TBMM'de görüşülen Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, çocukların suç işlemesi ve çocuk adalet sistemi bakımından önemli değişiklikler öngörmektedir. Başlıca düzenlemeler şunlardır.

Yaş küçüklüğü nedeniyle uygulanan ceza indirimleri daraltılıyor. Özellikle kasten öldürme ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçlarında, 15-18 yaş grubundaki çocuklar bakımından hâkime, yaş indiriminin uygulanmaması veya daha sınırlı uygulanması yönünde takdir yetkisi tanınıyor. Böylece bazı durumlarda çocuklar yetişkinlere çok yakın cezalara mahkûm olabilecek. Hapis cezalarının alt ve üst sınırları artırılıyor. Teklif, yaş küçüklüğü nedeniyle uygulanacak hapis cezalarının alt ve üst sınırlarını yükselterek çocuklar açısından daha ağır bir ceza rejimi öngörüyor.

Tekerrür hükümleri genişletiliyor. 15-18 yaş grubunda işlenen bazı fiillerin ileride tekerrüre esas alınmasına yönelik düzenleme getiriliyor.

İnfaz sisteminde değişiklikler yapılıyor. Çocuk hükümlüler için bireysel müdahale planları hazırlanması, infaza çocuk kapalı ceza infaz kurumunda başlanması ve iyi hâl durumunda eğitimevine ayrılma gibi rehabilitasyona yönelik hükümler de teklifte yer alıyor.

"Suça sürüklenen çocuk" kavramında değişiklik yapılıyor. Teklifte terminolojiye ilişkin değişiklik öngörülüyor ve çocuk odaklı yeni bir ifade benimsenmesi amaçlanıyor. Ancak bu değişiklik, kavramsal bir dönüşüm olarak sunulsa da içeriğinde ceza rejiminin ağırlaştırıldığı yönünde eleştiriler bulunmaktadır. Özellikle Teklif'in gerekçe kısmında ; Çocuk adalet sisteminde kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiası ile hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılan ya da işlediği fiilden dolayı hakkında güvenlik tedbirine karar verilen çocuk için kullanılan "suça sürüklenen çocuk" teriminin; soruşturma aşamasında suç işlediği hususunda kesin bir hüküm bulunmadığı halde suça sürüklendiği ön kabulünde bulunması ve her yaş grubundaki çocuğu edilgen kabul etmesinden dolayı bu terim ile ilgili düzenleme yapılmaktadır. Özellikle '' her yaş grubundaki çocuğu edilgen kabul etmesinden'' gibi bir bakış açısı "suça sürüklenme" ifadesinin ceza hukukundaki "kusurluluk" ilkesiyle olan teorik gerilimidir. Çocuğun "sürüklenmiş" olduğunun kabulü, onun iradesini ve kişisel kusurunu gölgeleyebilir olarak görülmektedir . Ancak bu terminoloji, hukuki sorumluluğu ortadan kaldırmamakta, sadece sorumluluğun belirlenmesinde gelişimsel özelliklerin öncelenmesini sağlamaktadır. Literatürde bu terimin seçilme nedeni, çocuğu doğrudan "suçlu" olarak damgalamaktan kaçınmak ve çocuğun suça yönelmesinde sosyal çevre, ihmal ve yapısal faktörlerin etkisini kabul etmektir . Teklifin gerekçesinde gösterildiği gibi bu kavram soruşturma aşamasında suç işlediği hususunda kesin bir hüküm bulunmadığı halde suça sürüklendiği ön kabulünde bulunması değildir. 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu'nun benimsediği bu yaklaşım, çocuğun suça çoğu zaman kendi iradesiyle değil; ihmal, istismar, yoksulluk, eğitim eksikliği, aile içi şiddet, bağımlılık ve sosyal çevre gibi birçok risk faktörünün etkisiyle sürüklendiğini kabul etmektedir. Dolayısıyla çocuk, yalnızca işlediği iddia edilen fiil üzerinden değil; içinde bulunduğu sosyal gerçeklik dikkate alınarak değerlendirilmelidir.

Hukuk sistemimizde çocuk kavramı ve bu kavramın adli süreçteki farklı görünümleri, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu çerçevesinde belirli statülere bağlanmıştır.5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 6. maddesi uyarınca çocuk; "henüz onsekiz yaşını doldurmamış kişi" olarak tanımlanmaktadır. Bu genel tanım içerisinde, çocuğun adli süreçteki konumu işlediği iddia edilen fiile veya maruz kaldığı eyleme göre farklılık gösterir

5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun 3. maddesi kapsamında "suça sürüklenen çocuk" teknik bir terim olarak şu şekilde tanımlanmıştır:

"Suça sürüklenen çocuk: Kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiası ile hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılan ya da işlediği fiilden dolayı hakkında güvenlik tedbirine karar verilen çocuğu,"

Buna karşılık, adli süreçteki çocuk ifadesi mevzuatta tanımlanmış müstakil bir hukuki statü olmayıp; suça sürüklenen, mağdur, tanık veya korunma ihtiyacı olan çocukları kapsayan genel bir nitelemedir. Suça sürüklenen çocuk ile adli süreçte mağdur/tanık sıfatıyla bulunan çocuk arasındaki temel farklar, uygulanan usul hükümlerinde belirginleşmektedir.

Bütüncül Yaklaşım: Suça sürüklenen her çocuk aslında potansiyel olarak korunma ihtiyacı olan bir çocuktur. Çocuğun suça karışmadan önce ihmal veya istismara uğramış olması, onu aynı zamanda bir "mağdur" kılmaktadır.

Damgalama Karşıtı Yaklaşım: "Suça sürüklenen" ifadesi, BM Pekin Kuralları ile uyumlu olarak, çocuğun öncelikli sıfatının "fail" değil "çocuk" olduğunu kabul eder.

Travmaya Duyarlı Sistem: Adli süreçteki çocuğun, sürecin kendisi nedeniyle (ikincil örselenme) zarar görmemesi için sistemin cezalandırıcı değil, onarıcı ve travmaya duyarlı olması gerektiği savunulmaktadır.

Halihazırda çocuk adalet sistemini iki ana sütun üzerine inşa etmektedir: Koruma ve Yargılama. TBMM'ye sunulan kanun teklifi, çocuk adalet sisteminde hem cezalandırmayı ağırlaştıran hem de koruyucu ve rehabilite edici yeni düzenlemeler içermektedir. Mevcut çocuk adalet sistemi, esasen koruma ve yargılama olmak üzere iki temel sütun üzerine inşa edilmiştir. Koruma ayağının amacı, çocuğun suça sürüklenmesini önlemek; risk altındaki çocukları erken tespit ederek eğitim, aile desteği, sosyal hizmet ve psikososyal müdahalelerle topluma kazandırmaktır. Yargılama ise suça sürüklenen çocuğun, gelişim özellikleri ve üstün yararı gözetilerek adil, onarıcı ve yeniden topluma kazandırıcı bir anlayışla muhakeme edilmesini amaçlar. Ancak uygulamada bu iki sütunun da istenilen etkinlikte çalıştığını söylemek güçtür. Koruyucu mekanizmalar çoğu zaman suça sürüklenme gerçekleşmeden önce devreye girememekte; yargılama süreçleri ise çocuk odaklı olmaktan uzaklaşarak uzun, yıpratıcı ve çoğu zaman rehabilitasyon amacını ikinci plana iten bir görünüm sergilemektedir. Sorun, çocuklara yönelik hukuki korumanın yetersizliğinden değil, mevcut koruma mekanizmalarının etkin uygulanamamasından kaynaklanmaktadır.

Buna rağmen TBMM'de görüşülen yeni kanun teklifi, sistemin eksik kalan koruma ayağını güçlendirmek yerine, ağırlıklı olarak ceza rejimini sertleştirmeyi tercih etmektedir. Çocuklara uygulanacak hapis cezalarının artırılması ve bazı suçlarda yetişkin ceza rejimine yaklaştırılmaları, çocuk adalet sisteminin temel felsefesi olan koruma ve yeniden topluma kazandırma ilkesinden uzaklaşma riskini taşımaktadır. Oysa çocukları suçtan uzaklaştırmanın yolu, onları cezaevlerinin soğuk duvarlarıyla daha erken yaşta ve daha uzun süre karşı karşıya bırakmak değildir. Gerçek çözüm; aileyi güçlendiren sosyal politikaların yaygınlaştırılması, okul terklerinin önlenmesi, psikolojik destek mekanizmalarının etkinleştirilmesi, bağımlılıkla mücadele programlarının geliştirilmesi, risk altındaki çocukların erken tespit edilmesi ve çocuk koruma sisteminin kurumlar arası koordinasyonla işler hâle getirilmesidir. Çünkü güçlü bir çocuk adalet sistemi, daha fazla çocuğu cezalandıran değil; daha az çocuğun suçla tanışmasını sağlayan sistemdir. Çocukları toplumdan uzaklaştırarak değil, topluma yeniden kazandırarak hem kamu düzeni hem de toplumsal barış kalıcı biçimde korunabilir.

Teklif, bir yandan çocukların korunmasına ve yeniden topluma kazandırılmasına yönelik sosyal tedbirleri güçlendireceğini iddia ederken; diğer yandan özellikle 15-18 yaş grubundaki çocukların ağır suçlarda yetişkinlere daha yakın cezalarla karşılaşabilmesine yol açacak çocuk ceza hukukunda daha sert bir yaklaşım benimsemektedir. Bu nedenle teklif, çocuğun üstün yararı, onarıcı adalet ve rehabilitasyon ilkeleri bakımından hukuk çevrelerinde yoğun şekilde tartışılmaktadır.

Kamuoyunda yaşanan haklı infiallerin ardından yetkililer çözüm olarak cezaların ağırlaştırılması gösterilmektedir. Elbette mağdurların adalet beklentisi son derece haklıdır. Ancak ağır cezalar tek başına adaleti sağlamaz. Daha ağır cezalar; etkisiz yürütülen soruşturmaları düzeltmez, kaybolan delilleri geri getirmez, yıllarca süren yargılamaları hızlandırmaz ve mağdurun adalet sistemi içinde yeniden örselenmesini engellemez. Gerçek adalet; delillerin zamanında toplandığı, soruşturmanın etkin yürütüldüğü, yargılamanın makul sürede tamamlandığı ve mağdurun psikolojik olarak desteklendiği bir sistemle mümkündür.

Çocuklar bakımından da çözüm daha fazla ceza değildir. Çocukların yetişkinler gibi yargılanması, daha uzun süre özgürlüklerinden mahrum bırakılması veya ceza infaz sisteminin sertleştirilmesi; suçun nedenlerini ortadan kaldırmamaktadır. Bilakis araştırmalar, çocukların erken yaşta ağır ceza infaz kurumlarıyla karşılaşmasının yeniden suç işleme riskini artırabildiğini göstermektedir. Devletin görevi yalnızca suç işlendikten sonra cezalandırmak değildir. Asıl görev, çocuğun suça sürüklenmesini önlemektir. Bunun yolu ise güçlü sosyal hizmetlerden, nitelikli eğitimden, aile destek mekanizmalarından, psikolojik danışmanlıktan ve risk altındaki çocukların erken tespit edilmesinden geçmektedir.

"Bugünün küçükleri, yarının büyükleridir." diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, çocukları yalnızca geleceğin yetişkinleri olarak değil, Cumhuriyet'in en kıymetli emaneti olarak görmüştür. Çocuklara armağan edilen 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı da bu anlayışın en somut göstergesidir. Çocukları korumak, onları cezalandırmaktan önce gelir. Çünkü çocuk, devletin en güçlü yaptırımlarına maruz bırakılacak bir birey değil; korunması, eğitilmesi ve topluma kazandırılması gereken bir hak öznesidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu'nda görüşülen çocuklara ilişkin yasa teklifi ise bu temel yaklaşımı tartışmaya açmaktadır. Özellikle bazı ağır suçlar bakımından çocukların yetişkinlere yakın ceza rejimine tabi tutulmasını öngören düzenlemeler, çocuk adalet sisteminin temel ilkeleri bakımından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.

Çocuk adalet sisteminin amacı intikam değil; çocuğun yeniden topluma kazandırılmasıdır. Nitekim hem Anayasa'nın çocukların korunmasına ilişkin hükümleri hem de Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, çocuklar hakkında uygulanacak adalet sisteminin yetişkinlerden farklı olmasını zorunlu kılmaktadır. Çocuğun üstün yararı ilkesi, çocukların gelişim özellikleri dikkate alınarak özel koruma tedbirleri uygulanmasını gerektirir.

Bugün tartışılması gereken esas soru şudur: Çocuk neden suça sürüklenmektedir? Bu soruya cevap vermeden yalnızca cezaları artırmak, hastalığı tedavi etmek yerine belirtileri bastırmaya çalışmaktır. Çocuklar hata yapabilir. Ancak çocuk hukukunun varlık nedeni, o hatayı çocuğun bütün geleceğine dönüştürmemektir. Bir çocuğu cezalandırmak kolaydır; onu yeniden topluma kazandırmak ise hukuk devletinin gerçek başarısıdır.

Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı Çocukların Suça Sürüklenme Döngüsü: Yapı-aktör Ekseninde Sincan Cezaevi Örneği isimli Doktora Tezi çalışmasında Ayça Sümeyra AYKUT SAĞKAN 'ın giriş bölümündeki yorumuyla ;

''....İşte tam bu noktada, suça sürüklenen çocuk gerçeği modern çocukluk paradigmasının çocukluk anlayışıyla keskin bir çelişki halindedir. Masumiyeti, korunmaya muhtaçlığı ve gelişimsel yetersizliği hukuken tescil edilen, üstün yararı devletin en temel yükümlülüğü olarak kabul edilen bir varlık, aynı zamanda bir "fail" olarak adalet sisteminin içinde yer aldığında, korumacı söylem ile cezalandırıcı sistem arasında derin bir gerilim meydana gelmektedir. Bu gerilim, suça sürüklenen çocuklar meselesini salt bir asayiş sorunu olmanın ötesine taşıyarak toplumun çocuğa bakışındaki ikiyüzlülükleri, sosyal eşitsizliklerin yeniden üretim mekanizmalarını ve hukuk sisteminin koruma iddiası ile cezalandırma pratiği arasındaki çelişkiyi gözler önüne seren çok katmanlı bir sosyolojik analiz alanı haline getirmektedir. Ailevi sorunlar, yoksulluk, yoksunluk, sömürü, istismar, eğitimden kopuş veya toplumsal dışlanma gibi yapısal sorunların gölgesinde adalet sistemine dahil olan bir çocuğun birden fazla kez suça sürüklenmesi, iki temel gerçeği açığa çıkarmaktadır: sosyolojik düzlemde çocuğu suça iten yapısal koşulların sürdüğünü ve hukuksal düzeyde sistemin çocuğu önce koruma, sonra topluma kazandırma işlevini yerine getirmekte başarısız olduğunu. Bu bağlamda, suça birden fazla kere sürüklenen her çocuk, yalnızca bir kolluk kuvveti meselesi değil aynı zamanda bir toplumun çocukluk anlayışını, adalet duygusunu ve sosyal politika tercihlerini görünür kılan bir gözlem alanıdır...''

Atatürk'ün ifade ettiği gibi bugünün küçükleri yarının büyükleridir. Bugün ağır cezalarla umudunu elinden aldığımız çocuklar, yarın topluma nasıl kazandırılacaktır? Hukuk devletinin görevi çocukları yetişkin gibi cezalandırmak değil; çocuk olduklarını unutmadan adalet sağlamaktır. Toplumda suçu üreten faktörleri yok etmektir. Çocuklardan vazgeçmemek gerekmektedir. Çocuk adalet sistemini cezalandırma ekseninde değil; koruma, onarma ve topluma yeniden kazandırma ilkeleri üzerine inşa edilmelidir. Çünkü güçlü devlet, çocuklarına en ağır cezayı veren değil; onları suça sürüklenmeden koruyabilen devlettir.