Korkut Kanadoğlu’nun İstanbul’da Avukat Hakları Grubu’nun baro başkan adayı olduğunu öğrendiğimde tereddüt ettim. Ankara’da aynı gruptan Türkiye Barolar Birliği delege adayıydım. “Acaba doğru grupta mıyım?” diye geçirdim içimden. Bu soruyu sorduran, Korkut Hoca’nın o sırada karşıma çıkan bir sözü veya davranışı değildi. Soyadıydı. Türkiye’nin yakın hukuk ve siyaset tarihindeki bazı tartışmalar, üzerinden yıllar geçse de bir soyadını duyduğunuzda bütün ağırlığıyla geri geliyor. Benim zihnimde de üç rakam belirmişti: 367.

Korkut Kanadoğlu, Sabih Kanadoğlu’nun oğlu. Sabih Kanadoğlu’nun adı ise benim hafızamda, 2007’deki cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde savunduğu 367 yorumu ile birlikte duruyor. Seçilmek için aranan nitelikli çoğunluğun toplantının yapılabilmesi için de gerekli sayılması, bana göre anayasa yorumunun siyasal alanı daraltmak üzere zorlanmasının çarpıcı örneklerinden biriydi. O günlerde TBMM Kanunlar ve Kararlar Dairesinin açıkladığı görüş, toplantı yeter sayısının 184 olduğu yönündeydi. Mesele, herkesin bildiği açık bir hükmün hatırlatılmasından ibaret değildi; hukukun nasıl yorumlanacağına ve bu yorumla siyasal iradenin önüne hangi engellerin konulabileceğine ilişkin esaslı bir çatışmaydı.

O tartışmaya ilişkin kanaatim değişmiş değil. Hukukun, siyasal bakımdan arzu edilmeyen bir sonucu önlemenin maharetli tekniğine dönüştürülmesine itiraz ediyorum. Bu tekniğin hangi siyasal çevre tarafından, hangi dönemde ve kimin aleyhine kullanıldığı, itirazımın esasını değiştirmiyor. Fakat kendi tutarlılığımı sorgulamam gereken yer de tam burasıydı. Bir hukuk anlayışına karşı çıkarken, o anlayışı soyadı üzerinden bir başkasına taşıyor olabilir miydim?

Kuşkusuz oğullar babalarının hatalarından sorumlu değildir. Bunu söylemek kolay. Zihnin çağrışımlarını bu ilkeye uygun biçimde yönetmek ise her zaman o kadar kolay olmuyor. Aynı hukuk anlayışının sürdürülmesinden kaygılanmıştım; fakat kaygının varlığı, kaygının haklılığını kanıtlamaz. Korkut Hoca’nın babasının görüşlerini paylaşıp paylaşmadığını, hangi konularda ayrıldığını kendi sözlerinden ve çalışmalarından öğrenmek gerekir. Benim ilk tereddüdüm ise bu incelemeden önce gelmişti. Bir avukat olarak başkalarının peşin kanaatlerine itiraz ederken, kendi zihnimde oluşan bu kısa yolu da görmezden gelemezdim.

Sonra İstanbul Barosu Genel Kurulu’ndaki konuşması nedeniyle hakkında soruşturma başlatıldığını öğrendik. Başsavcılığın kamuoyuna yansıyan açıklaması, sözlerin içeriği ve bağlamı dikkate alınarak resen soruşturma açıldığını bildiriyordu. Açıklamada hangi suçun soruşturulduğu belirtilmiyordu. Korkut Hoca’nın yargı kararlarını izlemekten, raporlamaktan ve hukuka aykırı uygulamaların sorumluluğunu takip etmekten söz ettiği bölüm, bir anda ceza soruşturmasının konusu olmuştu.

Haberlere yansıyan sözlerinde suç bulunduğu kanaatinde değilim. Bu kanaate varmak için kendisiyle aynı grupta bulunmam gerekmiyor. Başlangıçtaki tereddüdümü anlatmamın sebebi de bu. Düşünsel mesafeyi koruyarak bir insanın hakkını savunabileceğimizi, bunun mesleğimiz bakımından ne kadar olağan olması gerektiğini önemsiyorum. Avukatlık, savunulacak kişinin bütün görüşlerini benimseme şartına bağlansaydı, yapılabilecek bir meslek olmaktan çıkardı. Üstelik burada savunulması gereken, kendi meslektaşlarının önünde yargısal uygulamalar hakkında konuşan bir avukatın sözüdür.

Tartışmanın odağındaki “iki elimiz yakalarında olacak” ifadesini, öncesindeki kararları izleme ve raporlama iradesinden ayırarak okumak doğru gelmiyor bana. Türkçede bu ifade, bir işin peşini bırakmamayı, sorumluluğu takip etmeyi ve hesap sormayı da anlatır. Her deyim, söylendiği koşullardan bağımsız olarak masum ilan edilemez. Ancak buradaki koşul, bir baro başkan adayının meslektaşlarına yargısal uygulamalar karşısında nasıl bir çalışma yürüteceğini anlatmasıdır. Bu bağlamda hukuk dışı bir kötülük bildirimini nerede gördüğümüzü açıklamadan, sözün sertliğinden suç sonucuna geçemeyiz.

Yıllardır duruşma salonlarında, adliye koridorlarında, baro toplantılarında aynı yakınmaları dinliyoruz. Yetersiz gerekçeli kararlar, karşılanmayan talepler, savunmanın dinlenmediği hissi, hukuka aykırılık iddialarının etkili biçimde incelenmemesi… Bunlar çoğu zaman konuşuluyor, sonra yeni bir dosyanın telaşı içinde dağılıp gidiyor. Bir baro başkan adayının bu yakınmaları kayda geçirmeyi ve somut kararlar üzerinden incelemeyi önermesinde yadırganacak ne var? Böyle bir çalışmanın doğruluğu, yöntemi ve yayımlanma biçimi tartışılabilir. Yanlış tespitleri eleştirilebilir. Fakat daha işin başında raporlama iradesinden suç kuşkusu üretildiğinde, avukatlara meslekî deneyimlerini ne yapmaları gerektiği konusunda da bir mesaj verilmiş olur.

Prof. Dr. Tolga Şirin’in X’te yayımladığı değerlendirme, soruşturmanın taşıdığı çelişkiyi görünür kılıyor. Şirin, Kanadoğlu’nun sözlerini yedi başlık altında inceliyor; avukatın meslekî faaliyetine ilişkin soruşturma güvencelerinden başlayarak hedef gösterme iddiasına, mecazi ifadelerin bağlamına ve yargı mensuplarına yönelik eleştirinin sınırlarına uzanıyor. Paylaşımındaki dikkat çekici tespit, AYM kararlarının uygulanmamasına itiraz eden bir hukukçu hakkında yürütülen soruşturmanın kendisinin de AYM ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında ortaya konulan güvencelerle çatışması ihtimali. Konuşmada eleştirilen uygulamanın, konuşmacıya yönelen işlemlerde yeniden karşımıza çıkması, üzerinde durulması gereken bir çelişki.

Şirin’in özellikle vurguladığı noktalardan biri, avukatlık faaliyetinin mahkeme salonunun duvarlarıyla sınırlanamayacağı. Paylaşımında Eyyup Akıncı kararına dayanarak, avukatların yargısal süreçlerde gözlemledikleri usulsüzlükleri kamuoyunun dikkatine sunabileceklerini ve bu faaliyetle bağlantılı soruşturmalarda mesleğe özgü usul güvencelerinin gözetilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu yaklaşım, baro kürsüsündeki konuşmanın değerlendirilmesi bakımından önem taşıyor. Avukatın duruşmada karşılaştığı hukuka aykırılık, adliye kapısından çıkınca mesleğiyle ilgisiz bir meseleye dönüşmez. Aynı uygulamanın başka dosyalarda da tekrarlandığını görmesi, meslektaşlarıyla birlikte bunu incelemesi ve kamuoyuna açıklaması, savunmanın bireysel dosyayı aşan boyutuyla ilgilidir.

Avukatlık Kanunu’nun 58. maddesindeki izin güvencesinin uygulanması bakımından, söz konusu konuşmanın meslekî görevle bağlantısının değerlendirilmesi gerekir. Somut dosyada izin alınıp alınmadığını, hangi işlemlerin yapıldığını bilmiyoruz. Bu nedenle gerçekleştiğini bilmediğimiz bir usul ihlalini olmuş gibi yazamayız. Bununla birlikte, konuşmanın meslekî niteliğini incelemeden bu güvenceyi tartışma dışına da itemeyiz. Şirin’in hatırlatması, soruşturmanın esasına ilişkin itirazlardan önce, soruşturma yetkisinin hangi usulle kullanılabileceği üzerinde düşünmemizi sağlıyor.

Yargı kararlarını raporlama meselesinde de Şirin’in işaret ettiği meslekî görev önem taşıyor. Hukuka aykırı olduğu düşünülen kararları gerekçeleriyle incelemek ve sorumluluk doğurduğu ileri sürülen uygulamaları yetkili mercilerin önüne taşımak, baroların hukukun üstünlüğünü koruma göreviyle bağlantılıdır. Böyle bir faaliyetin “hedef gösterme” sayılması için, hukuksal denetim talebinin hangi somut unsurla suç niteliği kazandığının açıklanması gerekir. Savunmayı, henüz rapor hazırlanmamış olmasına veya eleştirilen kişilerin adlarının zaten bilinmesine dayandırmaktan çok, yapılacağı söylenen çalışmanın içeriği ve amacı üzerinde kurmayı daha doğru buluyorum. Çünkü asıl mesele, avukatların yargı uygulamalarını inceleyip elde ettikleri sonuçları kamusal tartışmaya açabilmesidir.

Şirin, konuşmadaki deyimin mecazi kullanımını açıklarken Barzan Demirhan kararına; hâkimlere yönelik eleştirinin sınırlarını ve yargının işleyişine ilişkin tartışmaların kamusal önemini değerlendirirken de Morice ve Baka kararlarına gönderme yapıyor. Bu göndermelerin tartışmaya taşıdığı ortak soru, sözün bağlamına ne kadar sadık kaldığımızdır. Bir baro genel kurulunda hukukî sorumluluğu takip etmekten söz eden avukatın ifadesini, konuşmanın geri kalanını dışarıda bırakarak değerlendirdiğimizde, aslında onun söylemediği bir sözü inceleme tehlikesiyle karşılaşırız. Sertliği tespit etmek kolaydır; o sertliğin hukuken ne anlama geldiğini göstermek ise gerekçe ister.

Hâkimlerin güvenliğinin ve kişilik haklarının korunması gerektiğinde kuşku yok. Somut bir tehditle karşılaşan yargı mensubu korunmalıdır. Buna karşılık yargısal yetki kullanan kişinin kararlarının incelenmesi, eleştirilmesi ve gerektiğinde sorumluluğunun araştırılmasının istenmesi de hukuk düzeninin olağan işleyişine dahildir. Her hatalı kararın disiplin veya ceza sorumluluğu doğuracağı elbette söylenemez. Fakat böyle bir sorumluluğun bulunup bulunmadığını araştırmaya yönelik başvuru ve eleştirileri, daha başlangıçta yargı mensubunun şahsına yönelmiş saldırı sayamayız. Avukatın gözlemlerinin ve eleştirisinin susturulduğu bir yerde yargısal uygulamanın aksaklıklarını kim, hangi bilgiyle görünür kılacaktır?

Benim için olayın kişisel olarak düşündürücü yanı, 367 tartışmasıyla bugünkü mesele arasında kurulan bağ. O gün Anayasa Mahkemesinin benimsediği yoruma itiraz etmiş olmak, bugün AYM kararlarının uygulanmasını savunmaya engel değil. Bir kararın hukuken yanlış olduğunu düşünmekle, bağlayıcı bir kararı uygulamama yetkisini kendinde görmek arasında önemli bir fark var. Anayasa’nın 153. maddesi yargı organlarını da bağlıyor. Hukukçu, kararı eleştirmeye devam edebilir; kararın gereğini yerine getirmekle yükümlü makam ise kendi beğenisini uygulamanın şartı haline getiremez.

Bu yüzden 367 yorumuna yönelik eleştirimi korurken, Korkut Hoca’nın AYM kararlarının uygulanmasını istemesini savunabiliyorum. Geçmişteki itirazımdan vazgeçmiş olmuyorum. Hukukun siyasal tercihlere göre eğilip bükülmesine karşı aynı yerden konuşmaya çalışıyorum. Geçmişteki bir hukuk yanlışına duyduğum öfkeyi bugünkü bir soruşturmanın gerekçesine dönüştürmek, kendi eleştirimin dayanağını zayıflatırdı. Tolga Şirin’in paylaşımı da dikkati kişinin kimliğinden sözün içeriğine ve o sözü koruyan güvencelere yöneltmesi bakımından değer taşıyor.

“Korkut Hoca Korkuttu” başlığının benim bakımından biraz da kendime dönük bir anlamı var. Önce soyadı beni kaygılandırmıştı. Şimdi söylediği sözler nedeniyle hakkında soruşturma açılıyor. Soruşturmayı yürütenlerin ne düşündüklerini, ne hissettiklerini bilemem. Fakat bir baro kürsüsünde yargısal hesap verebilirlikten söz etmenin ceza soruşturmasına dönüşmesi, o kürsüye bundan sonra çıkacak avukatların ne hissedeceğini düşünmemizi gerektiriyor. Söyleyeceği her sert sözün öncesinde muhtemel bir soruşturmayı hesaplamak zorunda kalan avukatın konuşması kadar, susmayı tercih ettiği konular da meslek hayatımızı etkileyecektir.

Korkut Hoca’yla bütün konularda aynı düşünmek zorunda değilim. İleride bir görüşüne açıkça karşı da çıkabilirim. Ankara’da Avukat Hakları Grubu’ndan aday olmam, bana İstanbul’daki adayın her sözünü benimseme yükümlülüğü vermiyor. Buna karşılık avukatlığım, suç oluşturduğunu düşünmediğim bir söz nedeniyle soruşturulan meslektaşım hakkında kanaatimi açıkça söylememi gerektiriyor. Onu değerlendirirken önüme babasının dosyasını koyamam. Önümde kendi sözleri var; bugün o sözlerde gördüğüm, hukuka aykırılıkların kayda geçirilmesi ve sorumluluğun takip edilmesi talebidir. Baroların böyle bir talebi nasıl yerine getireceğini tartışabilmeliyiz. Bu tartışmayı yapacağımız yerin daha baştan bir soruşturma dosyasına dönüşmesi ise hepimizin meselesidir.