Toplumsal çürümenin yargıdaki görünümleri
Doksanlar avukatlığımın ilk yıllarıydı. tutuklu bir müvekkilimin dosyası nedeniyle Cumhuriyet savcısıyla görüşüyordum. Sohbetin bir yerinde savcı, son derece rahat bir tavırla, ‘Kuşu kafesten uçuralım,’ dedi. Önce ne demek istediğini anlayamadım. Ancak konuşmanın anlamını kavradığımda savcının bir rüşvet beklentisini ima ettiğini fark ettim ve odasını terk ettim. Bir insanın özgürlüğü, soruşturmanın hukuki gerekleri dışında bir pazarlığın konusu yapılabiliyordu. Genç bir avukat için unutulması kolay bir karşılaşma değildi.
Daha sonra o savcının meslekten çıkarıldığını öğrendim. Buna rağmen avukatlık yapmayı sürdürdü. Hangi disiplin kararıyla, hangi gerekçeyle meslekten çıkarıldığına ilişkin belgeler bugün elimde olmadığı için hukuki sonuçlar hakkında kesin hüküm kurmuyorum. Ancak olay, o günlerden beri aklımda kalan bir soruyu doğurdu: Yargı görevi bakımından güven ilişkisinin sona erdiği kabul edilen bir kişinin başka bir hukuk mesleğine geçişi hangi etik ve hukuki güvencelere bağlanmalıdır?
Aslında adli korupsiyonla ilk tanışmam o savcı odasında olmadı. Staj yaptığım avukattan aldığım ilk uygulamalı eğitimlerden biri, haciz mahallinde icra memuruna ve varsa kolluk görevlilerine nasıl ‘bahşiş’ verileceğiydi. Bu, olağan bir meslek pratiğiymiş gibi aktarılıyordu. Henüz haciz işleminin bütün hukuki inceliklerine hâkim değilken, kamu görevlileriyle kurulacak gayriresmî ilişkinin incelikleriyle tanışmıştım. Meslek hayatım boyunca beceremediğim avukatlık ‘yeteneklerinden’ biri de bu oldu.
Bu iki olayın hukuki niteliği aynı değildir. Ancak her ikisi de kamusal görevin yürütülmesiyle kişisel menfaat arasındaki sınırın nasıl bulanıklaşabildiğini gösteriyordu. Hukuk fakültesinde öğrendiğimiz normlarla mesleğe ilk adımda karşılaştığımız alışkanlıklar arasındaki mesafeyi ölçmek için bazen tek bir haciz işlemi yeterli olabiliyor.
İlerleyen yıllarda daha örgütlü bir örneğine tanık oldum. Bursa'daki taşınmazlarla ilgili olarak Ankara'nın bir ilçesinde seri davalar açılıyordu. Avukatlar, karar metinleri dâhil belgeleri hazırlayıp getiriyor; zabıt kâtibi ve hâkim de bunları imzalıyordu. Sonrasında yürütülen soruşturmada hâkimin rüşvet aldığı ortaya çıktı ve meslekten ihraç edildi. Bu olayda en sarsıcı olan, yargısal muhakemenin yerini önceden hazırlanmış belgelerin almasıydı. Dosya, dilekçe, imza ve karar görünüşte yerindeydi; eksilen şey mahkemenin bağımsız değerlendirmesiydi.
Uzun meslek hayatım boyunca başka olaylara da ya doğrudan tanık oldum ya da meslektaşlarımdan işittim. Tanıklıkla duyumu birbirine karıştırmak, eleştirdiğim hukuka aykırılığa başka bir yoldan düşmek olur. Fakat adliyelerde dolaşan bu anlatıların, doğru ya da yanlış, mesleğin belleğinde ve yargıya güven duygusunda bıraktığı izleri de yok sayamayız.
Rüşvetten daha geniş bir mesele
Korupsiyon sözcüğünü burada yalnızca rüşvet suçunun karşılığı olarak kullanmıyorum. Kamusal yetkinin kişisel çıkar için kullanılması, nüfuz ilişkilerinin hukuki kararların önüne geçirilmesi, göreve kabul ve terfide liyakatin yerini sadakatin alması da adli korupsiyonun tartışılması gereken görünümleridir. Her kayırmacılık iddiası suç değildir, her usul hatası da yolsuzluğun delili sayılamaz. Bu ayrımı kaybettiğimizde gerçek yolsuzlukla mücadele etmek yerine kuşkuların sürekli büyüdüğü bir ortama sürükleniriz.
Rüşvetin doğrudan para transferiyle gerçekleştiği olayları teşhis etmek görece kolay görünebilir. Oysa nüfuz bazen para el değiştirmeden de kullanılır. Hemşehricilik, akrabalık, siyasal aidiyet ve kişisel sadakat çevreleri kamusal görevin dağıtılmasında etkili olduğunda, adaletin eşitlik vaadi daha yargılama başlamadan zedelenir. Toplumdaki ‘tanıdık bulma’ alışkanlığının yargıya taşınmasının ağırlığı buradadır.
Mesleki habitus ve öğrenilen davranışlar
Pierre Bourdieu'nün habitus kavramı bu deneyimleri anlamakta yararlı. İnsan, mesleğini kanun metinlerinden öğrendiği kadar çalıştığı çevrenin yazılmamış kurallarından da öğrenir. Kimle konuşulur, kime ulaşılır, hangi kapı nasıl açılır, kimin sözü geçer? Bunlar bazen bir stajyerin ilk haftalarında karşısına çıkar. Benim haciz mahallindeki ‘bahşiş’ dersim de böyle bir örtük müfredatın parçasıydı.
Genç avukata hukukî hazırlıktan önce ilişki yönetiminin ve gayriresmî ödeme alışkanlığının öğretilmesi tesadüf değildir. Mesleki sosyalleşmenin hangi davranışı ödüllendirdiği, hangi davranışı tecrübesizlik saydığı önemlidir. Bir avukatın başarısı hukuk bilgisi ve savunma becerisi yerine ‘iş bitirme’ ve tanıdık çevrelerle açıklanmaya başladığında müvekkilin avukattan beklentisi de değişir. Ücret, hukuki emeğin karşılığı olmaktan çıkıp sonuca eriştirecek nüfuzun bedeli gibi algılanabilir.
Siyasal referans ve yargı mensubu seçimi
Yargının siyasallaşması ve kadrolaşma iddiaları yeni değildir. Memurlar.net'te 6 Temmuz 2005 tarihinde aktarılan ‘Yargı, Oktay ve Moğultay döneminde siyasallaştı’ başlıklı haberde, 1990'lı yıllardaki hâkim-savcı alımlarında siyasi kayırmacılık yapıldığı ileri sürülüyor; bir sınavda yazılıda ilk yüze giren 57 adayın mülakatta elendiği iddia ediliyordu. Bunlar gazete haberinde yer alan ve birincil sınav kayıtlarıyla ayrıca doğrulanması gereken iddialardır. Ancak tartışmanın tarihi, yargısal görevlerin siyasi referansla dağıtılması endişesinin farklı dönemlerde tekrarlandığını gösteriyor.
Yazılı sınav birinciliği ve mülakatın denetlenebilirliği
Mesleğe kabulde liyakat konusunu somutlaştıran örneklerden biri Emre Pişiren’in yaşadıklarıdır. Barış Terkoğlu’nun 16 Aralık 2024 tarihinde aktardığına göre Pişiren, idari yargı hâkim adaylığı yazılı sınavında 2021’de Türkiye sekizincisi, 2022’de birincisi ve 2023’te 98,5 puanla yeniden birincisi oldu. Buna karşılık üç ayrı sözlü sınavda da başarısız sayıldı. Yazılı sınavda iki defa birinci gelen bir adayın mülakatta elenmesi, tek başına kayırmacılık yapıldığını göstermez. Ancak bu sonuçların hangi ölçütlerle ortaya çıktığının açıklanabilmesini beklemek de doğaldır.
Habere göre Pişiren, Adalet Bakanlığına karşı dava açtı; mahkeme davanın reddine oyçokluğuyla karar verdi. Karşı oy kullanan hâkim, mülakatta soruların ve cevapların kayda geçirilmemesinin değerlendirmeyi keyfîliğe açık bıraktığına dikkat çekti. Burada tartışılan, her yazılı sınav birincisinin mutlaka hâkim yapılması değildir. Hâkimlik, bilgi kadar muhakeme gücü ve mesleğin gerektirdiği başka nitelikler de ister. Ne var ki bunlar sözlü sınavla ölçülecekse hangi soruların sorulduğunun, cevapların ve puanlama gerekçelerinin denetlenebilir olması gerekir. İdarenin takdir yetkisi, gerekçelendirme yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.
Bu örneği siyasi referans iddialarıyla birlikte değerlendirdiğimde sorunun boyutları daha belirginleşiyor. Bazı adayların mesleğe kabulünde nüfuz ilişkilerinin etkili olduğu ileri sürülürken, yazılı sınavlarda üst sıralarda yer alan bir adayın neden elendiği yeterince açıklanamıyorsa, haklı bir güven sorunu doğar. Emre Pişiren’in elenme nedenine dair haberdeki yorumları kanıtlanmış olgular olarak kabul etmiyorum; ayrıca 2024 tarihli haberde anlatılan davanın sonraki aşamalarına ilişkin kesin bir sonuca da burada varmıyorum. Mesele, adli korupsiyon iddialarının önüne geçebilmek için mesleğe girişin her aşamasında nesnel ve etkili biçimde denetlenebilir usullere ihtiyaç duyulmasıdır.
Ekim 2026'da bu kez Ankara 2 No'lu Baro Başkanı'nın açıklamaları gündeme geldi. DW Türkçe'nin 12 Ekim tarihli haberinde, başkanın iki yılda 70 baro üyesinin hâkim ve savcı olduğunu, referans verdiklerini ve bakanlıkla görüştüklerini anlattığı aktarılıyordu. Açıklamayı yapan kişi, daha sonra sözlerinin bağlamından koparıldığını savundu. Bir kamu görevine kabul edilen kişinin mesleki yeterliliğiyle desteklenmesi başka, adaylar arasında ayrıcalık yaratacak şekilde siyasi ya da kurumsal nüfuz kullanılması başkadır. Haber, ikinci ihtimalin gerçekleştiğini tek başına kanıtlamaz; ancak hangi mekanizmaların devreye girdiğinin açıklanmasını gerekli kılar.
Bugün, referans olmadan hakim savcı olunamayacağı başta hukukçular olmak üzere kamuoyunda genel Kabul gören bir inanç. Burada herhangi bir dönemin kadrolaşmasını başka dönemin kadrolaşmasına karşı delil olarak kullanmakla yetinmemek gerekiyor. Sorun, referans ilişkisini kimin kullandığından önce, hâkim ve savcıların seçimine böyle bir etkinin girip giremeyeceğidir. Mesleğe girişte sağlanan ayrıcalık iddiası, mülakat ölçütleri, atama ve terfi usulleri denetlenebilir olmadıkça zihinlerde canlı kalacaktır. Bağımsızlığın kişisel cesaretten ibaret olmadığı, görev güvencesine ve nesnel usullere ihtiyaç duyduğu burada daha iyi görülüyor.
İddia, soruşturma ve suskunluk
2023 yılında Küçükçekmece Adliyesinde rüşvet alındığını ileri süren bir avukat hakkında soruşturma başlatıldığı basına yansıdı. Gazete Duvar'ın 18 Ekim 2023 tarihli haberinde Başsavcılığın, paylaşımın somut belgelere dayanmadığını ve adliyedeki yargı mensuplarını topluca zan altında bıraktığını açıkladığı aktarılıyor. Bu açıklama da değerlendirmeye dâhildir. Avukatın iddialarının doğru olduğu, sırf soruşturma açıldığı için söylenemez; fakat iddia sahibine yönelik ceza tehdidinin başka meslektaşların hukuka aykırılık bildirme davranışını nasıl etkileyebileceği ayrıca tartışılmalıdır.
11 Haziran 2026'da SuperHaber'de yayımlanan bir başka haberde ise Küçükçekmece Adliyesinde görev yapmış bir savcı ile bir hâkimin, menfaat temini iddiaları dolayısıyla HSK tarafından görevden uzaklaştırıldığı aktarıldı. Haberde başka bir dosyaya ilişkin yüksek tutarlı parasal uyuşmazlıktan da söz ediliyor. Görevden uzaklaştırma disiplin sürecindeki bir tedbirdir; kesinleşmiş mahkûmiyet değildir. Dahası 2023'teki avukatın sözünü ettiği dosyalarla 2026'daki iddiaların aynı olay olduğuna ilişkin doğrulanmış bir belge bulunmuyor. İki haberi birbirine bağlayıp birinin diğerini kanıtladığını söylemek yanlış olur.
Fakat yan yana okunduğunda bu haberler başka bir soru sorduruyor: Rüşvet gibi çoğu kez gizli yürüyen ilişkiler hakkında ciddi kuşku taşıyan bir avukat, bildiklerini hangi güvenli ve etkili yoldan iletebilir? Asılsız suçlamalara karşı kişilik hakları da korunmalıdır. Buna rağmen eleştirinin bastırılmasıyla iddianın araştırılması aynı idari refleksin içine sıkıştırılırsa, meslek mensupları açısından suskunluk daha güvenli bir seçenek hâline gelebilir. Kurumsal itibar, sorunların konuşulmamasından değil, usulüne uygun araştırılabilmesinden beslenir.
Yolsuzluk algısı ve yargıya güven
Yolsuzluğun varlığıyla yolsuzluk algısını ayırmak gerekir. Dava kaybedildiğinde delil ve gerekçelere bakmak yerine karşı tarafın tanıdıklarını araştırmak, bir süre sonra her kararın arkasında görünmez ilişkiler bulunduğu düşüncesini besler. Böyle bir şüphe kimi zaman somut olaylardan, kimi zaman başarısızlığın kolay açıklamalarından kaynaklanır. Bir mahkeme kararını sırf hoşumuza gitmediği için yolsuzluk ürünü sayamayız. Ancak hukuki muhakemeye duyulan güvenin neden bu kadar kolay ilişkiler ve söylentiler üzerinden tartışılabildiğini de anlamamız gerekir.
Avukatlar bu alanın değerli gözlemcileridir. Her gün dosya inceleyen, duruşmaya giren, kararın oluşum sürecini yakından yaşayan avukatın deneyimlerini ciddiye almak gerekir. Meslektaşların anlatılarından bilimsel veri çıkarmak için duyumları, doğrudan gözlemleri, disiplin sonuçlarını ve kesinleşmiş kararları ayrı ayrı inceleyecek araştırmalara ihtiyaç var. Aksi hâlde yargısal sorunların gerçekliği kadar, onların söylenti olarak dolaşması da araştırılamaz hâle gelir.
Kurumların sınavı
Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu GRECO'nun 29 Eylül 2026'da yayımladığı Türkiye değerlendirmesi, milletvekilleri, hâkimler ve savcılara ilişkin 22 tavsiyeden altısının tam olarak, dokuzunun kısmen uygulandığını; yedisinin uygulanmadığını belirtiyor. Bu tespit tek başına bir rüşvet olayına kanıt oluşturmaz. Ancak etik düzenlemelerin, atama ve görev güvencesinin, hesap verebilirliğin ve çıkar çatışmalarını önleyen mekanizmaların önemini somutlaştırır.
Yargıda yozlaşmayı birkaç kişinin ahlaksızlığına bağlamak kolaydır. Oysa kurumun tasarımı, uygunsuz taleplerin karşılık bulup bulmayacağını da belirler. Mesleğe girişten disiplin süreçlerine kadar denetlenebilirlik, gerekçeli karar, eşit erişim ve şeffaflık gerekir. Avukatların hâkim ve savcılarla mevzuata uygun görüşmeleri engellenmemeli; bu görüşmelerin ayrıcalıklı, kapalı kapılar ardındaki nüfuz ilişkilerine dönüşmesini önleyen usuller geliştirilmelidir.
Baroların da kendilerini bu tartışmanın dışında tutması mümkün değil. Disiplin denetimini uygulamak, nüfuz ticareti iddialarını araştırmak, genç avukatlara dürüst mesleki uygulamayı öğretmek ve gerektiğinde kendi yöneticilerinin açıklamalarını eleştirebilmek baroların sorumluluğudur. Avukatlık Kanunu'nun barolara yüklediği hukukun üstünlüğünü koruma görevi, başka kurumları eleştirmek kadar kendi mesleki çevremizdeki uygulamaları sorgulamayı da gerektirir.
Adaletin gündelik hayatı
Adli korupsiyondan söz ederken bütün yargı mensuplarını töhmet altında bırakmak istemiyorum. Mesleğini büyük emekle ve dürüstlükle sürdüren hâkimler, savcılar, avukatlar ve adliye çalışanları var. Zaten sorun, dürüst kalmanın kişisel bir kahramanlığa dönüşmek zorunda bırakılmasıdır. Kamusal görevde dürüstlük, kişilerin olağanüstü erdemine bağımlı olmadan kurumlar tarafından korunabilmelidir.
Doksanlı yıllarda savcının odasında duyduğum ‘Kuşu kafesten uçuralım’ sözü, şimdi staj günlerinde öğrendiğim o tuhaf bahşiş dersini de hatırlatıyor. Aradan geçen yıllarda meseleye bakışım değişti: Bu davranışları bireysel karakter kusuru olarak görmek yeterli değil. Onların nasıl öğrenildiğini, normalleştirildiğini, korunduğunu ve bazen de nasıl açığa çıkarılamadığını anlamak gerekiyor. Avukatın elindeki dosyanın, vatandaşın özgürlüğünün veya bir kamu görevinin kişisel ilişkinin pazarlık nesnesi hâline gelebildiği her örnek, aynı kurumsal soruyu yeniden gündeme getiriyor.
Hukuku koruyacak olan, bütün iddiaların doğru sayılması değil; gerçeklerin ayrıntılı, bağımsız ve adil yöntemlerle araştırılmasıdır. Genç meslektaşların ilk öğrendiği şeyin, kamu görevlisine ne zaman bahşiş verileceği değil, böyle bir taleple karşılaştığında nasıl davranacağı olması gerektiğini bugün daha iyi biliyorum.
Not: Yazarın kişisel tanıklıkları kendi anlatımına dayanmaktadır. Haberlere yansıyan iddialar, kesinleşmiş mahkeme kararı olarak sunulmamıştır.
Kaynaklar ve açıklamalar
1. Memurlar.net, “Yargı, Oktay ve Moğultay döneminde siyasallaştı”, 6 Temmuz 2005: https://www.memurlar.net/haber/24688/yargi-oktay-ve-mogultay-doneminde-siyasallasti.html
2. DW Türkçe, “Yargıda liyakat tartışması: 70 üyeyi hâkim-savcı yaptık”, Ekim 2026: https://www.dw.com/tr/yarg%C4%B1da-liyakat-tart%C4%B1%C5%9Fmas%C4%B1-70-%C3%BCyeyi-h%C3%A2kim-savc%C4%B1-yapt%C4%B1k/a-79643021
3. Gazete Duvar, “Küçükçekmece Adliyesi’nde rüşvet iddiasında bulunan avukata soruşturma”, 18 Ekim 2023: https://www.gazeteduvar.com.tr/kucukcekmece-adliyesinde-rusvet-iddiasinda-bulunan-avukata-sorusturma-haber-1642951
4. SuperHaber, “Küçükçekmece Adliyesi’nde bir savcı ve hâkim görevden alındı”, 11 Haziran 2026: https://www.superhaber.com/kucukcekmece-adliyesinde-bir-savci-ve-hakim-gorevden-alindi-50-milyon-dolarlik-skandalda-578135
5. GRECO, Türkiye’nin dördüncü tur uyum raporu özeti hakkında duyuru, 29 Eylül 2026: https://www.coe.int/en/web/greco/-/greco-publishes-summaries-of-reports-on-denmark-hungary-t%C3%BCrkiye-and-ukraine
6. Pierre Bourdieu, Pratik Nedenler: Eylem Kuramı Üzerine (habitus kavramına kuramsal başvuru).
7. Halk TV, Barış Terkoğlu’nun aktardığı “Sınavda 2 defa birinci oldu ataması yapılmadı. Bakanlığa dava açtı”, 16 Aralık 2024: https://halktv.com.tr/turkiye/sinavda-2-defa-birinci-oldu-atamasi-yapilmadi-bakanliga-dava-acti-897564h
Next