinden ortadan kalkar. Eski ve yeni kanun arasında farklılık bulunması halinde de failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur. Demek ki hukuk, bir kez “suçlu” dediği kişiyi sonsuza kadar aynı hukuki fotoğrafın içine hapsetmez; norm değiştiğinde hükümlünün hukuki durumu da değişebilir.

Bu husus, hükümlünün neden avukata ihtiyaç duymaya devam ettiğini de açıklar. Avukat yalnız geçmişte verilmiş hükme bakmaz; bugün yürürlükte bulunan hukukun müvekkili bakımından doğurduğu sonuçları da izler. Fiilin suç olmaktan çıkarılması, daha lehe bir düzenlemenin yürürlüğe girmesi veya infaz hukukunda kişinin durumunu etkileyen bir değişiklik yapılması, kesinleşmiş mahkûmiyetin ardından dahi hukuki yardım ihtiyacını canlı tutar. Savunma bu nedenle yalnız hüküm verilinceye kadar süren bir faaliyet değil, insanın devletin cezalandırma ve infaz yetkisiyle karşı karşıya bulunduğu bütün aşamalarda devam eden bir hukuk işlevidir.

Bir insan suç işlemiş olabilir; bunun sonucu devletin ona dilediği gibi davranabileceği değildir. Cezanın sınırı vardır, infazın kuralları vardır, hükümlünün insan olmaktan kaynaklanan hakları vardır. İşlenen suç ağırlaştıkça bu haklar ortadan kalkmaz. Hukuk, kişinin toplumdaki itibarına veya bizde uyandırdığı sempatiye göre uygulanamaz. Aksi halde ceza, mahkemenin hükmettiği yaptırım olmaktan çıkar ve toplumsal öfkenin açık uçlu bir intikamına dönüşür. Avukatın infaz aşamasındaki rolü, tam da bu sınırı korumaktır: verilen cezanın uygulanmasını kabul ederken, devletin cezayı hukuk dışına taşırmasına karşı durmak.

Bu nedenle savunmanın anlamını yalnızca “Masum bir insanın haksız yere cezalandırılmasını önlemek” şeklinde açıklamak yetersizdir. Elbette savunmanın en önemli işlevlerinden biri budur. Ancak savunma bundan ibaret değildir. Avukat bazen suçsuzluğu savunur, bazen suç vasfını tartışır, bazen fiilin hukuki niteliğini, bazen cezanın ölçüsünü, bazen hukuka aykırı delili, bazen usul güvencesini, bazen de mahkûm edilmiş bir insanın infaz hukukundan doğan hakkını savunur. Başka bir ifadeyle avukat her zaman masumiyeti savunmaz; fakat her zaman insanın hukuk içindeki yerini savunur.

İşte avukatın psikolojik çatışması da burada daha görünür hale gelir. Toplumun müvekkile yönelttiği öfke zaman zaman doğrudan avukata yönelir. Özellikle kamuoyunun yakından takip ettiği ağır suçlarda avukat, müvekkiliyle özdeşleştirilir. “Böyle bir insanı nasıl savunursun?” sorusu çoğu zaman “Böyle bir insanın yanında nasıl durursun?” anlamını taşır. Avukat bir taraftan toplumun ahlaki beklentileriyle, diğer taraftan mesleğinin gerekleriyle karşı karşıya kalır; bir yandan da kendi vicdanını sorgular. Savunduğu kişinin eylemini iç dünyasında mahkûm ettiği halde o kişinin hukuki haklarını korumak zorunda olması, avukatlık rolünün doğasından kaynaklanan gerçek bir kişi-rol çatışmasıdır.

Bu çatışmayı çözmenin yolu duygusuzlaşmak değildir. Avukatın yapılan fiilden rahatsızlık duymaması, mağdurun acısını görmemesi veya ahlaki değerlendirme yapmaması gerekmez. Profesyonellik hissizleşmek değildir. Asıl mesele, duyguyla mesleki rol arasındaki sınırı koruyabilmektir. Avukat mağdurun acısını anlayabilir ve aynı zamanda sanığın savunma hakkını kullanabilir; bir suçun ağırlığını kabul edip o suç nedeniyle yürütülen yargılamadaki hukuka aykırılıklara karşı çıkabilir; müvekkilinin davranışını yanlış bulup yine de ona hukuki yardım sunabilir. Bunlar birbirini dışlayan tutumlar değildir. Tam tersine, avukatlık mesleğinin en zor fakat en gerekli taraflarından biri bu ayrımı sürdürebilmektir.

Şüphesiz savunmanın da sınırları vardır. Avukatın görevi sahte delil üretmek, gerçeği tahrif etmek, tanığı yönlendirmek veya yalan bir olay örgüsü kurmak değildir. Müvekkiliyle özdeşleşmemek nasıl önemliyse, savunmayı her türlü aracın meşru görüldüğü bir mücadele alanına dönüştürmemek de o kadar önemlidir. Mesleki rolün gereği, hukukun kendisine tanıdığı araçları sonuna kadar kullanarak müvekkilin haklarını korumaktır. Savunmak ile gerçeği çarpıtmak aynı şey değildir; hukuk içinde sonuna kadar mücadele etmek ile hukuku araçsallaştırmak da aynı şey değildir.

Toplum çoğu zaman sonucu görmek ister; avukat ise sonuca giden yolun hukuk içinde kalıp kalmadığıyla da ilgilenmek zorundadır. Bu nedenle toplumun “Suçlu işte, daha neyi savunuyorsunuz?” dediği yerde avukatın soruları yeni başlıyor olabilir. Delil hukuka uygun mu? Fiilin hukuki vasfı doğru mu? Kastın niteliği ne? Cezanın belirlenmesinde ölçülülük gözetilmiş mi? Sanığın lehine olan hükümler uygulanmış mı? İnfaz hesabı doğru mu? Hükümlünün sağlık durumu dikkate alınmış mı? Disiplin cezası usulüne uygun mu? Bu sorular suçun inkârı değildir. Hukukun, öfke karşısında ayrıntıları terk etmemesi gerektiğinin ifadesidir.

Aslında avukata sorulan “Suçluyu nasıl savunuyorsunuz?” sorusunu tersinden sormak gerekir: Suç işlediğini düşündüğümüz kişiyi savunmasız bırakırsak ne olur? Devlet karşısında kimin savunulmaya değer, kimin değmez olduğuna toplum karar vermeye başladığında savunma hakkı bir hak olmaktan çıkar ve bir ayrıcalığa dönüşür. Bugün herkesin nefret ettiği kişi için gereksiz gördüğümüz bir güvence, yarın haksız yere suçlanan bir başkasının tek güvencesi olabilir. Hukuk, kişiye göre değişmeye başladığında artık hukuktan değil, güç ilişkisinden söz ederiz.

Bir hukuk düzeninin kalitesi, yalnızca masumları nasıl koruduğuyla ölçülmez. Suç işleyenlere nasıl davrandığı da aynı ölçüde önemlidir. Çünkü hukuk devletini hukuk devleti yapan şey, hak eden kişilere iyi davranması değildir; devletin gücünü, öfkenin en yüksek olduğu anda bile hukukla sınırlayabilmesidir. Mahkûmiyet, devlet için sınırsız bir tasarruf yetkisi doğurmaz. Suçlu olmak, insan olmaktan çıkmak değildir. Avukatın varlığı, kimi zaman bu basit fakat kolay unutulan gerçeği hukuk düzenine hatırlatır.

Bu nedenle suçluyu savunmak avukatlığın utanılacak değil, üzerinde en fazla düşünülmesi gereken rollerinden biridir. Avukat suçun ortağı değildir, suçu meşrulaştırmaz, mağduru yok saymaz. Fakat suç işlemiş veya suç işlediği ileri sürülen insanın da hukuk dışına çıkarılmasına izin vermez. Avukatın mesleki ahlakı yalnızca masum olduğuna inandığı insanı tutkuyla savunmasıyla değil, suçlu olduğuna inandığı insanın karşısında bile devletin hukuk içinde kalmasını istemesiyle sınanır. Çünkü bir insan suç işlemiş olabilir; fakat hukuk, o insanı kendi dışına çıkaramaz.