Gün geçmiyor ki erkek şiddetinden ölen, yaralanan mağdur kadın haberi duymayalım. Hatta bazı günler oluyor ki daha birinin haberini okuyup, anlamadan başka bir kız kardeşimizin katledilişinin haberi geliyor. İzmir’de polis memuru nişanlısı tarafından katledilen meslektaşımıza döktüğümüz gözyaşı yere düşmeden, Adana’da Kozan’da 22 yaşındaki kız kardeşimizin reddettiği ve hatta uzaklaştırma kararı dahi aldığı 42 yaşında bir fail tarafından canavarca katledişini öğrendik. Hangisine üzüleceğimizi şaşırıyoruz.

Ama kabullenmeyeceğiz; sıradanlaşmasına meşrulaşmasına, normalleşmesine asla izin vermeyeceğiz. Öfkemizi ve isyanımızı hep diri tutacağız. Dünya üzerinde bir kadın dahi erkek şiddetiyle ölmeyeli 100 yıl geçmiş olsa, öncesinde toprağa verdiklerimiz için acımız hep yüreğimizde kalacak.

Biz kadınlar duygulu varlıklarızdır doğrudur. Öfkeliyiz. . . ! Ancak güneş doğmaya devam ettiği sürece umudu yeşertmeye devam edeceğiz.

Dün, 22 yaşındaki kız kardeşimizin taziye evinde acılı anne babası ‘’ artık kızımı hiçbir şey geri getiremezse, benim de acımı hiçbir şey dindiremez. ‘’ dedi. O an 5.972.200.000.000.000.000.000.000 kg olan dünyayı avuçlarımın içinde ezip, uzayın en karanlık dehlizine fırlatmak istedim. Yok olsun her şey, yok olalım istedim.

Ama bugün sabah yeniden, yeşermeye mecburum. Okyanusta bir kum tanesi de olsam; bu ataerkil sistemin yüz yıllardır örülmüş eril kulesinin taşlarını jenga oyunundaki gibi yıkmak istiyorum. Eril dilleri ile kadınları taşlayanların başına . . .

Sosyal medyada hiç tanımadığı insanın katledildiği haberin altına o insanın ailesinin bu haberleri okuduğunu, acılarının arttığını düşünmeden abuk sabuk yorum yapanlara, ‘’sinirlendiyse mutlaka bir sebebi vardır." , ‘’ kız kuyruk sallamasa ‘’ , ‘’orada ne işi varmış, evinde otursaymış.’’ yazan ahlak bekçilerine kendimce cevap vermek istedim.

Eril dilin günlük hayattaki kalıplarını yıkmaya çalışırken, ahlak ve insanlık dışı gördüğüm bu tarz söylemlerin toplumsal öğrenme yoluyla aktarıldığını ve değişim için toplumun düşünce kalıplarını sorgulamanın gerekmekte olduğunu açıklamak isterim. Çünkü insan, sorgulamadığı düşünce kalıplarını çoğu zaman doğal ve değişmez gerçekler olarak kabul edebilmektedir. Toplumun dilini, eril dilden kurtarıp eşitlikçi bir anlayışa dönüştürmek için dilin taşıdığı anlamları fark ederek insanları cinsiyetleri üzerinden sınıflandırmadan iletişim kurabilmek ile mümkün olacağı kanaatindeyim.

Dil, yalnızca düşünceleri açıklamaz; aynı zamanda hangi davranışların kabul edilebilir, hangi kişilerin saygıya değer ve hangi tutumların ahlaken doğru görüleceği konusunda toplumsal algının oluşumuna da katkıda bulunur. Bir davranışın sürekli tekrarlanan ifadelerle normalleştirilmesi, zamanla o davranışın sorgulanmadan kabul edilmesine neden olabilir. Başlangıçta yalnızca bir şaka, gelenek veya alışkanlık olarak görülen söylemler, tekrarlandıkça toplumsal beklentilere dönüşebilir.

Örneğin, "Erkektir, kıskanır" ifadesi kıskançlığın getirdiği psikolojik ve fiziksel şiddeti meşrulaştırırken "Kadın biraz alttan almalı" sözü, çatışmanın çözümüne ilişkin sorumluluğu kadına yükleyebilir. "Kocandır, idare edeceksin" ifadesi ise evlilik ilişkisi içinde kadının sınırlarının ve iradesinin geri plana atılmasına zemin hazırlayabilir.

Bu noktada toplumsal ahlak kavramını sorgulamak gerekir. Toplumsal ahlak, yalnızca toplumun uzun zamandır doğru kabul ettiği davranışların toplamı değildir. Toplumda yaygın olarak benimsenen bir düşüncenin varlığı, o düşüncenin adil, eşitlikçi veya insan onuruna uygun olduğunu göstermeyebilir.

Bir toplumda kadının susması erdem, erkeğin öfkesi güç, kadının itaat etmesi aile düzeni ve erkeğin denetleyici davranışları koruyuculuk olarak kabul ediliyorsa burada ahlaki değerlendirmelerin eşitlikçi ölçütlerden uzaklaşması söz konusu olmuştur.

Bu nedenle toplumsal ahlakın yalnızca gelenekler üzerinden değil; insan onuru, özgürlük, eşitlik, karşılıklı saygı ve şiddetsizlik ilkeleri üzerinden de değerlendirilmesi gerekir. Aksi hâlde ahlak, bireylerin haklarını koruyan ortak bir değerler sistemi olmaktan çıkarak belirli bir grubun diğer grup üzerindeki denetimini meşrulaştıran bir araca dönüşebilir.

Özellikle kadınların davranışlarının ahlaki ölçütlerle daha yoğun biçimde denetlendiği, erkeklerin benzer davranışlarının ise hoşgörüyle karşılandığı bir düzende ahlak, herkese eşit uygulanan bir ilke olmaktan uzaklaşır.

Burada ortaya çıkan temel çelişki şudur: Toplum, ahlaki kurallara uyulmasını savunurken aynı kuralların herkese eşit uygulanmasını göz ardı etmektedir. Oysa bir davranışın geleneksel olarak kabul edilmesi, onun ahlaken doğru olduğu anlamına gelmediği gibi; toplumsal çoğunluğun bir kişiyi yargılaması da o kişi hakkında verilen yargının adil ve doğru olduğunu göstermez.

Toplumsal değerler ile hukuk arasında da güçlü bir ilişki vardır. Hukuk, toplumsal yaşamın düzenlenmesinde önemli bir rol oynarken toplumdaki yerleşik kabuller de hukukun yorumlanması, uygulanması ve adalet algısının oluşması üzerinde etkili olabilir. Bu ilişki, özellikle toplumsal cinsiyet kalıp yargıları bakımından önem taşır.

Yargı mensupları da toplumun içinde yetişen, toplumsal değerlerle karşılaşan ve belirli kültürel kabullerle etkileşim içinde bulunan bireylerdir. Bu nedenle hiçbir kurumun veya insanın toplumsal önyargılardan bütünüyle etkilenmeyeceği varsayılamaz. Bununla birlikte yargının görevi, toplumdaki önyargıları tekrar etmek değil, hukukun üstünlüğü ve eşitlik ilkeleri doğrultusunda somut olayı değerlendirmektir.

ERİL DİLİN VE CİNSİYETÇİ TOPLUMSAL AHLAK ANLAYIŞININ YARGIYA YANSIMASI ÇEŞİTLİ BİÇİMLERDE ORTAYA ÇIKABİLİR.

A. Mağdurun davranışlarının failin eyleminden önce sorgulanması

Kadına yönelik şiddet veya cinsel suçlarda mağdurun giyiminin, sosyal yaşamının, geçmiş ilişkilerinin ya da olay anındaki davranışlarının gereğinden fazla öne çıkarılması, somut olayın hukuki değerlendirmesini gölgeleyebilir. Örneğin, bir kadının neden belirli bir saatte dışarıda olduğu veya neden faille iletişim kurduğu soruları, failin eylemiyle ilgili hukuki unsurların yerine geçirilemez.

Elbette somut olayla ilgili hukuken anlamlı deliller değerlendirilebilir. Ancak mağdurun toplumsal beklentilere uygun davranmamış olması, tek başına failin suçunu ortadan kaldıran veya mağdurun korunmaya değer olmadığı sonucunu doğuran bir gerekçe olamaz.

Aynı şekilde mağdurun geçmiş yaşamı veya kişisel tercihleri hakkında kalıp yargılara dayanılarak çıkarım yapılması, delillerin tarafsız değerlendirilmesi ilkesini zedeleyebilir.

B. Kadının beyanına yönelik cinsiyetçi önyargılar

Kadınların duygusal, abartılı, intikamcı veya güvenilmez olduklarına ilişkin genellemeler, kadınların anlatımlarının peşinen değersiz görülmesine yol açabilir. Bunun karşısında, bir kişinin yalnızca kadın olması nedeniyle beyanının otomatik olarak doğru kabul edilmesi de hukuki değerlendirmenin yerine geçemez. Önemli olan, beyanın cinsiyete ilişkin kalıp yargılarla değil; dosyadaki diğer deliller, olayın koşulları, beyanın tutarlılığı ve ilgili suç bakımından uygulanması gereken ispat kuralları çerçevesinde değerlendirilmesidir.

C. Kadın ve erkeklerin davranışlarına farklı ahlaki ölçütler uygulanması

Toplumsal ahlakın eril kalıplarla şekillendiği durumlarda, aynı davranış kadın ve erkek tarafından gerçekleştirildiğinde farklı yorumlanabilir. Bir erkeğin öfkesi kararlılık, bir kadının öfkesi kontrolsüzlük olarak görülebilir. Bir erkeğin ısrarlı davranışı mücadelecilik, bir kadının ısrarı ise geçimsizlik olarak nitelendirilebilir. Yargılamada asıl ölçüt, tarafların toplumsal cinsiyet rollerine ne ölçüde uyduğu değil, uyuşmazlığa konu olayın hukuki ve fiilî koşullarıdır.

D. Hukuki gerekçenin yerini toplumsal kanaatin alması

Yargı kararlarının meşruiyeti, toplumun çoğunluğunun ahlaki beklentilerini karşılamalarına değil; hukuka, delillere, usul güvencelerine ve yeterli gerekçeye dayanmalarına bağlıdır. Bir davranışın toplum tarafından hoş karşılanmaması, tek başına suç oluşturduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir davranışın geleneksel olarak normal görülmesi de onun hukuka uygun olduğu sonucunu doğurmaz.

Örneğin, aile içinde kadının sözünün dinlenmemesinin geleneksel bir davranış olarak kabul edilmesi, kadının kişilik haklarının ihlal edilmesini meşrulaştırmaz. Benzer şekilde, bir kadının toplumsal ahlak anlayışına aykırı görülen bir yaşam tarzına sahip olması, onun hukuki korumadan yararlanma hakkını ortadan kaldırmaz.

Yargının görevi, toplumdaki ahlaki beğenileri hukuki ölçütlere dönüştürmek değil, somut uyuşmazlığı yürürlükteki hukuk kurallarına göre çözmektir. Bu nedenle eril toplumsal kabullerin yargısal değerlendirmelerde etkili olma ihtimali, yalnızca dilsel bir sorun değil; adil yargılanma, eşit muamele ve etkili hukuki koruma bakımından da önem taşıyan bir meseledir.

Eril dilin toplumsal ahlaka, toplumsal ahlakın da yargıya etkisi, birbirini besleyebilen bir süreç olarak ele alınmalıdır. İlk aşamada dil, kadın ve erkeklere ilişkin kalıp yargıları üretir veya güçlendirir. Bu kalıp yargılar, toplumun hangi davranışları normal ve ahlaki kabul edeceğini etkileyebilir. Toplumsal beklentiler zamanla kurumların işleyişine ve bireylerin kararlarına yansıyabilir. Yargı alanında ise bu durum, hukuki değerlendirmelerin cinsiyetçi önyargılardan etkilenmesi riskini ortaya çıkarabilir.

Bu sürecin her olayda ve her yargı kararında aynı şekilde gerçekleştiği ileri sürülemez. Ancak dilin ve toplumsal kalıp yargıların bireylerin değerlendirmelerini etkileyebildiğine ilişkin araştırmalar, bu ihtimalin göz ardı edilmemesi gerektiğini göstermektedir.

Nitekim toplumsal cinsiyet kalıp yargılarını inceleyen araştırmalar, bu yargıların bilişsel süreçler, duygular ve davranışlarla ilişkisini ortaya koymaktadır. Medenî yargıda eril yargılama üzerine yapılan akademik çalışmalar da toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yargı süreçlerinde nasıl görünür hâle gelebildiğini tartışmaktadır.

Burada üzerinde durulması gereken temel nokta, adaletin yalnızca kanun metninde eşitlik öngörülmesiyle sınırlı olmadığıdır. Eşitliğin uygulamada da korunması gerekir. Kanun önünde eşitlik, kişilerin haklarının ve yükümlülüklerinin cinsiyetleri nedeniyle farklılaştırılmamasını gerektirir. Ancak toplumsal önyargılar, kişilerin haklarını kullanma biçimlerini, kendilerini ifade edebilme imkânlarını ve kurumlar tarafından nasıl değerlendirildiklerini etkileyebilir. Bu nedenle adaletin sağlanması, yalnızca açık ayrımcılığın önlenmesini değil, karar süreçlerine sızabilecek örtük önyargıların da fark edilmesini gerektirir. Buda kullanılan dilin değişmesi ile gerçekleşecektir.

Hukuki eşitliğin kâğıt üzerinde tanınması ile eşitliğin toplumsal yaşamda ve yargı uygulamasında gerçekten gerçekleşmesi aynı şey değildir. Bir kadın kanunen erkekle eşit haklara sahip olduğu hâlde davranışları nedeniyle daha ağır bir toplumsal yargılamaya maruz kalıyorsa, şiddete uğradığında failin davranışından önce kendi yaşam tarzını açıklamak zorunda bırakılıyorsa veya beyanı cinsiyetçi kalıp yargılar nedeniyle yeterince ciddiye alınmıyorsa, hukuki eşitliğin fiilen hayata geçirilmesi bakımından sorunlar ortaya çıkabilir.

Bu sorunların giderilmesi için yargı mensuplarının cinsiyetçi önyargılar konusunda farkındalık geliştirmesi, delillerin nesnel ölçütlerle değerlendirilmesi, kararların yeterli ve hukuki gerekçelere dayanması ve mağdurların hak arama süreçlerinde ikincil örselenmeye maruz kalmalarının önlenmesi önem taşımaktadır.

Toplumsal Ahlakın Önyargılardan Arındırılması, Adaletin Ön Koşuludur

Eril dil, yalnızca bazı sözcüklerin kadınları dışlaması veya küçümsemesi meselesi değildir. Aynı zamanda kadın ve erkeklerin toplumdaki yerini, davranışlarının nasıl değerlendirildiğini ve hangi kişilerin daha fazla saygı ya da güven gördüğünü etkileyebilen bir düşünce biçimidir.

Günlük hayatta kullanılan ifadeler, kadınlığı zayıflıkla, erkekliği güçle; kadını itaatle, erkeği otoriteyle; kadının davranışlarını ahlakla, erkeğin davranışlarını ise koşullarla açıklayan kalıpları yeniden üretebilir. Bu kalıplar toplumsal ahlakın eşitlikçi olmayan bir biçimde şekillenmesine katkıda bulunabilir.

Toplumsal ahlak, insan onurunu, özgürlüğü ve eşitliği koruyan bir değerler sistemi olmak yerine belirli bir cinsiyetin davranışlarını denetleyen bir mekanizmaya dönüştüğünde, ahlak adına yapılan değerlendirmeler de ayrımcı sonuçlar doğurabilir.

Bu noktada yargı, toplumsal önyargıların yeniden üretildiği bir alan olmaktan çıkarak bu önyargıların sınırlandırılmasını sağlayan bir güvence işlevi görmelidir. Çünkü yargının görevi, toplumun yerleşik kabullerini sorgulamadan uygulamak değil, hukuku herkese eşit ve tarafsız biçimde uygulamaktır.

Bir kişinin kadın veya erkek olması, onun güvenilirliğinin, ahlaki değerinin, haklarının ya da hukuki korunmaya layık olup olmadığının ölçütü olamaz. Hiç kimse, cinsiyeti nedeniyle daha ağır bir ahlaki yargılamaya tabi tutulmamalı; hiç kimse toplumsal beklentilere uymadığı gerekçesiyle haklarından mahrum bırakılmamalıdır.

Adalet, yalnızca kanunların herkese aynı şekilde uygulanması değil, hukuki değerlendirmelerin önyargılarla çarpıtılmasının da önlenmesidir. Eşitlik ise yalnızca hukuk düzeninin tanıdığı bir ilke değil, insanların günlük yaşamlarında ve hak arama süreçlerinde fiilen deneyimleyebilmeleri gereken bir güvencedir.

Bu nedenle eril dilin dönüştürülmesi, basit bir sözcük tercihinden ibaret değildir. Bu dönüşüm, kadın ve erkeklerin eşit insan onuruna sahip olduğunun kabul edilmesini; toplumsal ahlakın cinsiyetçi kalıplar yerine insan hakları temelinde değerlendirilmesini ve yargının her türlü ayrımcı önyargıdan uzak tutulmasını gerektirir.

Sonuç olarak, eril dilin beslediği eşitsiz kabuller sorgulanmadığında toplumsal ahlak da bu kabulleri yeniden üretebilir; bu anlayışın yargısal değerlendirmelere yansıması ise eşitlik ve adaletin fiilen sağlanmasını güçleştirebilir. Gerçek adalet, toplumun yerleşik önyargılarını hukukun ölçütü hâline getirmekle değil, hukuku insan onuru, eşitlik ve tarafsızlık ilkeleri doğrultusunda uygulamakla mümkün olacaktır.