İfade odasına girmeden önce şüphelinin müdafiine yöneltebileceği en güç sorulardan biri şudur: “Anlatırsam çıkar mıyım?” Bu sorunun içinde çoğu zaman suçlamanın hukukî niteliğinden daha fazlası vardır. Geceyi nerede geçireceği, çocuklarını ne zaman göreceği, işine dönüp dönemeyeceği, tutuklanırsa ailesinin ne yapacağı da sorulmaktadır. Müdafi ise henüz dosyanın tamamını görmemiş, isnadın hangi delillere dayandığını öğrenememiş olabilir. Böyle bir anda verilecek cevap, o günkü özgürlük beklentisiyle yıllar sürebilecek bir ceza yargılamasının sonuçlarını aynı cümleye sığdırmak zorundadır.
Soruşturma evresinde ikrar ve etkin pişmanlık tartışmasının düğümlendiği yer burasıdır. Devletin delile ulaşma ihtiyacı, şüphelinin içinde bulunduğu koşullardan kurtulma isteği ve müdafiin savunmayı koruma görevi aynı masada karşılaşır. Fakat masaya herkes aynı bilgiyle, aynı zaman imkânıyla ve aynı güçle oturmaz. Bu eşitsizlik içinde şüphelinin konuşmayı seçmiş olması, kararının hangi koşullarda oluştuğu sorusunu ortadan kaldırmaz.
İkrarın anlattığı ve anlatmadığı
İkrar, isnat edilen fiile ilişkin aleyhe olguların kabulünü ifade eder. Bununla birlikte bir olguyu kabul etmekle o olgunun ceza hukuku bakımından taşıdığı anlamı kabul etmek arasında önemli bir mesafe vardır. Bir toplantıya katıldığını söyleyen kişi, toplantının suç teşkil eden bir faaliyetin parçası olduğunu bildiğini de söylemiş olmaz. Bir parayı aldığını kabul etmek; paranın suçtan kaynaklandığını, kendisine belirli bir hukuka aykırı amaçla verildiğini veya bir suçun icrasına bilerek katıldığını kabul etmekle aynı şey değildir. Hareketin gerçekleşmesi, kastın bulunması ve suçun bütün unsurlarının oluşması ayrı ayrı değerlendirilir.
İfade tutanağı bu ayrımları silmeye elverişli bir metindir. Şüphelinin gündelik dille anlattığı bir ilişki, tutanağa “örgütsel bağ”; bir tahmini, “bilgisi”; bir başkasından duyduğu söz, doğrudan gözlemi gibi geçirildiğinde, anlatımın hukukî ağırlığı değişir. Müdafiin görevi burada kelime düzeltmekten ibaret görülemez. Hangi olayın kabul edildiğini, hangi nitelemenin reddedildiğini ve hangi konuda bilgi bulunmadığını birbirinden ayırmak, savunmanın maddî sınırlarını korumaktır.
Ceza muhakemesinde ikrar, diğer delilleri gereksiz kılan bir hüküm değildir. CMK'nin 217. maddesinin delillerin değerlendirilmesine ilişkin çerçevesi içinde, beyanın elde edilme koşulları, iç tutarlılığı ve dosyadaki diğer verilerle ilişkisi incelenmelidir. CMK'nin 160. maddesinde savcıya yüklenen, şüphelinin lehine ve aleyhine delilleri toplama görevi de kişi konuştuğu anda sona ermez. Aksi yaklaşım, soruşturmayı olayı araştıran bir faaliyet olmaktan çıkarıp alınmış bir beyanı doğrulatma çabasına dönüştürür.
Bir kabul beyanının ayrıntılı olması, tek başına onun doğruluğunu güvence altına almaz. Şüphelinin anlattığı ayrıntıyı nereden öğrendiği de sorulmalıdır. Kendi yaşantısından mı aktarmaktadır, kendisine yöneltilen sorulardan mı çıkarmıştır, yoksa dosyada bulunduğu söylenen bilgilere mi uyum sağlamaktadır? Söylenenin olayla örtüşmesi kadar, bu örtüşmenin nasıl meydana geldiği de araştırılmalıdır. Aksi hâlde soruşturma, önce kendi bilgisini kişiye aktarıp ardından aynı bilgiyi ondan geri alarak bağımsız bir doğrulama elde ettiğini sanabilir.
İkrarın tek başına mahkûmiyete yeterliliği konusunda öğretide aynı yaklaşım benimsenmiş değildir. Ersan Şen, ikrarın somut delillerle desteklenmesi gerektiğini savunur. Emirhan Aydın ise hukuka uygun elde edilmiş ve tecrübe kurallarına aykırı düşmeyen doğrudan ikrarın tek başına mahkûmiyet gerekçesi olabileceğini kabul ederken, tevil yoluyla ikrarda lehe açıklamanın başka delillerle araştırılmasını gerekli görür. Bu görüş ayrılığı karşısında müdafi, “başka delil yoksa ikrarın önemi de yoktur” varsayımıyla hareket edemez. Beyanın delil değerine itiraz etmekle, müvekkile vereceği beyanın risksiz olduğunu söylemek arasında önemli bir fark vardır. (Şen, 2016; Aydın, 2023, s. 476.)
Savunmanın tevil yoluyla ikrara dönüştürülmesi
İkrar tartışması, şüphelinin suçlamayı açıkça kabul ettiği durumlarla sınırlı değildir. Kişi fiili açıklarken kendisini haklı kılan veya sorumluluğunu azaltan koşullardan söz edebilir. Anlatımın aleyhe kısmının alınması, lehe kısmının ise araştırılmadan savunma çabası sayılarak dışlanması, kişinin konuşmasını kendi aleyhine işleyen bir sürece dönüştürür. Emirhan Aydın, tevil yoluyla ikrarı kategorik olarak reddetmez; fakat kavramın genişletilmesini ve lehe olgular araştırılmadan mahkûmiyete dayanak yapılmasını eleştirir. Açık inkâr içermeyen her açıklama ikrar sayılamaz. (Aydın, 2023, s. 476–478, 484.)
Bu değerlendirmeyi soruşturma evresine taşıdığımızda, müdafi bakımından sorun belirginleşir. Müvekkil bir olayı anlatırken savunmasının hangi kısmının tutanağa geçtiğini, hangi kısmının doğrulanmak üzere araştırıldığını izlemek gerekir. Ceza muhakemesinde hâkimin beyanın bir bölümünü kabul edip diğerini reddedebilmesi, lehe açıklamayı gerekçesizce ayıklama yetkisi vermez. Anlatımın bütün olarak kaydedilmesi ile içeriğinin deliller ışığında değerlendirilmesi farklı meselelerdir.
Bu durum, konuşmanın sonuçlarına ilişkin kaygıyı derinleştirir. Kişi, kendisini açıklamaya çalıştıkça suçlamayı kuvvetlendirdiğini düşünebilir. Müdafiin görevi, bu ihtimali soyut bir korku olarak bırakmamaktır: Kabul edilen olgu, reddedilen isnat ve araştırılması istenen lehe koşullar birbirinden ayrılmalı; açıklama yapılacaksa hangi delillerin toplanmasının istendiği de somutlaştırılmalıdır. Savunmanın lehe kısmını tutanağa geçirmek, o kısmın araştırılmasını istemekle tamamlanır.
Etkin pişmanlık bir itirafın diğer adı değildir
Etkin pişmanlık, bütün suçlar için aynı koşullarla işleyen genel bir indirim kapısı değildir. Kanunun belirli suçlar bakımından düzenlediği, kapsamı ve sonuçları ilgili hükme göre değişen bir kurumdur. Bazı düzenlemelerde zararın giderilmesi öne çıkar; bazılarında suçun ortaya çıkarılmasına, faillerin belirlenmesine veya örgütsel yapının çözülmesine katkı aranır. TCK'nin 168, 192 ve 221. maddelerindeki farklı düzenlemeler bile tek bir “itiraf et, indirim al” formülünün neden yetersiz olduğunu göstermeye yeter.
Bu nedenle suçunu kabul eden herkesin etkin pişmanlıktan yararlanacağı söylenemeyeceği gibi, her etkin pişmanlık davranışı da bütün isnatların kabulü olarak okunamaz. Zararın giderilmesiyle kişinin fiile ilişkin açıklaması, açıklamayla hukukî niteleme ayrı ayrı ele alınmalıdır. Hangi davranışın hangi hükmün koşulunu karşıladığı; davranışın zamanı, kapsamı ve ilgili düzenlemenin aradığı diğer şartlarla birlikte incelenir. Özellikle başkaları hakkında bilgi verilmesini gerektiren durumlarda, kişinin bildikleriyle soruşturma makamının duymak istedikleri arasındaki fark hayatîdir.
Kanunun kuruma verdiği adın ahlakî çağrışımı da dikkatle ele alınmalıdır. İlgili hüküm pişmanlık göstermeyi veya gönüllü davranışı arıyorsa, bu koşullar elbette değerlendirilecektir. Ancak buradan kişinin bütün hayatını kapsayan bir ahlak muhasebesine geçilemez. Şüpheliden kanunî şartları aşan bir sadakat gösterisi, kendini aşağılama veya soruşturmanın bütün anlatısını benimseme beklenmesi, hukukî bir imkânı kişilik sınavına dönüştürür. Pişmanlığın aranması, bu duygunun soruşturma makamınca beğenilen sözlerle sergilenmesi zorunluluğu olarak yorumlanamaz.
Bilgi vermeye dayanan etkin pişmanlık hükümlerinde zamanlama ayrıca önem kazanır. Bilginin verildiği sırada soruşturma makamının neyi zaten bildiği, açıklamanın hangi yeni olguya ulaşılmasını sağladığı ve ilgili hükmün ne tür katkı aradığı incelenmeden bir yararlanma hesabı yapılamaz. Dosyaya erişim güçlüğü burada çifte bir eşitsizlik yaratır: Müdafi hem suçlamanın delillerini tam olarak göremez hem de müvekkilinin sunacağı bilginin hukukî değerini kestirmekte zorlanır. Soruşturma makamının elindeki bilgiyi bilmeyen şüpheli, vereceği bilginin neyi değiştireceğini de öngöremeyebilir.
Zararın giderilmesine dayanan düzenlemelerde ise başka bir sorunla karşılaşılır. Ticari bir uyuşmazlıkta ödeme yapılması, borcun kabulü, uzlaşma isteği veya ekonomik bir tercihle ilişkili olabilir; bunların hangisinin söz konusu olduğu açıklığa kavuşturulmadan ödeme doğrudan dolandırıcılığın ikrarına dönüştürülemez. Öte yandan bir ödemenin yapılmış olması da tek başına etkin pişmanlığın bütün koşullarının gerçekleştiğini göstermez. Beraat savunmasıyla, mahkemenin aksi kanaate varması ihtimaline karşı ileri sürülen lehe hüküm talebi ayrı hukukî düzlemlerde tartışılabilir. İhtimalli savunmanın varlığı, esas savunmanın terk edildiği anlamına gelmez.
Ensar Baki’nin etkin pişmanlığı hukuka uygunluk nedenlerinden ayırırken belirttiği üzere, cezanın kaldırılması fiilin hukuka uygun hâle gelmesi demek değildir. Bu ayrımın müdafilik bakımından somut karşılığı, beraat ile etkin pişmanlık nedeniyle ceza verilmesine yer olmadığı kararının aynı sonuç olarak sunulamamasıdır. CMK’nin 223. maddesinin dördüncü fıkrasının (a) bendi, etkin pişmanlık dolayısıyla ceza verilmemesi hâlini ayrıca düzenler. Müvekkile yalnız cezaevine girip girmeyeceğini anlatmak bu nedenle eksik kalır. Fiilin sübutuna ilişkin savunmayla, suçun sabit görülmesi durumunda uygulanabilecek cezasızlık veya indirim hükmü birbirinden ayrılmalıdır. “Ceza almayacaksın” sözü, hangi hukukî sonucun beklendiği açıklanmadan kullanıldığında, beraat beklentisi içindeki kişiyi yanıltabilir. (Baki, 2016, s. 48–49.)
Tahliye beklentisinin gölgesi
Etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanma ihtimali ile tutuklama yahut tahliye kararı farklı hukukî değerlendirmelere bağlıdır. Tutuklamanın, kişinin konuşmasını sağlamak için bir baskı aracına dönüştürülmesi, koruma tedbirinin amacıyla bağdaşmaz. Bir açıklamanın soruşturmanın seyrini veya tutuklama nedenlerine ilişkin değerlendirmeyi etkilemesi mümkündür. Bundan, açıklama yapan kişinin mutlaka serbest bırakılacağı sonucu çıkmaz. Müdafiin “yararlanma ihtimali” ile “tahliye güvencesi” arasındaki sınırı koruması, müvekkiline karşı dürüstlüğünün en zor sınandığı yerlerden biridir.
Şüphelinin özgürlüğünü düşünerek karar vermesi anlaşılabilir. Müdafi, onun yerine tutukluluğun yükünü taşımayacaktır. Ancak henüz içeriği bilinmeyen bir dosyada, kapsamı belirsiz bir açıklamanın sonuçlarını güvence altına alıyormuş gibi konuşamaz. Kısa vadede özgürlük sağlayacağı umulan beyan, ileride mahkûmiyetin önemli dayanaklarından biri olabilir; beklenen etkin pişmanlık uygulaması ise kanunî koşulların oluşmadığı gerekçesiyle gerçekleşmeyebilir. Bu ihtimallerin ikisi de müvekkile açıklanmalıdır.
Buradaki baskıyı yalnız açık tehditlerde aramak eksik kalır. Belirsizlik, uykusuzluk, yakınlarına ilişkin kaygı ve dosyaya erişimdeki güçlükler kişinin kararını etkileyebilir. Bunların her biri kendiliğinden beyanı hukuka aykırı hâle getiren bir sonuç doğurmaz; fakat iradenin özgürlüğü değerlendirilirken koşulların bütünü önem taşır. “Kendi isteğiyle anlattı” tespiti, bu isteğin nasıl oluştuğunu araştırmayı gereksiz kılmaz.
CMK'nin 148. maddesi, ifadenin özgür iradeye dayanmasını güvence altına alır; iradeyi bozan yöntemleri ve kanuna aykırı yarar vaadini yasaklar. Kanunda bulunan bir imkânın koşullarıyla açıklanması ile yetkisi veya dayanağı bulunmayan bir sonucun vaat edilmesi bu nedenle ayrılmalıdır. “Şu hüküm uygulanabilir” demekle “bunları söylersen bugün çıkarsın” demek aynı hukukî işlem değildir. Üstelik yasak yöntemle elde edilmiş beyana sonradan rıza gösterilmesi de o yöntemi meşrulaştırmaz.
Bazen açıkça verilmiş bir tahliye sözü de yoktur; şüpheli, kendisine söylenenleri o yönde anlamıştır. Söylenen söz, kişinin o sözden çıkardığı anlam ve hukuken mümkün sonuç birbirinden ayrılmalıdır. Müdafiin yalnız “sana söz verdiler mi?” diye sorması bu yüzden yeterli olmaz. Müvekkilin konuşunca ne olacağını düşündüğünü de öğrenmesi gerekir. Yanlış beklenti, her zaman bir başkasının açık yalanından doğmaz; kişinin korkusu ve kurtulma arzusu, ihtimalli bir açıklamayı zihninde kesin sonuca dönüştürebilir.
Susma hakkının görünmeyen maliyeti
Anayasa'nın 38. maddesindeki kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayıcı beyanda bulunmaya zorlanamama güvencesi ile CMK'nin 147. maddesinde düzenlenen susma hakkı, soruşturma makamının işini kolaylaştırma yükümlülüğünün şüpheliye ait olmadığını ortaya koyar. Suçlamanın ispatı, şüphelinin konuşmasına bağlanamaz. Susma, suçluluğu kabul eden örtülü bir cevap gibi değerlendirilemez.
Buna karşılık etkin pişmanlık düzenlemeleri, belirli davranışlara hukukî sonuç bağladığı için şüphelinin önüne gerçek bir tercih koyar. Susma hakkının kullanılması başlı başına aleyhe bir sonuç gerekçesi yapılamaz; buna karşılık belirli bir davranışı şart koşan lehe hükmün uygulanabilmesi için o davranışın gerçekleşmesi aranabilir. Müdafi, “susmanın hiçbir sonucu olmaz” diyerek bu ayrıntıyı gizleyemeyeceği gibi, “susarsan daha ağır cezalandırılırsın” diyerek hakkın kullanımını cezalandırılacak bir davranış gibi de sunamaz. İlgili hükmün sağladığı yarardan yararlanamama ihtimali ile susmanın aleyhe delil yapılması birbirinden ayrılmalıdır.
Etkin pişmanlık imkânının varlığı tek başına iradenin sakatlandığını göstermez. Asıl mesele, kişinin tercihini yeterli bilgiye ulaşarak ve baskıdan korunarak yapıp yapamadığıdır. Seçeneğin hukukî koşulları bilinmiyorsa, konuşmanın sonuçları anlatılmamışsa ve kişi yalnız belirsiz bir tahliye ümidiyle hareket ediyorsa, kâğıt üzerindeki tercih özgürlüğü ile yaşanan gerçeklik arasında ciddi bir açıklık vardır.
Müdafiin iki yönlü sorumluluğu
Müdafi, müvekkilini kendi savunma anlayışına uygun davranmaya zorlayamaz. Kişi, sonuçlarını kavrayarak olayı anlatmak, zararı gidermek veya kanunda öngörülen bir iş birliğinde bulunmak isteyebilir. Avukatın görevi, her ikrarı meslekî yenilgi sayarak bu tercihi engellemek değildir. Öte yandan dosya yükünden kurtulmak, soruşturma makamıyla sürtüşmemek veya hızlı bir sonuç elde etmek için müvekkili ikrara yöneltmek de savunma göreviyle bağdaşmaz.
Karar müvekkile aittir; fakat bu cümle müdafiin değerlendirme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Hangi suçlamanın yöneltildiği, erişilebilen delillerin ne gösterdiği, hangi hususların bilinmediği ve düşünülen açıklamanın hangi riskleri taşıdığı anlatılmalıdır. Dosyanın tamamı görülememişse bu eksiklik açıkça belirtilmeli; belirsizlik, tecrübe iddiasıyla örtülmemelidir. Müdafi gerekçeli bir öneri sunabilir. Önerisinin varsayımlarını gizleyerek sonucu kesinmiş gibi anlatamaz.
Değerlendirme, yürüyen soruşturmanın sınırında da bırakılamaz. Bir beyanın başka fiilleri, henüz soruşturulmayan dönemleri veya farklı kişileri gündeme getirmesi mümkündür. Belirli bir suç bakımından öngörülen etkin pişmanlık sonucunun, anlatılan diğer bütün suçlara da yayılacağı varsayılamaz. Müvekkil, bir isnat yönünden beklediği yararla başka bir isnat yönünden doğabilecek riski birlikte görmelidir. Bu ihtimal, “dosyayı kapatma” beklentisinin neden bazen yeni dosyaların başlangıcına dönüşebileceğini açıklar.
Şüpheliyle güvenli ve gizli görüşme imkânı bu sebeple savunmanın merkezindedir. CMK'nin 154. maddesindeki görüşme ve haberleşme güvencesi çerçevesinde yürütülecek danışma, salt ifadenin öncesine sıkıştırılan bir formalite değildir. Müvekkilin gerçekten ne bildiği, neyi tahmin ettiği, hangi sözü hangi beklentiyle söylemek istediği ancak böyle anlaşılabilir. İfade sırasında avukatın sandalyesinin dolu olması, bu hazırlığın yapıldığı anlamına gelmez.
Başkalarını anlatmanın sorumluluğu
Etkin pişmanlık beyanı başka kişilere yöneldiğinde, savunma ikilemi genişler. Kişinin kendi hukukî durumunu iyileştirmek için yaptığı açıklama, bir başkasının gözaltına alınmasına, tutuklanmasına veya yargılanmasına dayanak olabilir. Bu nedenle doğrudan bilgi, duyum, çıkarım ve tahmin arasındaki ayrımların tutanakta görünür kalması gerekir. Ayrıntılı anlatım her zaman doğru anlatım değildir; soruşturmanın beklediği şemaya uygunluk da beyanın güvenilirliğinin yerine geçmez.
Bir yarar beklentisiyle verilen beyan sırf bu nedenle bütünüyle değersiz sayılamaz. Bununla birlikte beklentinin varlığı, beyanın neden bağımsız verilerle sınanması gerektiğini açıklar. Bilginin kaynağı, olayın zamanı, anlatıcının gözlem imkânı ve anlatımın değişip değişmediği araştırılmalıdır. Etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanma talebi, beyan sahibine başkaları hakkında yanılmaz bir tanıklık yetkisi vermez.
Müdafiin görevi müvekkilin bilmediği ayrıntıları tamamlamak, anlatımını soruşturmanın beklentisine uydurmak veya suç isnadı üretmek değildir. Bildiği kadarıyla konuşmasını, emin olmadığı yerde bunu belirtmesini ve tahminlerini olgu gibi sunmamasını sağlamak savunmanın meşru alanındadır. Birden fazla şüphelinin aynı müdafi tarafından temsil edildiği dosyalarda bu mesele ayrıca menfaat çatışmasına dönüşebilir. CMK'nin 152. maddesindeki, birden fazla kişinin savunmasının üstlenilmesini yararların birbirine uygunluğuna bağlayan sınır, çatışma öngörülebilir hâle geldiğinde değerlendirilmelidir; bunun için suçlayıcı ifadenin verilmesini beklemek geç olabilir. Bir müvekkilden gizlilik içinde öğrenilen bilgi, diğerinin etkin pişmanlık anlatısını kurmak için kullanılamaz.
İkrar hukuka aykırı delili temizler mi
Şen’in “İkrar” yazısında vurguladığı üzere, kişinin kabul beyanı hukuka aykırı elde edilmiş delili meşrulaştırmaz. Bir aramanın veya dinlemenin hukuka aykırılığı, şüphelinin sonradan konuşmasıyla ortadan kalkmaz. (Şen, 2016.) Bu tespitten hareketle iki ayrı soruyu korumak gerekir: Önceki işlemden elde edilen delil kullanılabilir mi; sonradan alınan beyanın kendisi hukuka uygun mudur? İkinci soruya cevap verebilmek için beyanın elde ediliş koşulları, önceki işlemle bağlantısı ve bu işlemin kişinin iradesine etkisi incelenmelidir. Böylece ikrarın ilk delili kendiliğinden hukuka uygun hâle getirdiği varsayımından da, sonraki beyanın durumunu araştırmadan sonuca gitmekten de kaçınılır.
Müdafi açısından bunun pratik sonucu, etkin pişmanlık seçeneği konuşulurken dosyadaki delillerin hukuka uygunluğuna ilişkin itirazları bırakmamaktır. Müvekkilin anlatmayı seçmesi, yapılan aramayı veya uygulanan ifade alma yöntemini onayladığı anlamına gelmez. Beyanın doğruluğu, elde edilmesinin hukuka uygunluğu ve ispat gücü farklı sorulardır. Savunma, bunlardan birine verilen cevabın diğerlerinin yerine geçirilmesine itiraz etmelidir.
Tutanağın son satırından sonra
İkrarın geri alınması, önceki beyanın dosyadan silinmesi demek değildir. CMK'nin 148. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca müdafi bulunmaksızın kollukça alınan ifade, hâkim veya mahkeme huzurunda doğrulanmadıkça hükme esas alınamaz. Bu özel güvence, müdafi huzurunda alınmış her ifadenin mutlaka geçerli olduğu anlamına da gelmez; yasak yöntemler ve diğer hukuka aykırılıklar ayrıca değerlendirilir. Çelişki hâlinde belirli önceki beyanların duruşmada okunmasına imkân veren CMK'nin 213. maddesi de düşünüldüğünde, “şimdi söyle, sonra düzeltiriz” yaklaşımının ne kadar tehlikeli olduğu anlaşılır.
Bu sebeple ifade bitiminde yapılacak okuma, törensel bir imza işlemi olarak görülemez. Söylenmeyen bir cümlenin çıkarılması, bir tereddüdün kayda geçirilmesi veya hukukî nitelemeyle olgunun ayrılması, ileride yürütülecek savunmayı doğrudan etkiler. Baskı, vaat ya da anlatımın kayda geçirilmesiyle ilgili bir sorun varsa, bunun gecikmeden ve somut biçimde belgelenmesi önemlidir. Bununla birlikte tutanağa bir itiraz yazılmış olması, yanlış kaydı kendiliğinden zararsız hâle getirmez.
Soruşturma evresinde iyi savunma, her durumda susmayı öneren yahut her dosyada iş birliğini çıkış yolu sayan hazır reçetelerle kurulamaz. Dosyanın delil durumu, uygulanabilecek hükmün gerçek koşulları ve müvekkilin iradesi birlikte değerlendirilmelidir. Kimi zaman susmak, kimi zaman belirli bir olguyu açıklamak, kimi zaman da kanunun aradığı davranışı yerine getirmek savunma bakımından anlamlı olabilir. Avukatın meslekî bağımsızlığı, bu seçenekleri makamın beklentisinden ve kendi kolaylık arayışından uzak biçimde tartabilmesinde görünür.
İfade odasının kapısında sorulan “Anlatırsam çıkar mıyım?” sorusuna dürüstçe cevap vermek, bazen kesin bir cevap veremediğini söylemeyi gerektirir. Fakat müvekkilin beklediği, ihtimallerin sıralanıp kararın bütün ağırlığıyla kendisine bırakılması da değildir. Müdafi, dosyayı ve seçenekleri değerlendirerek gerekçeli görüşünü ortaya koymalı; önerisinin hangi bilgiye dayandığını, hangi noktada belirsizlik bulunduğunu açıklamalıdır. O gün verilen beyan yıllar sonra bir mahkeme kararında yeniden karşısına çıktığında, müvekkil neyi, hangi sonuçları göze alarak söylediğini bilmiş olmalıdır. Bunun sağlanması, aceleyle alınmış bir imzadan çok daha fazla zaman ve emek gerektirir; soruşturma müdafiliğinin güçlüğü de tam burada başlar.
Kaynak ve hukukî dayanaklar
Ersan Şen, “İkrar”, Hukuki Haber, 14 Ocak 2016, sayfada belirtilen güncelleme 27 Aralık 2022. https://www.hukukihaber.net/ikrar
Emirhan Aydın, “Ceza Muhakemesi Hukukunda Tevil Yoluyla İkrar”, Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 9, S. 2, Temmuz 2023, s. 467–486; özellikle s. 476–478 ve 484. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2834209
Ensar Baki, “Türk Ceza Kanununda Etkin Pişmanlık”, Yıldırım Beyazıt Hukuk Dergisi, 2016/2, s. 27–56; özellikle s. 48–50.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m. 38; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m. 100, 147, 148, 152, 154, 160, 206, 213, 217 ve 223; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m. 168, 192 ve 221.
Next