Bulanıklık, Belirsizlik ve Ceza Normunun Sınırları

Öz

TCK m. 217/A, yanlış olduğu ileri sürülen bir bilginin açıklanmasını cezalandırırken sınırları yeterince gösterilmeyen kavramlardan yararlanır. Sorun yalnızca sözcüklerin soyut olması değildir: Kimi ifadeler birden fazla yoruma açıktır; kimilerinin anlamı anlaşılır olsa da hangi olgulara uygulanacağı kesin değildir. Bowell ve Kemp’in “bulanıklık” ile “belirsizlik” arasında yaptığı ayrım bu farklı sorunları teşhis etmek için elverişlidir. Çalışmada normun lafzı bu ayrımdan hareketle incelenmekte; gerçeğe aykırılık, kamu düzeni, kamu barışı, elverişlilik, aleniyet ve özel saik koşulları doktrin ve yargı kararlarıyla karşılaştırılmaktadır. Temel sav, ceza normunun sınırlarının yalnızca beraat veya mahkûmiyet aşamasında değil, soruşturma kararı verilirken de öngörülebilir olması gerektiğidir.

İncelemenin yöntemi, bir sözcüğün birden fazla anlama gelip gelmediğini, tek bir anlam taşısa bile uygulama sınırlarının belirli olup olmadığını ve cümlenin kuruluşundan doğan ilave yorum olasılıklarını birbirinden ayırmaktır. Bu ayrımlar, doktrindeki görüşlerin ve uygulamadaki uyuşmazlıkların daha açık değerlendirilmesine imkân verir. Çalışma ayrıca hukuki güvenlik ve kanunun kalitesi literatüründen yararlanarak dilsel müphemliğin hangi koşullarda anayasal öngörülebilirlik sorununa dönüştüğünü tartışmaktadır.

I. Giriş

Bir ceza normu muhatabına hangi davranıştan kaçınması gerektiğini söylemelidir. İfadeyi cezalandıran bir düzenlemede bu gereklilik daha da önemlidir. Çünkü kişi, konuşmadan önce yalnızca söylediklerinin doğru olup olmadığını değil, hangi ifadelerinin cezai bir soruşturmanın konusu yapılabileceğini de kestirmeye çalışır. Suçun sınırları yeterince belirlenmemişse, yaptırım korkusu hukuken serbest kalan ifadeleri de etkileyebilir.

TCK m. 217/A, belirlilik tartışmasının Türk ceza hukukundaki en güncel örneğidir. Madde metni şöyledir:

(1) Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.

(2) Fail, suçu gerçek kimliğini gizleyerek veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlemesi hâlinde, birinci fıkraya göre verilen ceza yarı oranında artırılır.

TCK m. 217/A hakkında yapılan araştırmalar, hükmün kullandığı ifadelerin açıklığı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Ancak bütün sorunları yalnızca “muğlaklık” veya “müphemlik” adı altında toplamak yeterli değildir. “Kamu düzeni”nin neyi kapsadığı sorusuyla “ve” bağlacının hangi ilişkiyi kurduğu sorusu aynı türden değildir. İlki bir kavramın kapsamına, ikincisi cümlenin nasıl anlaşılacağına ilişkindir. Bu iki sorunun ayrılması hem kanunilik denetimini hem de hükmün uygulanmasını daha isabetli hâle getirir.

İncelemede her kavram bakımından dört soru esas alınmıştır: Kavram kanunda veya başka bir normda tanımlanmış mı? Kavramın sınırları neden belirsiz? Doktrin bu belirsizliği nasıl yorumluyor? Uygulama kavramı nasıl kullanıyor? Kaynak olarak hüküm üzerine yazılmış yedi yüksek lisans tezi (Akın, 2024; Aktaş, 2023; Civri, 2025; Gören, 2025; Gürlek, 2025; Komaz, 2025; Ünsal, 2026), dört akademik çalışma (Balcı ve Çakır, 2023; Can, Evirgen ve Ulusal, 2023; Kitapçıoğlu Yüksel, 2023; Polat, 2024), Anayasa Mahkemesi (AYM) kararı, Venedik Komisyonu görüşü ve kamuoyuna yansımış istinaf ile Yargıtay kararları kullanıldı.

Bu incelemede dilsel çözümleme ile anayasal denetim birbirini tamamlayan, fakat birbirine indirgenemeyen iki yöntem olarak kullanılacaktır. Bowell ve Kemp’in bulanıklık ve belirsizlik ayrımı ilk yöntemin; hukuki güvenlik, öngörülebilirlik ve kanunun kalitesi tartışması ise ikinci yöntemin araçlarını sağlar.

II. Müphemlik, Bulanıklık ve Belirsizlik

Müphem kavramlardan söz ettiğimizde neyi kastediyoruz? Bir sözcüğün birden fazla anlama gelmesini mi, anlamının açık olmasına rağmen sınırlarının çizilememesini mi, yoksa cümlenin kuruluşundan kaynaklanan yorum farklılıklarını mı? Bunlar birbiriyle ilişkili olmakla birlikte özdeş değildir.

Bowell ve Kemp, Eleştirel Düşünme Kılavuzu’nun “Dil ve Retorik” bölümünde iki ayrı dilsel sorunu inceler: bulanıklık ve belirsizlik (s. 31–38). Bulanıklık, belirli bir bağlamda ifadenin birden fazla önerme bildirebilmesidir. Bu durum sözcüğün farklı anlamlarından kaynaklanabileceği gibi cümlede sözcüklerin dizilişinden de doğabilir. Yazarların “sözlüksel bulanıklık” ve “sözdizimsel bulanıklık” ayrımı bu nedenle önemlidir.

Belirsizlik ise başka bir sorundur. Sözcüğün ne anlama geldiği kabaca bilinse bile o sözcüğün hangi olaylara uygulanacağı konusunda sınır çizilemeyebilir. Örneğin “kamu düzeni” dendiğinde neyin korunduğu genel olarak anlaşılır; fakat bir haberin veya eleştirinin hangi koşullarda bu düzene ilişkin sayılacağını yalnızca sözcüğe bakarak belirlemek güçtür. Kitabın “sınır vakalar” için yaptığı açıklama, ceza hukukunda özellikle önem kazanır: Sınırda kalan olaylarda karar vericinin takdiri genişledikçe kanunun yön gösterme gücü azalır.

TCK m. 217/A bakımından bu ayrımı şöyle uygulayabiliriz: “Yanıltıcı bilgi” ile “gerçeğe aykırı bilgi” arasındaki başlık–metin ayrılığı farklı kapsamlara işaret eder; “ve” bağlacı cümlenin yapısına ilişkin bir yorum sorunu yaratır; “kamu barışı”, “kamu düzeni” ve “elverişlilik” ise özellikle sınır vakalarında belirginleşen kavramsal belirsizlikler taşır. Burada “müphemlik”, bu farklı türden açıklık sorunlarının ortak adı olarak kullanılmaktadır. Bununla birlikte günlük dilde belirsizliğin varlığı, tek başına anayasal anlamda belirlilik ilkesinin ihlal edildiği sonucunu doğurmaz. Asıl soru, hükmün bağlamı ve öngörülebilir yargısal yorumu da hesaba katıldığında suçun sınırlarının yeterince bilinebilir olup olmadığıdır.

III. Belirlilik İlkesi ve 217/A

A. İlkenin içeriği

Suç ve cezaların kanuniliği ilkesi Anayasa m. 38/1, TCK m. 2 ve AİHS m. 7'de güvence altındadır. İlkenin bir boyutu, suç ve cezaların kanunla konulmasıdır (şekli kanunilik). Diğer boyutu ise kanunun, kişinin hangi davranışın suç olduğunu anlayabileceği açıklıkta olmasıdır (belirlilik). Kitapçıoğlu Yüksel'in vurguladığı gibi, bir hükmün yasama organınca çıkarılmış olması onun maddi bakımdan da kanunilik ilkesine uygun olduğu anlamına gelmez (Kitapçıoğlu Yüksel, 2023, s. 74–75).

İfade özgürlüğüne yönelik müdahalelerde belirlilik, AİHS m. 10/2'deki "kanunla öngörülme" şartının da parçasıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) göre bir kanunun "kanun" niteliği taşıması için erişilebilir ve öngörülebilir olması gerekir. Kanun, uygulayıcılara tanıdığı takdir yetkisinin kapsamını da yeterince açık biçimde göstermelidir.

AYM de genel ve kapalı kavramların ceza normlarında kullanılmasına eskiden beri kuşkuyla bakar. Mahkeme 1976 tarihli bir kararında kamu düzeni gibi kavramları, uygulayıcıların kişisel görüşlerine göre genişletilebilen ve keyfiliğe varabilecek uygulamalara yol açabilen "kapalı ve genel" kavramlar olarak nitelendirmiş ve bunların olduğu gibi kanunlara geçirilmesinin kanunilik ilkesine uymayacağını belirtmiştir (AYM, E. 1976/27, K. 1976/51; aktaran Gören, 2025, s. 44).

B. AYM'nin 2023 kararı: yorumla belirlilik

AYM, 217/A'ya yönelik iptal başvurusunu 8 Kasım 2023'te 8'e karşı 6 oyla reddetti. Çoğunluk, suçun maddi ve manevi unsurlarının yeterince belirli olduğunu kabul etti. Bunu yaparken kavramları daraltıcı biçimde yorumladı: Gerçeğe aykırılık "görünür gerçeklik" olarak, suçun oluşması ise dört şartın birlikte bulunmasına bağlı olarak anlaşıldı (Komaz, 2025, s. 159). Kurnaz'ın tespitiyle Mahkeme, sorunların kuralın kendisinden değil yorumundan doğabileceğini kabul etmiş ve bunları bireysel başvuruya havale etmiştir (Kurnaz, 2026).

Karşı oy yazan altı üyenin ortak tespiti ise tersidir: Kavramların her biri farklı yorumlanabilecek, öznel anlamlar taşır. AYM Başkanı Zühtü Arslan'a göre suç tipinin tek somut unsuru cezanın miktarıdır; diğer unsurlar soyut ve yoruma açıktır. Hasan Tahsin Gökcan, gerçeğe aykırılığın görünür gerçeklik mi mutlak gerçeklik mi olduğunun metinden anlaşılamadığını vurgular (Ünsal, 2026, s. 115–116).

Bu tartışma, yazının temel sorusunu ortaya koymaktadır: Bir kavramın müphemliği yorumla giderilebilir mi? Çoğunluk evet diyor. Ancak bu yanıtın bir bedeli var. Yorum lafza yansımadığı sürece, onu bilmeyen ya da uygulamayan soruşturma makamı için kavram geniş anlamını korur. Aşağıda kavramlar bu açıdan incelenecektir.

IV. Müphemlikten Hukuki Güvensizliğe: Kanunun Kalitesi Sorunu

Bir ceza normunun sözcüklerini anlamakla o norma göre davranışlarımızı güvenle düzenleyebilmek aynı şey değildir. “Kamu düzeni” ifadesini okuyan herkes bunun toplum hayatıyla ilgili olduğunu kabaca bilir. Fakat hangi açıklamanın kamu düzenine ilişkin sayılacağını, hangi açıklamanın cezai soruşturmanın konusu hâline gelebileceğini aynı kolaylıkla bilemeyebilir. Dil felsefesindeki belirsizlik sorunu, işte bu noktada anayasa hukukunun hukuki güvenlik sorununa dönüşür. Bir ifadenin sınır vakaları arttıkça kişiye yol gösterme gücü azalır; bu azalma ceza tehdidiyle birleştiğinde yalnızca yorum güçlüğü değil, özgürlük sorunu doğurur.

A. Açık bir metin ile kaliteli bir kanun aynı şey midir?

Haşim Özpolat’ın “Anayasa Mahkemesi’nin Bireysel Başvuru Kararlarında Maddi Anlamda Kanun Kriteri” başlıklı incelemesi, bu sorunun hukukî karşılığını gösterir. Temel haklara müdahalenin bir kanun hükmüne dayanması, kanunilik denetiminin başlangıcıdır; sonu değildir. Müdahaleye dayanak oluşturan norm ayrıca erişilebilir, belirli ve sonuçları makul ölçüde öngörülebilir olmalıdır (Özpolat, 2018, s. 609–613). AYM’nin YouTube LLC Corporation Service Company ve diğerleri kararının bu bağlamda önemi, bir kanun hükmünün bulunmasına rağmen idareye tanınan yetkinin kapsamı yeterince açıklığa kavuşturulmadığında kanunilik güvencesinin gerçekleşmeyebileceğini göstermesidir (B. No: 2014/4705, 29.05.2014, §§ 56, 63–64; aktaran Özpolat, 2018, s. 612).

Bu yaklaşımı TCK m. 217/A’ya uyguladığımızda sorumuz şudur: Kanun “gerçeğe aykırı bilgi” ve “kamu barışını bozmaya elverişlilik” ifadelerini kullandığı için mi yeterince belirli hâle gelir, yoksa bu ifadelerin günlük ve mesleki hayatta hangi somut davranışlara uygulanacağını da göstermek zorunda mıdır? Kanunun konusu doğrudan söz söyleme, haber aktarma ve düşünce açıklama olduğunda ikinci soru önem kazanır. Bir gazeteci hangi kaynakla yetinebileceğini, bir akademisyen hangi olgusal kanaati hangi güven düzeyinde açıklayabileceğini, sıradan bir kullanıcı ise hangi paylaşımın ceza soruşturması tehlikesi yaratacağını önceden değerlendirebilmelidir. Mutlak kesinlik beklenemez; ancak uygulayıcının sonradan oluşturduğu ölçütler kanunun öngörülebilirliğinin yerine bütünüyle geçirilemez.

B. Hukuki güvenlik yalnızca kanun metninin özelliği değildir

Eylem Çakmaz’ın “Hukuk Devleti Çerçevesinde Hukuki Güvenlik İlkesi” başlıklı çalışması, hukuki güvenliği metinsel açıklıkla sınırlamaz. Düzenlemelerin anlaşılabilirliği ve öngörülebilirliği yanında uygulamanın istikrarı, kararların tutarlılığı ve etkili başvuru yolları da güvenliğin parçalarıdır (Çakmaz, 2025, s. 1–8). Böyle bakıldığında belirsiz bir ceza normunun yol açtığı sorun, yalnızca hâkimin hüküm verirken karşılaştığı yorum güçlüğünden ibaret değildir. Soruşturmanın açılmasında, delillerin seçilmesinde, koruma tedbirlerinin gerekçelendirilmesinde ve davanın ne kadar süreceğinde de hissedilebilir.

Ne var ki burada nedensellik konusunda dikkatli olmak gerekir. Her soruşturmayı veya her tutuklama kararını doğrudan TCK m. 217/A’nın müphemliğine bağlamak doğru değildir; her somut işlem ayrıca kendi kanuni koşulları bakımından değerlendirilmelidir. Müphemlik, tek başına belirli bir işlemin hukuka aykırılığını kanıtlamaz. Buna karşılık suçun maddi ve manevi unsurlarının hangi olgularla ortaya konacağı belirsiz bırakılmışsa soruşturma makamlarının takdir alanının genişlemesi ve uygulamanın öngörülebilirliğinin zayıflaması bakımından ciddi bir risk ortaya çıkar. Hukuki güvenlik eleştirisi, bu riskin neden ve nasıl gerçekleştiğini somut dosyalar üzerinde göstermekle güç kazanır.

C. Kanunilik denetiminin iki yüzü: norm denetimi ve bireysel başvuru

Ömer Keskinsoy, Semih Batur Kaya ve Hande Seher Demir, “Anayasa Mahkemesi İçtihadında ‘Kanunilik’ Kriterinin Uygulanması Üzerine Bir İnceleme” başlıklı makalelerinde kanunilik denetimini hukuk devleti, insan hakları ve kanunun kalitesi bağlamında ele alırlar (2024, s. 1–5). Burada önemli olan, kurala ilişkin soyut anayasal değerlendirme ile kuralın somut olayda uygulanışının aynı soru olmamasıdır. Norm denetiminde hükmün anayasal sınırlar içinde yorumlanabilir olduğu sonucuna ulaşılması, bireysel başvuruda o hükme dayanılarak yapılan her müdahalenin kanunilik ve ölçülülük yönünden uygun olduğu anlamına gelmez.

TCK m. 217/A hakkında Anayasa Mahkemesinin E. 2022/129, K. 2023/189 sayılı kararındaki çoğunluk görüşü ile karşı oyların ayrıldığı nokta tam da buraya uzanır. Çoğunluk, unsurların birlikte ve dar yorumlanmasını normun öngörülebilirliği bakımından yeterli görür. Buna karşı yöneltilen itiraz, yorum yoluyla kurulan güvencelerin metinde ne ölçüde görülebildiğidir. Bir ceza normu yalnızca üst mahkemenin elinde daralıyorsa, normun doğrudan muhatabı olan kişinin bu daraltıcı ölçütlerden ne ölçüde yararlanabildiğini sormak gerekir. Bu, norm denetimi kararının sonucunu yok saymak değil, belirlilik güvencesinin soruşturma ve kovuşturmanın bütün aşamalarında nasıl işlediğini araştırmaktır.

D. Bowell ve Kemp’in dil çözümlemesinden kanunilik testine

Bowell ve Kemp’in ayrımı, “müphem” etiketini taşıyan bütün sorunların aynı yöntemle çözülemeyeceğini hatırlatır. Bir sözcüğün birden fazla anlamı varsa önce bağlamdan hangi anlamın amaçlandığı bulunmalıdır. Bir kavramın sınırları belirsizse tipik olaylar ile sınır vakaları karşılaştırılmalıdır. Sorun cümlenin yapısından kaynaklanıyorsa unsurlar arasındaki dilbilgisel ilişki açıklanmalıdır. Ancak bunların hiçbiri kendiliğinden ceza normunun anayasal bakımdan yeterli olduğunu kanıtlamaz. Kavramsal çözümleme, hukuki incelemeyi başlatır; kanunilik değerlendirmesinin yerini almaz.

Örneğin “gerçeğe aykırı bilgi” bakımından önce açıklamanın olgu bildirimi mi değer yargısı mı olduğu belirlenmelidir. Sonra bilgiye hangi tarih itibarıyla ve hangi doğrulama imkânları içinde yanlış denilebileceği sorulmalıdır. “Kamu barışını bozmaya elverişlilik” bakımından ise bir cümlenin kaba anlamı ile somut olayda ne tür bir tehlikenin ve hangi kanıtla gösterilmesi gerektiği birbirinden ayrılmalıdır. Buradan çıkan yöntem şudur: Önce sözcük ve önerme çözümlemesi, sonra suçun unsurlarının ispatı, nihayet müdahalenin anayasal sınırlarının denetimi. Bu üç aşama birbirine karıştırılırsa “kamu düzeni” gibi genel bir ifade, yalnızca tehlikeli görülen bir sözün cezalandırılması için yeterli sayılabilir.

E. Yargısal yorum belirsizliği hangi koşullarda giderebilir?

Genel kavramların bütününün kanundan çıkarılabileceği düşüncesi gerçekçi değildir. Hukuk, değişen toplumsal durumlara uygulanabilmek için belirli bir soyutlama düzeyine ihtiyaç duyar. Üstelik yerleşik ve erişilebilir içtihat, kimi sınır vakaları zaman içinde açıklığa kavuşturabilir. Asıl mesele, yorumun öngörülemeyecek şekilde yeni suç alanları üretip üretmediği ve normun muhatabının davranışını yönlendirmesine yeterli bir dayanak sağlayıp sağlamadığıdır. Hukuk devleti bakımından yargısal yorumun değeri, kararların istikrarlı, anlaşılabilir, erişilebilir ve kanun metniyle uyumlu olmasına bağlıdır.

Ceza hukukunda bu ölçüt daha sıkıdır. Hâkimin daraltıcı yorumu, sanık lehine bir güvence sunabilir; fakat kanunda bulunmayan bir unsurun genişletici yorumla veya kıyasla tamamlanması kanunilik sorununu büyütür. Bu nedenle TCK m. 217/A bakımından çözüm yalnızca “yüksek mahkemeler doğru yorumlasın” demek olamaz. Soruşturma makamlarının uygulayabileceği açık delillendirme ölçütleri, gerekçeli kararlar ve gerektiğinde yasama düzeyinde kavramsal açıklık birlikte düşünülmelidir.

V. Kavramların Tek Tek İncelenmesi

A. "Yanıltıcı bilgi" ve "gerçeğe aykırı bilgi"

Başlık ile metin arasındaki fark yalnızca bir terminoloji meselesi değildir. “Yanıltıcı bilgi”, doğru olguların eksik veya yönlendirici biçimde sunulmasını da çağrıştırabilir. Buna karşılık “gerçeğe aykırı bilgi” doğrudan bir olgu bildiriminin yanlışlığına yönelir. Burada farklı kaplamlara açılan bir sözlüksel tercih söz konusudur. Civri bu uyumsuzluğun kavram karışıklığını artırdığını belirtir (Civri, 2025, s. 147). Polat ise kanun koyucunun ayrımı fiilen kaldırarak sorumluluk alanını genişlettiğini savunur (Polat, 2024, s. 175–176). Suçun maddi konusunu belirlerken başlıktaki geniş çağrışımdan değil, metindeki daha dar ifadeden hareket etmek kanunilik ilkesi bakımından önemlidir.

Bilgi ve değer yargısı. Suçun konusu "bilgi"dir; ancak kanun bu kavramı tanımlamaz. Venedik Komisyonu, hükmün lafzından bağımsız olarak yalnızca olgu bildirimlerine uygulanması gerektiğini, doğru ya da yanlış oldukları sınanamayan değer yargılarının kapsam dışı kalması gerektiğini vurgulamıştır. Gürlek de bilginin doğrulanabilir veya yanlışlanabilir nitelikte olması gerektiğini belirtir (Gürlek, 2025, s. 109). Ancak uygulamada bu ayrım kolay değildir. Gören'in işaret ettiği gibi gerçeğe aykırı bilgi çoğu zaman yorumla ve doğru bilgiyle iç içe sunulur (Gören, 2025, s. 164).

Gerçekliğin ölçütü. Hangi gerçeğe aykırılık aranacağı da belirsizdir. Doktrinde iki ihtimal tartışılır: olayın gerçekleşme biçimine uygunluk anlamında mutlak gerçeklik ve bilginin verildiği andaki görünüme uygunluk anlamında görünür gerçeklik. AYM, basın hukukundaki içtihada dayanarak görünür gerçekliği esas aldı (Ünsal, 2026, s. 46). Bu yorum ifade özgürlüğü lehine olmakla birlikte lafızda yer almaz. Gürlek'in tespitiyle görünür gerçeklik ölçütü bu suç tipi için benimsenebilir; ancak kanunilik ilkesinin gerektirdiği belirliliği sağlamaktan uzaktır (Gürlek, 2025, s. 109).

Gerçekliğin zamanı. Ünsal, gerçekliğin hangi zamana göre belirleneceği sorusunu da ekler. Bilginin doğruluğu zaman içinde değişebilir. Gelişmekte olan bir olayda ilk saatlerde doğru görünen bilgi sonradan yanlış çıkabilir, ya da tersi olabilir (Ünsal, 2026, s. 47).

Gerçeği kim belirleyecek? Kanun bu soruya da yanıt vermez. Can, Evirgen ve Ulusal'a göre gerçekliği değerlendirecek makam yargılama makamıdır ve kamu idarelerinin resmî açıklamaları tek başına hükme esas alınamaz (Can vd., 2023, s. 84). Uygulamada ise İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi'nin (DMM) açıklamaları fiilen belirleyici olabiliyor. Gören, DMM'nin bilgileri kanıt sunmadan ve denetlenebilir bir gerekçe göstermeden yanlış ilan ettiğini tespit eder (Gören, 2025, s. 165–166). Polat bu nedenle gerçeklik denetiminin idareye değil, farklı uzmanlıklardan oluşan bağımsız bir kuruluşa bırakılmasını önerir (Polat, 2024, s. 175).

B. "Ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı"

Anayasal sınırlama sebeplerinin ceza normuna taşınması. Bu üç kavram, Anayasa'da temel hakların sınırlanma sebepleri arasında yer alır. Sınırlama sebepleri, kanun koyucuya hangi amaçlarla düzenleme yapabileceğini gösteren geniş çerçeve kavramlardır. Bunların bir ceza normunun unsuru olarak doğrudan kullanılması, normun sınırlarını kanun koyucunun değil uygulayıcının çizmesi anlamına gelir. Ünsal ve Gören, Anayasa'daki sınırlama sebeplerinin neredeyse tamamının tek bir suç tipinde toplanmasını belirsizliğin temel kaynağı olarak görür (Ünsal, 2026, s. 157; Gören, 2025, s. 167).

Kamu düzeni kavramının güçlüğü, birden çok sözlük anlamı bulunmasından çok kapsamının hangi olayda nerede sona erdiğinin belli olmamasıdır. Yani Bowell ve Kemp’in terminolojisiyle sorun, öncelikle belirsizliktir. AYM’nin geçmişteki geniş kamu düzeni tanımları da tek başına bir sınır ölçütü vermez (Gören, 2025, s. 44). Bir habere ilişkin sert eleştirinin kamusal tartışma mı, yoksa kamu düzeniyle ilgili gerçeğe aykırı bilgi mi sayılacağı, kelimenin soyut anlamından çıkarılamaz. Salgın dönemindeki idarî uygulamalar üzerinden yapılan karşılaştırmalar, geniş kavramların farklı alanlara taşınabileceğini göstermektedir (Gören, 2025, s. 47; Gürlek, 2025, s. 109).

Genel sağlık. Ünsal, genel sağlığın kamu düzeninin bir unsuru olduğunu, bu nedenle ayrıca sayılmasının kavrama yeni bir sınır getirmediğini belirtir (Ünsal, 2026, s. 52).

“Ve” bağlacının kullanımı, tek başına bir kamu düzeni belirsizliği değil, cümlenin kurulma biçimine ilişkin bir yorum sorunudur. Kanun “ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı” ifadelerini “veya” ile ayırmamıştır. Bilginin üç alanın tamamına mı, yoksa bunlardan birine mi ilişkin olması gerektiği böylece tartışılır hâle gelir. Bu sözdizimsel sorunun ceza hukukundaki karşılığı, suçun konusunu genişletecek veya daraltacak iki ayrı okuma olasılığıdır. Gören (2025, s. 166–167) ve Gürlek (2025, s. 109) bağlaç seçiminin sorunlarını tartışmaktadır. Burada kanunilik gereği dar yorumla fiilî uygulama arasında bir gerilim vardır.

AYM'nin yanıtı. AYM bu konuda, bilginin bu alanlardan biriyle ilgili olmaması hâlinde suçun oluşmayacağını belirtmekle yetindi (Gören, 2025, s. 47). Ancak Zühtü Arslan'ın karşı oyunda işaret ettiği gibi, bu alanların genişliği karşısında neredeyse her bilgi bunlardan biriyle ilişkilendirilebilir. Bu unsurun, suçun kapsamını gerçekten daraltıp daraltmadığı tartışmalıdır.

C. "Kamu barışı" ve "bozmaya elverişlilik"

Kamu barışı. Bu kavram, suçun yer aldığı bölümün de başlığıdır ve korunan hukuki değer olarak kabul edilir. Ancak Kurnaz'ın dikkat çektiği gibi kamu barışı, Anayasa m. 26'da ifade özgürlüğünün sınırlama sebepleri arasında sayılmaz. Bu kavramın suç tipine eklenmesi, normu anayasal sınırlama rejiminin dışına taşıyor (Kurnaz, 2026). Gören, Yargıtay'ın tehlike suçlarına ilişkin içtihadında kamu barışı, kamu güvenliği ve kamu düzeni kavramlarının sıklıkla birbirinin yerine kullanıldığını tespit eder (Gören, 2025, s. 167). Üç ayrı kavramın uygulamada birbirine karışması, her birinin sınırının da belirsiz olduğunu gösteriyor.

“Kamu barışını bozmaya elverişli şekilde” denildiğinde, hangi somut olguların tehlike olarak gösterilmesinin gerektiği sorulmalıdır. İşte bu, kavramın sınır vakaları bakımından belirsizliğidir. Madde gerekçesinde ve AYM değerlendirmesinde somut tehlike nitelemesi öne çıkarılırken lafzın “elverişlilik” ölçütü farklı yorumlara da imkân tanır. Doktrindeki ayrım yalnızca bir adlandırma uyuşmazlığı değildir: Tehlikenin somut olgularla gösterilmesi gerekip gerekmediği, delil değerlendirmesini ve suçun ispatını doğrudan değiştirir.

Görüş

Savunanlar

Gerekçe

Somut tehlike suçu

Ünsal (2026, s. 157–158); Civri (2025, s. 144)

Elverişlilik, tehlikenin somut olarak ortaya konmasını gerektirir

Soyut (potansiyel) tehlike suçu

Gören (2025, s. 166); Akın (2024, s. 233); Gürlek (2025, s. 108–109)

Elverişlilik bir netice değil, yayma hareketinin niteliğidir

Lafız ile gerekçe çelişkili

Aktaş (2023, s. 201)

Gerekçedeki somut tehlike nitelendirmesi metne yansımamıştır

Uygulamadaki karşılığı. Belirsizlik doğrudan içtihat çelişkisine dönüşüyor. Gören'in incelediği ilk derece kararlarında suç bir dosyada soyut, diğerinde somut tehlike suçu olarak ele alınmıştır (Gören, 2025, s. 166). İstinaf düzeyinde ise aynı daire, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesi, 2 Aralık 2024'te bir mahkûmiyeti somut tehlike araştırılmadığı gerekçesiyle bozmuş (E. 2024/128, K. 2024/1037), bir gün sonra ise bir paylaşımı yeniden paylaşan sanığın mahkûmiyetini onamıştır (E. 2024/174, K. 2024/1066). Bu ikinci karar Yargıtay'da bozulmuştur (Yargıtay 8. CD, E. 2025/2906, K. 2025/10621). Aynı kavramın aynı dairede iki gün içinde farklı uygulanması, müphemliğin soyut bir kaygı olmadığını gösteriyor.

D. "Alenen yayma"

Aleniyet. Aleniyet, öğreti ve uygulamada belirli olmayan sayıda kişinin algılayabileceği şekilde hareket etmek olarak anlaşılır. Gürlek bu ölçütün sosyal medyanın çok katmanlı yapısı için yetersiz kaldığını gösterir. On binlerce takipçisi olan korumalı bir hesap, birkaç takipçili herkese açık bir hesaptan çok daha etkili olabilir. Yalnızca hesap ayarına bakan bir aleniyet değerlendirmesi adaletsiz sonuçlar doğurur (Gürlek, 2025, s. 108).

Yayma. Kanun "yayma" hareketini de tanımlamaz. Sosyal medyada bir içeriği beğenmek, yeniden paylaşmak veya alıntılamak yayma mıdır? Doktrinde üç yaklaşım bulunuyor:

• Balcı ve Çakır'a göre beğeni ve yeniden paylaşım, diğer şartlar mevcutsa yayma sayılır (Balcı ve Çakır, 2023, s. 8).

• Can, Evirgen ve Ulusal'a göre beğeni butonunun işlevi platformdan platforma değiştiğinden her platform ayrı değerlendirilmelidir. Beğenen ile ilk paylaşan arasında ortak suç işleme iradesi yoksa her biri kendi fiilinden sorumludur (Can vd., 2023, s. 75, 83).

• Gören'e göre paylaşım otomatik olarak yayma sayılmamalı; bilginin nasıl sunulduğu kastla birlikte değerlendirilmelidir (Gören, 2025, s. 167).

Bu belirsizliğin uygulamadaki karşılığı Yargıtay'ın 2025 tarihli kararıdır. Bir paylaşımı yeniden paylaşan sanık 1 yıl 3 ay hapis cezası almış, istinaf mahkemesi bu hükmü onamıştır. Yargıtay ise paylaşımı ilk yapan kişinin kimliği ve hakkında işlem yapılıp yapılmadığı araştırılmadan hüküm kurulamayacağı gerekçesiyle kararı bozmuştur (Yargıtay 8. CD, E. 2025/2906, K. 2025/10621).

E. "Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saiki"

"Saik" mi "amaç" mı? Gören'e göre saik kişinin iç dünyasına ilişkin bir kavramdır ve ceza hukukunun doğrudan ilgi alanında değildir. Doğru kullanım "amaç" olmalıydı; nitekim uygulamada da saik, amaç anlamında algılanıyor (Gören, 2025, s. 169).

“Sırf” sözcüğü normun özel saik unsurunu daha dar kuran bir dil tercihidir. Ancak bu daraltmanın sınırı tartışmalıdır: Panik yaratma amacı dışında ikinci bir amaç bulunması hâlinde suç oluşacak mıdır? Ünsal kelimenin kaldırılmasını savunurken (2026, s. 159), Gürlek onun önemli bir daraltıcı işlev gördüğünü, buna karşılık ispatının güç olduğunu belirtir (2025, s. 109–110). Sorun bir bakıma kavramsal, bir bakıma kanıtsaldır. Failin amacını bir paylaşımın kamuoyunda yarattığı tepkiye bakarak varsaymak, suçun manevi unsurunu dış sonuçla ikame etme tehlikesi taşır.

"Endişe, korku veya panik". Bu üç duygu durumu da tanımlanmamıştır. Balcı ve Çakır, benzer kavramları kullanan TCK m. 213'ün gerekçesine dayanarak bu kelimelerin halkta oluşabilecek telaşın farklı derecelerini ifade ettiğini ve bu hâllerin fiilen gerçekleşmesinin aranmadığını belirtir (Balcı ve Çakır, 2023, s. 12). Ancak bu açıklama da bir sınır çizmiyor: "Endişe" gibi hafif bir duygu durumu yaratma amacı bile suçun manevi unsurunu oluşturabilir. Komaz, bu kavramlardan ne anlaşılması gerektiğinin içtihat birliğini sağlamakla görevli Yargıtay tarafından kesin olarak belirlenmesi gerektiğini savunur (Komaz, 2025, s. 122).

İspat. Balcı ve Çakır, saikin özellikle bariz bir zararın bulunmadığı durumlarda çoğu zaman yalnızca failin kendi ifadesiyle tespit edilebileceğini kabul eder (Balcı ve Çakır, 2023, s. 12). Gören ise bunun tersine bir risk görür: Konu alanı bu kadar geniş, manevi unsur bu kadar dar tutulunca uygulamada manevi unsur araştırılmadan varsayılmaktadır (Gören, 2025, s. 170). Yargıtay, Aygül kararında failin paylaşımdan sonraki davranışlarını (düzeltme, kaldırma, özür) saikin yokluğunun göstergesi olarak değerlendirmiştir (Yargıtay 8. CD, E. 2023/4112, K. 2024/1966). Bu yaklaşım, saikin ispatında dikkate alınabilecek göstergeler sunmaktadır. Bununla birlikte yargısal yorumun soruşturma pratiğine ne ölçüde yansıdığı ayrıca değerlendirilmelidir.

F. Nitelikli hâllerdeki kavramlar

"Gerçek kimliğini gizlemek suretiyle". Takma adla kullanılan bir sosyal medya hesabı kimlik gizleme midir? Kimliği platform tarafından bilinen ama kamuya açık olmayan bir hesap? Kanun bu soruları yanıtsız bırakır. Balcı ve Çakır, Venedik Komisyonu'nun bu nitelikli hâli AİHS m. 10'a aykırı bulduğunu aktarır (Balcı ve Çakır, 2023, s. 14). Gören ve Gürlek, internette anonimliğin ifade özgürlüğü bakımından korunan bir değer olduğunu, peşinen ağırlaştırıcı neden sayılmasının orantılılık ilkesi bakımından sorunlu olduğunu belirtir (Gören, 2025, s. 168; Gürlek, 2025, s. 110).

"Bir örgütün faaliyeti çerçevesinde". Kanun hangi tür örgütün kastedildiğini belirtmez. Venedik Komisyonu bu belirsizliğin, kamuya açık bir protestonun bile kapsama sokulmasına yol açabileceğine dikkat çekmiştir (Kurnaz, 2026). Gören'e göre bu nitelikli hâlin uygulanabilmesi için örgüt suçlarından bir mahkûmiyet gerekir. Ancak örgüt adına suç işlemeyi düzenleyen TCK m. 220/6, AYM tarafından iptal edilmiştir (Gören, 2025, s. 168–169; Polat, 2024, s. 173).

“Basın ve yayın yolu”. TCK m. 218, kamu barışına karşı suçların basın ve yayın yoluyla işlenmesi hâlinde cezanın yarı oranına kadar artırılabilmesini öngörür. Hükmün son cümlesi ise haber verme sınırlarını aşmayan ve eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamalarının suç oluşturmayacağını belirtir. TCK m. 6’daki basın ve yayın tanımının internet ortamındaki yayınları da kapsaması, özellikle sosyal medya fiillerinde bu düzenlemenin uygulanma sınırını tartışmalı hâle getirir (Gürlek, 2025, s. 110). Ancak artırımın her olayda kendiliğinden uygulanacağı söylenemez; koşullarının somut olay temelinde tartışılması gerekir.

VI. Genel Değerlendirme

A. Kavramların özeti

Kavram

Müphemliğin kaynağı

Uygulamadaki sonucu

Gerçeğe aykırı / yanıltıcı bilgi

Başlık ile metin uyumsuz; olgu-değer yargısı ayrımı, gerçeklik ölçütü, zamanı ve belirleyicisi tanımsız

DMM açıklamaları fiilen gerçeğin ölçütü hâline gelebiliyor

İç ve dış güvenlik, kamu düzeni, genel sağlık

Anayasal sınırlama sebepleri doğrudan suç unsuru; "ve" bağlacı

Neredeyse her bilgi bu alanlardan biriyle ilişkilendirilebiliyor

Kamu barışı

Anayasa m. 26'da sınırlama sebebi değil; kamu düzeni ve güvenliğiyle karışıyor

Korunan değerin sınırı belirsiz kalıyor

Bozmaya elverişlilik

Gerekçe somut, lafız potansiyel tehlike

Aynı istinaf dairesinde iki gün içinde çelişkili kararlar

Alenen yayma

Sosyal medya için ölçüt yok; beğeni ve yeniden paylaşımın durumu belirsiz

Yeniden paylaşım nedeniyle mahkûmiyet, Yargıtay'da bozma

Sırf endişe, korku veya panik saiki

"Saik" ve "sırf" kelimeleri; duygu durumları tanımsız; ispat ölçütü yok

Soruşturmada varsayılıyor, yargılamada çoğu zaman ispatlanamıyor

Gerçek kimliği gizleme

Takma ad ve anonim hesabın durumu belirsiz

Anonimlik peşinen ağırlaştırıcı neden

Örgüt faaliyeti

Örgüt türü belirsiz; örgüt kavramı ve diğer hükümlerle ilişki tartışmalı

Uygulama alanı belirsiz

Basın ve yayın yolu (m. 218)

İnternet temel işleniş biçimi

Artırımın uygulama koşulları tartışmalı; somut değerlendirme gerekli

B. Müphemliğin bedelini kim ödüyor?

Kavramların belirsizliği, yargılama sonunda sanığın lehine işleyebiliyor. Üst derece yargı kararlarında suçun unsurlarına ilişkin daha sıkı bir inceleme örnekleri görülmektedir. Bununla birlikte bu yaklaşımın bütün kararlarda yerleştiği söylenemez. Resmî verilere göre 2023–2024 yıllarında verilen 192 ilk derece hükmünün 149'u beraat, yalnızca 12'si mahkûmiyettir. Gazeteciler bakımından ise tek bir kesinleşmiş mahkûmiyet bulunmuyor.

Bu veriler, tek başına müphemliğin zararsız olduğu anlamına gelmez. MLSA’nın 20 Kasım 2024 tarihli haberinde iki yıllık dönem için 4.590 kişi hakkında soruşturma ve 33 tutuklama bildirilmektedir. Bu rakamlar haber kaynağının aktardığı veriler olup tarih ve kapsamları belirtilerek kullanılmalıdır. Belirsiz kavramlar, soruşturma makamlarına kimin hakkında işlem yapılacağı konusunda geniş bir takdir alanı tanıyor. AYM kararındaki daraltıcı ölçütlerin soruşturmanın başlangıcından itibaren tutarlı biçimde uygulanıp uygulanmadığı ise ayrıca araştırılmalıdır. Bu nedenle müphemliğin bedeli, mahkûmiyetle değil soruşturma, gözaltı, tutuklama ve uzun yargılamayla ödeniyor.

Bu bedel yalnızca işlem yapılan kişilerle sınırlı da değil. Sınırın nerede olduğunu bilemeyen gazeteci, akademisyen ya da sıradan sosyal medya kullanıcısı, kamusal konularda konuşmaktan kaçınabiliyor. Belirsizliğin caydırıcı etkisi, bir ifade suçunda normun asıl etkisi hâline gelebiliyor.

C. Yorumla belirlilik sağlanabilir mi?

Yukarıda incelenen hukuki güvenlik ve kanunun kalitesi yaklaşımı açısından yargısal yorumun başarısı yalnızca nihai mahkûmiyet oranlarıyla ölçülemez. AYM’nin norm denetimi kararı ile soruşturma pratiği arasındaki olası mesafe; somut şüpheyi oluşturan olguların gösterilmesi, koruma tedbirlerinin gerekçelendirilmesi ve üst derece kararlarının ilk aşamaya ne ölçüde yansıdığı üzerinden araştırılmalıdır. Çakmaz’ın işaret ettiği istikrar ve usuli güvenceler bu nedenle TCK m. 217/A bakımından tali değil, merkezî önem taşır.

AYM’nin yaklaşımı, kanundaki genel kavramların yargısal yorumla somutlaştırılabileceği düşüncesine dayanmaktadır. Bu düşünceyi baştan reddetmek gerekmez. Nitekim gündelik dildeki bütün belirsizliklerin kanun koyucu tarafından bütünüyle kaldırılması mümkün değildir. Bununla birlikte ceza normlarında belirleyici olan, yargısal yorumun açıklığa kavuşturduğu anlamın birey bakımından önceden öngörülebilir olup olmadığıdır. TCK m. 217/A hakkında bu soruya ihtiyatla yaklaşmayı gerektiren üç neden vardır:

1. İçtihat henüz yeterince yerleşmiş değildir. Yargıtay'ın 217/A'ya ilişkin kararları sınırlı sayıdadır ve istinaf düzeyinde çelişkili kararlar verilmeye devam ediyor.

2. Yargısal ölçütlerin soruşturma pratiğine yansıması belirsizdir. Görünür gerçeklik, dört şartın birlikteliği veya fiil sonrası davranışların saik yönünden değerlendirilmesi gibi ölçütler, ancak yargılamanın ileri aşamalarında uygulanıyor.

3. Ceza normunun muhatabı yalnızca hâkim değildir. Belirlilik ilkesi, öncelikle normun muhatabı olan bireyin davranışını önceden ayarlayabilmesini amaçlar. Bireyin, bir Anayasa Mahkemesi kararının gerekçesini ve Yargıtay'ın dağınık içtihadını bilerek konuşması beklenemez.

VII. Öneriler

Bu inceleme, yargısal yorumun yanı sıra kanun düzeyinde daha açık bir düzenleme yapılması gereğine işaret etmektedir:

1. Konunun tanımlanması. "Gerçeğe aykırı bilgi" yerine, failin yanlış olduğunu bildiği ve olgusal temelden yoksun bir olgu bildirimi aranmalıdır. Değer yargıları, eleştiri ve üçüncü kişi beyanlarının habercilik kapsamında aktarılması açıkça kapsam dışında bırakılmalıdır. Başlık ile metin arasındaki terim farkı giderilmelidir.

2. Konu alanının daraltılması. Anayasal sınırlama sebepleri yerine, afet, salgın veya silahlı çatışma gibi somut ve dar alanlar sayılmalıdır. Bu, Aktaş'ın karşılaştırmalı hukuka dayanan önerisiyle de uyumludur (Aktaş, 2023, s. 202, 206).

3. "Elverişlilik" yerine açık ve yakın tehlike. TCK m. 216/1'deki gibi "kamu güvenliği bakımından açık ve yakın tehlike" şartı aranmalıdır. Böylece gerekçedeki somut tehlike nitelendirmesi lafza yansır (Gören, 2025, s. 166).

4. Yaymanın tanımlanması. Yalnızca beğeni ve yorum katmadan yeniden paylaşım, ilk içeriği üretenin fiilinden ayrı tutulmalı; aleniyetin değerlendirilmesinde hesabın ayarından çok fiilî erişim gücü esas alınmalıdır.

5. Saik unsurunun yeniden kaleme alınması. "Saik" yerine "amaç" kullanılmalı, saikin varlığına ilişkin objektif göstergeler (sunuş biçimi, düzeltme ve kaldırma gibi fiil sonrası davranışlar) kanunda veya gerekçede sayılmalıdır.

6. Nitelikli hâllerin yeniden değerlendirilmesi. Kimlik gizleme ve örgüt faaliyeti nitelikli hâllerinin gerekliliği ve ölçülülüğü yeniden ele alınmalı; TCK m. 218’in bu suç bakımından uygulanma koşulları açıklaştırılmalıdır.

7. Kanun düzeyinde yapılamıyorsa tanım ve içtihat. Komaz'ın önerdiği gibi, kavramlar TCK m. 6'daki tanımlar arasında veya en azından madde gerekçesinde tanımlanmalı; bu da yapılmazsa Yargıtay'ın içtihat birliğini sağlayan kararlarla kavramların sınırını kesin olarak çizmesi gerekir (Komaz, 2025, s. 122).

VIII. Sonuç

TCK m. 217/A’nın sorunu, yalnızca çok sayıda soyut kavram kullanması değildir. Sorunların türleri de farklıdır. Başlık ile hüküm metni farklı kapsamlar çağrıştırır; “ve” bağlacının kuruluşu birden çok okumaya izin verir; kamu düzeni, kamu barışı ve elverişlilik gibi kavramlar ise olayların sınırda kaldığı hâllerde yeterli yönlendirme sağlamayabilir. Bu nedenle hepsine yalnızca “muğlaklık” demek, çözüm için gerekli ayrımları görünmez kılar. Bowell ve Kemp’in bulanıklık–belirsizlik ayrımı, sorunları ayırmak ve farklı çözümlere yönelmek için yararlı bir yöntem sunmaktadır.

AYM çoğunluğu, hükmün unsurlarının daraltıcı yorumla yeterli açıklığa kavuşturulabileceği görüşünü benimsemiştir. Bununla birlikte üst derece mahkemelerinin farklı olaylarda bu ölçütleri ne ölçüde tutarlı uyguladığının ayrıca incelenmesi gerekir. Kanun metnindeki belirsizlikler, özellikle soruşturma evresinde geniş yorum riskini canlı tutmaktadır.

Bowell ve Kemp’in dil çözümlemesinden çıkarılan sonuç, her müphemliğin aynı türde olmadığıdır. Özpolat’ın incelediği maddi kanunilik ölçütü ile Çakmaz ve Keskinsoy–Kaya–Demir’in değerlendirdiği hukuki güvenlik yaklaşımı ise bir adım daha ileri gider: Kavramın dilsel olarak açıklanması yeterli değildir; ceza tehdidinin sınırları, önceden öngörülebilen ve keyfî uygulamayı sınırlayan bir hukuk pratiğinde görünür olmalıdır. Böylece belirlilik, yalnızca metnin okunabilirliği değil, kişinin özgürlüğünü kullanırken hukuka güvenebilmesidir.

Ceza kanununun muhatabı, hakkında hüküm kurulmasını bekleyen sanık değil; henüz söz söylemek üzere olan bireydir. Yargıtay’ın yıllar sonra belirginleştirdiği bir ölçütün tek başına, ifade anındaki öngörülebilirliği sağladığı söylenemez. Soruşturmayı başlatan makamın da suçun her unsurunu sınayabileceği açık ölçütlere ihtiyacı vardır. Belirlilik ilkesi bakımından asıl mesele, farklı kavramlara aynı adı vermek değil, hangi belirsizliğin nerede doğduğunu ve hangi hukukî güvenceyi zayıflattığını göstermektir.

Kaynakça

Tezler

• Akın, Mehmet. Düşünceyi Açıklama Özgürlüğü Bağlamında Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Suçu. Yüksek Lisans Tezi, Yaşar Üniversitesi, İzmir, 2024.

• Aktaş, Berke Celil. Karşılaştırmalı Hukuk Düzenlemeleri Işığında İnternet Üzerinden Gerçekleştirilen Dezenformasyon Fiillerinin Ceza Hukuku Açısından Değerlendirilmesi. Yüksek Lisans Tezi, Bahçeşehir Üniversitesi, İstanbul, 2023.

• Civri, Gizemnur. İfade Özgürlüğü Açısından Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Suçu. Yüksek Lisans Tezi, Süleyman Demirel Üniversitesi, Isparta, 2025.

• Gören, Gönül. Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Suçu (TCK 217/A). Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Bilgi Üniversitesi, İstanbul, 2025.

• Gürlek, Fatih Necmettin. Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Suçu (TCK m. 217/A). Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi, İstanbul, 2025.

• Komaz, Berat. Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Suçu (TCK m. 217/A). Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, İstanbul, 2025.

• Ünsal, Harun. Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Suçu (TCK m. 217/A). Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, İstanbul, 2026.

Dil, mantık ve eleştirel düşünme

Bowell, Tracy / Kemp, Gary. Eleştirel Düşünme Kılavuzu (Critical Thinking: A Concise Guide, 4. bs.), çev. Bilge Tanrıseven, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 2. basım, 2020, özellikle “Dil ve Retorik”, s. 31–38.

Makaleler ve yorumlar

• Balcı, Murat / Çakır, Kerim. "Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Suçu (TCK m. 217/A)". Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 9, S. 1, Ocak 2023, s. 1–17.

• Can, Sibel / Evirgen, Selen / Ulusal, Dilek. "İfade Özgürlüğü Kapsamında Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Suçu (TCK Madde 217/A)". Euroasia Journal of Social Sciences & Humanities, Vol. 10, Issue 33, 2023, s. 57–89.

• Kitapçıoğlu Yüksel, Tülay. "Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Suçu Hakkında Değerlendirme". Uluslararası Dijital Çağda Hukuk Sempozyumu Özet Bildiri Kitabı, 2023, s. 74–76.

• Kurnaz, Işıl. "Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma". Birikim Haftalık, 20.04.2026.

• Polat, Mehmet Bahadır. "Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Suçuna İnternette İfade Özgürlüğü ve Haber Verme Hakkı Perspektifinden Bir Değerlendirme". Kırklareli Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 2, S. 1, Haziran 2024.

Çakmaz, Eylem. “Hukuk Devleti Çerçevesinde Hukuki Güvenlik İlkesi: Anayasa Mahkemesi Kararları Üzerine Bir İnceleme”. Süleyman Demirel Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 15, S. 1, 2025, s. 1–57.

Keskinsoy, Ömer / Kaya, Semih Batur / Demir, Hande Seher. “Anayasa Mahkemesi İçtihadında ‘Kanunilik’ Kriterinin Uygulanması Üzerine Bir İnceleme”. Amme İdaresi Dergisi, C. 57, S. 4, Aralık 2024, s. 1–34.

Özpolat, Haşim. “Anayasa Mahkemesi’nin Bireysel Başvuru Kararlarında Maddi Anlamda Kanun Kriteri”. Türkiye Adalet Akademisi Dergisi, Y. 9, S. 33, Ocak 2018, s. 609–622.

Mevzuat, kararlar ve raporlar

• 1982 Anayasası, m. 13, 26, 38; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, m. 7, 10.

• 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, m. 2, 6, 213, 216, 217/A, 218.

• AYM, E. 1976/27, K. 1976/51 (aktaran Gören, 2025).

• AYM, E. 2022/129, K. 2023/189, 08.11.2023, RG 23.02.2024. (Hukuki Haber).

• Yargıtay 8. Ceza Dairesi, E. 2023/4112, K. 2024/1966, 29.02.2024. (Hukuki Haber).

• Yargıtay 8. Ceza Dairesi, E. 2025/2906, K. 2025/10621, 15.12.2025 (Hukuki Haber).

• Ankara BAM 4. Ceza Dairesi, E. 2024/128, K. 2024/1037, 02.12.2024; E. 2024/174, K. 2024/1066, 03.12.2024.

• Venedik Komisyonu ve Avrupa Konseyi DGI, Acil Ortak Görüş, CDL-PI(2022)032, 07.10.2022 (Türkiye Barolar Birliği gayriresmî çevirisi).

• MLSA. "‘Sansür yasası’ nedeniyle iki yılda 4590 kişi hakkında soruşturma açıldı, 33 kişi tutuklandı", 20.11.2024.