Osmanlı İmparatorluğunda padişahın koyduğu kurallara kanun denirdi. İslam dinine göre düzenlenen kanunlar şeri hukuku oluştururken, önceden beri uygulanan ve İslamiyet’e aykırı olmayan töre kuralları da örfi hukuku oluşturuyordu.

Bu hukuk sisteminde yasama yetkisi padişaha aittir. Örfi konularla ilgili padişah buyrukları “Ferman” olarak Nişancı tarafından kaleme alınırdı. 1839 Tanzimat Fermanı’yla tüm vatandaşların temel hakları güvence altına alınmıştır. 1850'de Fransa'dan esinlenilen yeni bir ticaret kanunu oluşturulmuştur. 1868-1876 tarihlerinde yapılan çalışmalarla batılı tarzda ilk medeni hukuk olan ve hem şer'i hem de laik mahkemelerde kullanılan Mecelle ilan edilmiştir. Mecelle, Arapça da “çok büyük boy kitap" anlamına gelirken, Fransızca büyük kitap, hukuk ilkeleri derlemesi" anlamına gelmekteydi.

Mecelle bizde 1926 yılına kadar uygulanmış. Osmanlı medenî kanunu diyebileceğimiz Mecelle-i Ahkam-ı Adliye, sadece Türk hukuk tarihinde değil, İslam hukuk tarihinde de ilk kanun olma özelliğini taşımaktadır

Bu kanunda borçlar hukuku, ticaret hukuku, şirketler hukuku gibi medeni hukuk alanlarının yanında, usul hukuku gibi bir medeni hukuk kapsamında olmaması gereken alanlar da düzenlenmiştir

Mecelle‟de medeni hukukun ana dalları olan aile ve miras hukuku gibi alanlar ise düzenlenmemiştir. Aile hukukundaki bu eksiklik 1917 Tarihli Hukuk-u Aile Kararnâmesi ile giderilmiştir. Hukuk-u Aile Kararnâmesi, içinde barındırdığı özellikleri itibarıyla yerli bir kanundur ve kanunlaştırma hareketleri içinde önemli bir yere sahip olmuştur. Osmanlı hukuk sisteminde yerini alan bu kararname, kural ve içtihatları belli bir Avrupaî anlayışla, belli bir disipline bağlı kalınarak hazırlanan bir düzenlemedir

157 maddeden oluşan Hukuk-ı Aile Kararnâmesi’nin ilk kitabı Evlenme, ikinci kitabı da Boşanma hakkındadır.

Kararnâmenin evlenme ve boşanmalara devlet denetimi getirmiş, evlenecek kişilerin evlenmeye engel bir durumunun bulunup bulunmamasının tespiti için nikâh ilanının yapılması eğer engel yoksa hâkim huzurunda nikâh akdinin gerçekleştirilmesi esasını benimsemiştir. Boşanmada ise boşanan bireylerin belli bir süre içinde mahkemeye boşandıklarını bildirmeleri şeklinde olmuştur. Ayrıca kanunu hazırlayanlar bazı durumlarda devrin koşullarını ve sosyal çevreyi iyi değerlendirerek kadınlara tefrik-boşanma hakkı vererek adli boşanmanın yolunu açmıştır. Kararnâme çok eşliliği yasaklama yoluna gitmemiş fakat “Mevcut eşin üzerine evlenmemek ve evlendiği takdirde kendisi ve ikinci kadın boş olmak koşulu…” maddesiyle çok eşliliği sınırlandırmıştır. Dört mezhepte küçüklerin evlendirilebileceği görüşü mevcutken Kararnâme çocukların ergenliğe girmeden önce evlendirilmesini yasaklamıştır. Kararnâmenin ömrü kısa olmuş, o dönemde yaşanan sıkıntılardan dolayı kısa bir süre sonra yürürlükten kaldırılmıştır.

Kararnameye göre evlenme yaşı erkeklerde 12, kızlarda 9 olarak belirtilmiş; evlenme ehliyetin ise erkekte 18, kadında 17 yaşın tamamlanması koşulu getirilmiştir.

Akıl hastalarının evlenemeyeceği hüküm altına alınmıştır.

Nikâhın duyurulması ve ilanı esası benimsenmiştir

İrade beyanının açık (sarih) sözle yapılması şartı aranmıştır

İkrah (zorlama) altında yapılan evlilik veya boşanmalar geçersiz sayılmıştır.

Boşanma ve Ayrılık Hükümleri)

“Karı koca arasında şiddetli geçimsizlik baş gösterirse, tarafların ailelerinden birer hakem seçilerek bir 'Aile Meclisi' kurulur. Hakemler tarafları barıştırmaya çalışır. Eğer uzlaşma mümkün olmaz ve kusur erkekten kaynaklanıyorsa hakemler çiftin boşanmasına (tefrik) karar verir.”

“Kocasının evlilikten sonra akıl hastalığına tutulduğunu ve bu hastalığın iyileşmesinin mümkün olmadığını doktor raporuyla öğrenen kadın, mahkemeye başvurarak boşanma talep edebilir.”

“Kocası gaip olan (nerede olduğu bilinmeyen) ve kendisine nafaka da bırakılmayan kadın mahkemeye başvurabilir. Mahkeme kocayı araştırır, bulamazsa kadının mağduriyetini önlemek amacıyla boşanmalarına karar verir.”

Daha önceki uygulama da eşi gaip-yitik olan kadın eşinin 90 yaşına kadar geleceği tarihe kadar boşanma isteyemiyordu.

Kararname Osmanlı tarihindeki en büyük adımlardan birini atarak gayrimüslim tebaayı da tek bir kanun çatısı altında toplamıştır:

“Musevi vatandaşlarda evlenme yaşı erkeklerde on sekiz, kızlarda on beş yaşını tamamlamakla başlar.”

“Hıristiyan vatandaşların dinî inançları gereği ikinci bir kadınla evlenmeleri kesinlikle yasaktır; bu şekilde kıyılan ikinci nikâhlar geçersizdir.”

“Hıristiyan tebaanın boşanma ve ayrılık davaları, kilise mahkemelerinin elinden alınarak doğrudan devletin resmi mahkemelerine (Hukuk Mahkemelerine) devredilmiştir.”

1917 tarihli Hukuk-i Aile Kararnamesi (HAK) içerisinde mehir, nafaka ve iddet müddeti konuları son derece detaylı maddelerle düzenlenmişken, miras hukuku bu kararnamenin kapsamında yer almamıştır. Kararname saf bir "Medeni Kanun" değil, yalnızca bir "Aile Hukuku"dur; bu nedenle miras meseleleri o dönemde fıkıh kitaplarına ve Şer'iyye mahkemelerinin uygulamalarına bırakılmıştır.

Mehir Hükümleri

Mehir, İslam hukukunda erkeğin evlenme anında veya daha sonra kadına vermeyi taahhüt ettiği veya verdiği para, altın, mal veya menfaattir. Bu hak tamamen kadına ait olup, kadının kişisel mülkiyetindedir; erkek veya kadının ailesi bu mala el koyamaz

Kararname, mehri kadının bir hakkı olarak korumuş ve evlilik sözleşmesi esnasında belirlenip belirlenmemesine göre kurallara bağlamıştır:

“Nikâh akdi esnasında mehir zikredilmiş (belirlenmiş) ise buna 'Mehr-i Müsemma' denir. Eğer akit esnasında hiç Mehir konuşulmamışsa veya geçersiz bir Mehir belirlenmişse, kadın emsallerinin aldığı miktar üzerinden 'Mehr-i Misl'e hak kazanır.”

“Mehir, tarafların anlaşmasına göre peşin (Muaccel) veya ileri bir tarihe/boşanmaya ertelenmiş (Müeccel) olarak belirlenebilir. Sözleşmede vade belirtilmemişse, yerel örfe (âdet-i beldeye) göre hareket olunur.”

“Zifaf (cinsel birliktelik) veya sahih halvet (baş başa kalma) gerçekleştikten ya da eşlerden biri vefat ettikten sonra, belirlenen mehrin tamamının kadına ödenmesi kesinleşir ve zorunlu olur.”

Kararnamede kadının geçim hakkı (nafaka) tamamen kocanın sorumluluğuna verilmiş, erkeğin bu yükümlülükten kaçınması engellenmiştir:

“Geçerli bir nikâhtan sonra koca, karısının yiyecek, giyecek ve mesken (barınma) masraflarını karşılamakla yükümlüdür. Kadının zengin veya fakir olması, ya da gayrimüslim bulunması erkeğin bu borcunu düşürmez.”

“Koca, karısına durumuna uygun, içinde kocasının yakınlarından kadını rahatsız edecek kimselerin bulunmadığı müstakil ve güvenli bir mesken (ev) sağlamaya mecburdur.”

“Hâkim tarafından karara bağlanan nafakayı koca borçlu olduğu halde ödemezse ve ödememekte ısrar ederse, kadının talebi üzerine hâkim borçlu kocayı hapis ile cezalandırır.”

İddet Müddeti Hükümleri

Evliliğin boşanma veya ölümle sona ermesinden sonra kadının yeniden evlenebilmesi için beklemesi gereken süreler (iddet) kesin sınırlara bağlanmıştır:

“Boşanan veya mahkeme kararıyla evliliği feshedilen kadının iddet müddeti, eğer hamile değilse üç hayız (âdet) süresidir. Kadın eğer âdet görmüyorsa, iddet müddeti boşandığı günden itibaren tam üç aydır.”

“Kocası vefat eden kadının iddet müddeti, hamile olmaması şartıyla, ölüm gününden itibaren tam dört ay on gündür.”

“Kocası ölen veya kocasından boşanan kadın eğer hamile ise, iddet müddeti ne kadar sürerse sürsün doğum yapmasıyla (vaz-ı haml) son bulur. Doğum gerçekleştiği an kadın yeniden evlenebilir.”

Hukuk-ı Aile Kararnâmesi Ürdün’de 1952, Suriye’de 1953 yılına kadar, Lübnan’da son zamanlara kadar yürürlükte kaldığı halde bizde yaklaşık 1,5 yıl sonra 19 Haziran 1919 da kaldırıldı ve eski fıkıh kuralları uygulanmaya başlandı.

Kararnamenin kaldırılma nedenleri arasında:

-Dini grupların özellikle Hanefi mezhebi dışında olan görüş ve uygulamalara yer verilmesi nedeni ile ve kadınlara tanınan haklar verilen güvenceler nedeni ile gösterdikleri etkili tepkiler,

-Osmanlı vatandaşı olan Musevilerin ve Hristiyanların evlenme ve boşanma konularında bu kararname kapsamına alınmaları nedeni ile gösterdikleri tepkiler. Patrikhanenin yargı yetkilerinin ellerinden alınması. Özetle hukukta kapitülasyonların sürdürülmesinin istenmesi.

-Osmanlı topraklarını işgal eden itilaf devletlerinin baskısına Damat Ferit Paşa hükümetinin boyun eğmesi gibi iç ve dış güçlerin çabalarını sayabiliriz