Tera Holding hakkında başlatılan icra takibinin kesinleşmesi sonrasında borçlu şirketin adresine icra memurları tarafından gidilerek fiilen haciz işlemi gerçekleştirildiği kamuoyuna yansıdı.

Şayet bu haber doğru ise herhangi bir borçlu hakkında başlatılan ilamsız (adi) icra takibine, ödeme emrinin tebliğinden itibaren 7 gün içinde borçlu tarafından itiraz edilmemesi hâlinde takibin kesinleşerek haciz aşamasına geçilmesi, İcra ve İflas Kanunu hükümleri çerçevesinde olağan bir hukuki süreçtir.

Ancak somut olayın, yalnızca bireysel bir alacağın tahsili bakımından değil, devam eden ceza soruşturmaları, fon tasfiye süreçleri ve diğer alacaklıların hakları yönünden de değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim.

Zira kamuoyunda binlerce kişinin dolandırıldığına ilişkin ciddi iddiaların bulunduğu, ponzivari bir sistem oluşturulduğu iddiasıyla nitelikli dolandırıcılık suçlaması kapsamında bazı şüphelilerin tutuklamaya sevk edildiği, öte taraftan SPK tarafından yayımlanan çeşitli bültenlerde bazı şirket sahipleri ve yöneticileri hakkında piyasa dolandırıcılığı şüphesiyle suç duyurusunda bulunulmasına karar verildiği bilinmektedir.

Elbette söz konusu iddialar ve yürütülen soruşturmalar, ilgili kişilerin suç işlediklerinin kesinleştiği anlamına gelmemektedir. Ancak bazı özel mevzuatlar kapsamında soruşturmalara konu olan şirketler hakkında soruşturma yahut kovuşturma süreci devam ederken malvarlıklarının tasfiyesine gidilmesi olanaklı hale getirilmiştir.

TMSF KAYYIMLIĞI VE TİCARİ VE İKTİSADİ BÜTÜNLÜĞÜN KORUNMASI

Kamuoyunda fon krizi olarak bilinen soruşturmalar kapsamında bazı şirketlerin yönetimlerine CMK m.133 ve ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun kayyım olarak görevlendirildiği bilinmektedir.

TMSF'nin kayyım olarak görevlendirildiği şirketlerde, mevzuatta öngörülen şartların bulunması hâlinde ticari ve iktisadi bütünlüğün (TİB) korunmasına yönelik tedbirlerin uygulanması mümkündür. Nitekim benzer nitelikteki soruşturmalarda bu hukuki mekanizmalardan yararlanıldığı görülmektedir.

Fon veya hisse senedi işlemleri nedeniyle zarara uğradığını ileri süren kişilerin, hukuken mevcut ve talep edilebilir bir alacağının bulunması hâlinde borçlu hakkında icra takibi başlatmasında kural olarak herhangi bir engel bulunmamaktadır.

Ancak on binlerce, belki de yüz binlerce kişinin zarar gördüğünün ileri sürüldüğü bir süreçte, bazı alacaklıların bireysel icra takipleri yoluyla alacaklarını tahsil etmeleri, diğer alacaklıların aynı malvarlığından yararlanma imkânları bakımından önemli sonuçlar doğurabilecektir.

Zira bazı alacaklıların cebrî icra yoluyla alacaklarını tamamen tahsil etmeleri, borçlu şirketin haczedilebilir malvarlığını azaltabilecek ve aynı şirketten alacaklı olan diğer kişilerin tahsil imkânlarını olumsuz etkileyebilir.

Bununla birlikte, yatırım fonlarının malvarlığı ile portföy yönetim şirketlerinin ve diğer grup şirketlerinin malvarlıklarının hukuken birbirinden ayrı olduğu da göz ardı edilmemelidir. Dolayısıyla her bir alacağın hukuki dayanağı ve hangi malvarlığından karşılanabileceği ayrıca değerlendirilmelidir.

ALACAKLILAR ARASINDA EŞİTLİK İLKESİ VE TİB KARARININ ÖNEMİ

Bu konudan bağımsız olarak, yürütülen ceza soruşturmalarında gerekli yasal şartların oluşması hâlinde şüphelilerin malvarlığı değerlerine CMK m.128 kapsamında el konulması, şirket yönetimlerine CMK m.133 kapsamında kayyım atanması ve ilgili özel mevzuat çerçevesinde ticari ve iktisadi bütünlüğün korunmasına yönelik kararlar alınması, suçtan zarar gördüğünü ileri süren kişilerin haklarının korunması bakımından önem taşımaktadır.

Ancak kayyım atanması veya malvarlığına el konulması, tek başına bütün alacaklıların haciz yoluyla takip yapmasının yasaklandığı ya da söz konusu malvarlığının kendiliğinden tasfiyeye tabi tutulacağı anlamına gelmemektedir. Bu sonuçların doğabilmesi için ilgili mevzuatta öngörülen şartların ve usullerin ayrıca gerçekleşmesi gerekir.

Kanaatimce, benzer hukuki durumda bulunan alacaklılardan bazılarının bireysel icra takipleriyle alacaklarını tahsil edebilmesine karşılık diğerlerinin tasfiye sürecinin sonucunu beklemek zorunda kalması ihtimali, alacaklıların haklarının korunması bakımından ayrıca değerlendirilmesi gereken önemli bir meseledir.

Bu nedenle, sermaye piyasalarında gerçekleştirildiği iddia edilen hukuka aykırı işlemler nedeniyle çok sayıda kişinin zarar gördüğü bu süreçte, ilgili şirketlerin malvarlıklarının korunması, alacaklılar arasında hakkaniyete aykırı sonuçların önlenmesi ve olası zararların karşılanabilmesi amacıyla, yasal şartları taşıyan şirketler hakkında ticari ve iktisadi bütünlük kararı alınmasının ivedilikle değerlendirilmesi gerekir.

GARAMETEN PAYLAŞTIRMA

Bu kapsamda, ilgili şirketlerin malvarlıklarının hukuka uygun şekilde tasfiye edilmesi sonucunda elde edilecek gelirlerin, alacaklıların hukuken geçerli ve tespit edilmiş alacakları esas alınarak hazırlanacak bir sıra cetveli çerçevesinde paylaştırılması, alacaklıların haklarının korunması bakımından daha hakkaniyetli bir yöntem olarak değerlendirilebilir.

Nitekim 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun'un 21. maddesinde dahi, kanunda öngörülen şartlarla hacze iştirak eden amme alacakları ile diğer alacaklılar arasında satış bedelinin garameten paylaştırılması esası benimsenmiştir. Ancak bu hüküm, kamu alacaklarının hacze iştirakine ilişkin özel bir düzenleme olup bütün özel hukuk alacaklılarına doğrudan uygulanabilecek genel bir tasfiye kuralı niteliğinde değildir.

Bu nedenle, somut olayda uygulanabilecek tasfiye rejimi ile rehinli alacaklıların hakları, kamu alacaklarının kanuni öncelikleri ve İcra ve İflas Kanunu'nun 206. maddesinde düzenlenen alacak sıraları gözetilerek, aynı sırada bulunan alacaklıların alacakları oranında garameten paylaştırma yapılmasının, bazı alacaklıların alacaklarını tamamen tahsil ederken diğerlerinin tahsil imkânından yoksun kalmasının önlenmesi bakımından değerlendirilmesi gerekir.

SONUÇ OLARAK

Fon malvarlıklarının tasfiyesi ile bu süreçte sorumluluğu bulunduğu ileri sürülen kişi ve şirketlerin malvarlıklarının tasfiyesi birbirinden farklı hukuki süreçlerdir.

Ancak çok sayıda kişinin zarar gördüğünün ileri sürüldüğü böylesine kapsamlı bir olayda, bazı alacaklıların bireysel icra takipleri yoluyla alacaklarını tamamen tahsil etmelerine karşılık diğerlerinin aynı malvarlığından yararlanma imkânlarının azalması, hakkaniyet bakımından ayrıca değerlendirilmesi gereken önemli bir meseledir.

Bu nedenle, yasal şartların bulunması hâlinde ilgili şirketler hakkında ticari ve iktisadi bütünlüğün korunmasına yönelik kararlar alınması, malvarlıklarının ekonomik değerleri korunarak satışının gerçekleştirilmesi ve elde edilen gelirlerin uygulanacak özel mevzuat hükümleri çerçevesinde hazırlanacak sıra cetveline göre alacaklılara paylaştırılması değerlendirilmelidir.

Nitekim 5411 sayılı Bankacılık Kanunu'nun 134. maddesinde ticari ve iktisadi bütünlük satışlarında ihale bedelinin dağıtımına esas sıra cetvelinin düzenlenmesi öngörülmüş; 6183 sayılı Kanun'un 21. maddesinde ise belirli şartlarla hacze iştirak eden kamu alacakları bakımından garameten paylaştırma ilkesi kabul edilmiştir.

Bu çerçevede, alacakların hukuki niteliği, kanuni öncelik hakları ve uygulanacak tasfiye rejimi gözetilerek, aynı sırada bulunan alacaklılar arasında alacakları oranında garameten paylaştırma yapılabilmesinin, alacaklıların haklarının korunması bakımından daha hakkaniyetli sonuçlar doğurabilir.

Netice itibarıyla mesele, bireysel icra takiplerinin hukuka uygun olup olmamasından ziyade, aynı olaylar nedeniyle zarar gördüğünü ileri süren çok sayıda kişinin haklarının hangi hukuki mekanizmalarla ve ne ölçüde korunabileceğinin daha kapsamlı şekilde ele alınması yönünden tartışılması gereken önemli bir konudur.